Araştırmacı Rıfat Öncel: "Türkiye NATO İçin Merkez veya Kanat Değil, Vazgeçilemez Bir Ortak"

Araştırmacı Rıfat Öncel, NATO Ankara Zirvesi, NATO 3.0 tartışmaları ve Türkiye’nin İttifak içindeki değişen stratejik konumuna ilişkin Fokus+’a özel değerlendirmelerde bulundu. Öncel, Türkiye’nin artık klasik bir “kanat ülke” değil; savunma sanayii, askerî kapasitesi ve diplomatik erişimiyle NATO için zorlu ama vazgeçilmez bir stratejik ortak olarak öne çıktığını vurguladı.
arastirmaci-rifat-oncel-turkiye-nato-icin-merkez-veya-kanat-degil-vazgecilemez-bir-ortak.jpg

07.07.2026 - 12:05  |  Son Güncellenme:  07.07.2026 - 12:14

NATO’nun Ankara Zirvesi, dünya gündeminin ve NATO tarihinin en önemli zirvelerinden biri olarak oldukça konuşulmakta. Bunun nedeni, NATO’nun askerî ve nükleer caydırıcılığının NATO 1.0’a nazaran oldukça gerisinde kalıyor olmasından kaynaklı çözüm arayışları içinde olunmasındandır. Bu yüzden başta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte olmak üzere NATO elitleri, NATO’nun değişen tehditler karşısında NATO 3.0’ı dünya gündemine soktular. 

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte

Zirvenin Ankara’da yapılıyor olmasına hem NATO elitleri hem de Türkiye’deki elitler oldukça önem atfetmekte. Bu önemin, NATO’nun düşen askerî kapasitesini ve caydırıcılığını artırmaya dönük Türkiye’nin savunma sanayindeki Rutte’nin ifadesiyle “devasa güç olması”yla ilişkilendirerek, NATO’yu Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi diriltme canhıraşı mı, savunma sanayi anlaşmaları ile yeni pazar oluşturarak sermayeyi diriltme çabaları mı, yoksa dünyayı daha güvenli ve istikralı bir forma sokma veya daha fazla savaş ve işgale taşıma mı olduğu tartışılmakta.    

NATO Ankara Zirvesi’nin dünya ve Türkiye için önemini ve muhtemel jeopolitik yansımalarını SETA Vakfı’nda araştırmacı olarak çalışan Rıfat Öncel ile konuştuk. 

NATO’DA TÜRKİYE, MERKEZ VEYA KANAT AKTÖRDEN ZİYADE ZORLU AMA VAZGEÇİLEMEZ STRATEJİK BİR MÜTTEFİK OLARAK KONUMLANMAKTADIR 

Türkiye’nin NATO içindeki kritik konumu, Ukrayna savaşı ve İran savaşı öncesi dönem ile bu iki savaş sonrasında farklılaştı mı? Türkiye hâlâ “kanat ülke” misyonunda mı? Yoksa NATO’nun belirleyici ve vazgeçilmez merkezî aktör konumunda mı? NATO elitleri, Türkiye’ye bugün için nasıl bir konum ve önem atfediyorlar? 

Geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’nin NATO içindeki konumunun yükselmesine neden oldu. Bu durum hem uluslararası güvenlik ortamındaki ciddi gerilemeden hem de Türkiye’nin millî kabiliyetlerindeki artıştan kaynaklanıyor. Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının Avrupa güvenliği ve NATO açısından büyük sonuçları oldu. Bu noktada Türkiye’nin iki alanda da önemini artıran iki temel neden var: Birincisi, Rusya’nın hem ani hem de uzun vadeli bir tehdit olarak konumlandırılması. İkincisi ise Rusya’nın savunma sanayii üretiminin Batı blokunun ilerisinde olması. Türkiye bu açıdan Avrupa güvenlik mimarisi içerisinde yer alması gereken bir ülke olarak algılanıyor. Zira Türk Silahlı Kuvvetleri hâlâ ABD’den sonra NATO içindeki en büyük ikinci ordu. Öyle ki TSK, üçüncü ve dördüncü sırada gelen Polonya ve Fransa ordularının toplamından daha büyük.  

Ancak diğer taraftan kanat, cephe veya merkez ülke gibi tanımlamalar tam manasıyla meseleyi açıklamaktan uzak kalıyor çünkü aralarında birçok nüans var. NATO’da öteden bu yana bir merkez ülke varsa bunun ABD olduğu bir gerçek. Avrupa ayağında ise Almanya ekonomik gücü ve mobilizasyon potansiyeli, İngiltere ve Fransa ise savunma sanayii üretimi ve nükleer güçleriyle merkez ülke olmasalar bile merkezî rol oynuyorlar. Bugün Polonya veya Finlandiya NATO için kritik kanat ülkeleri olarak değerlendirilebilir. Buradan yola çıkarak Türkiye’nin kanat ülkesi olmanın ötesinde olduğu rahatlıkla görülebilir. TSK’nın büyüklüğü ve harp tecrübesi, coğrafya dolayısıyla çok boyutlu tehdit çeşitliliği, Türk boğazlarını kontrol etmesi, yükselen savunma sanayii ve diplomatik erişimi ile Türkiye klasik bir kanat ülkesi olmanın ötesinde bulunuyor. 

Ancak burada geçmişte NATO müttefikleriyle yaşanan özellikle siyasi sorunlar görmezden gelinemez. Suriye’nin kuzeyinde yapılan terörle mücadele operasyonlarına yönelik birçok müttefikin uyguladığı ambargolar ve İsveç’in üyeliği sürecinde ortaya çıkan tansiyon, siyasal dayanışmanın sınırlarını test etti. Yine S-400 meselesi dolayısıyla ABD ile uzun süredir bir tedarik sıkıntısı yaşanıyor. F110 motoru konusunda Kongre’ye bildirim yapılması bu noktada pozitif bir adım olsa da CAATSA yaptırımları, F-35 programından dışlanma ve F-16 Blok-70 teslim takvimindeki belirsizlikler sürüyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde NATO genelinde Türkiye algısının merkez veya kanat aktör olmaktan ziyade zorlu ama vazgeçilemez stratejik bir müttefik olarak konumlandığı söylenebilir. Burada önemli olan, tanımlamalardan ziyade mevzubahis aktörün İttifak karar alma mekanizmalarında ne derecede etki üretebildiğidir. Örneğin Türkiye açısından uzun süredir bir sorun teşkil eden ve son yıllarda pozitif gelişmelerin yaşandığı müttefikler arasında terörle mücadelede dayanışma veya savunma sanayii ambargolarının kaldırılması gibi meselelerde kaydedilecek ilerlemeler asıl göstergeler olacaktır. 

ZİRVEDE, ABD’NİN ÜSLERE ERİŞİM VE KULLANMA HUSUSU ÖNEMLİ BİR YER TUTABİLİR 

Dünyanın konuştuğu NATO Ankara Zirvesi, NATO’nun geleceği açısından neden önemli?  NATO Genel Sekreteri Rutte, “Lahey Zirvesi’nden bile daha önemli” derken neyi kastediyor? Türkiye’nin NATO’nun güvenlik mimarisindeki konumu bu zirveyle neye evrilir? 

Mark Rutte bu şekilde konuştu çünkü Lahey’de alınan yüzde 5 hedefi gibi önemli kararlara rağmen transatlantik ilişkilerdeki tansiyon düşmedi. Aksine İran Savaşı’nın etkisiyle daha da şiddetlendi. Rutte, Ankara Zirvesi’nin öneminden bahsederken müttefiklerin verdikleri taahhütlerin “harika” olmasını vurgulamıştı. Aynı Beyaz Saray’da yakın zamanda gerçekleştirdiği sunumda olduğu gibi burada da motivasyonu ABD Başkanı Donald Trump’ı, Avrupalı müttefiklerin harcamalarını artırdıklarına ikna edebilmek. 

Dolayısıyla Ankara Zirvesi’nin aslında geçen sene verilen taahhütlerin ne oranda yerine getirildiğinin değerlendirileceği bir işlevi olacak. ABD Yönetimi bu konudaki ilerlemeyi bir aciliyet olarak değerlendiriyor. Keza Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Rutte’ye benzer bir şekilde Ankara Zirvesi’nde açıklığa kavuşturulması ve çözülmesi gereken meselelerin olması sebebiyle tarihin en önemli zirvesi olabileceğini belirtti. Bu ifadenin arkasında da ABD’nin NATO kapsamında beklentileri anlaşılabilir. Bu ilk başta savunma harcamalarının artırılması konusunu akla getirse de ABD tarafında üslere erişim ve kullanım hakları gibi hususların önemli bir yer tutacağı tahmin edilebilir. Zira İran ile olan çatışmada ABD’nin NATO’ya yönelik eleştirisinin kritik noktası, üs kullanımına getirilen kısıtlamalardı. 

Tüm bunlar aslında NATO 3.0 tartışmalarının özünü teşkil eden hususlar olarak yer alıyor. Türkiye’nin bu konuda pozitif bir konumu var çünkü savunma harcaması hedeflerine planlanan tarihten daha önce ulaşacağı öngörülürken yine ekipman harcamaları alanında İttifak hedeflerinden (yüzde 20 pay) istikrarlı şekilde daha yukarıda bulunuyor. 

NATO İÇİN SAVUNMA SANAYİİ ARTIK STRATEJİK BİR UNSUR ÇÜNKÜ UKRAYNA SAHASINDA SAVAŞIN KARAKTERİNDE BÜYÜK BİR DEĞİŞİM YAŞANDI 

NATO Genel Sekreteri Rutte, Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda; savunma sanayi kapasitesinin artırılmasını, tedarik ve üretim sürelerinin uzunluğundan şikâyetini, askerî üretimin NATO’nun ihtiyacının gerisinde kaldığını vs. ifade ederek, Türkiye’nin 3 bin şirketiyle bu alanda boşluğu dolduracak bir aktör olduğunu dile getirdi. NATO neden askerî üretim kapasitesi sorunu yaşıyor? Envanterinde neler eksik ki bir an önce askerî kapasitesini artırmayı Ankara’daki NATO zirvesinin üç önemli başlığından biri olarak gündemine aldı? 

Savunma sanayii artık NATO için stratejik bir unsur olarak görülüyor. Bunun temel sebebi Ukrayna sahasında savaşın karakterindeki büyük değişimde yatıyor. Çünkü savaş; uçak, tank ve gemi gibi geleneksel büyük platformlar yerine büyük oranda insansız sistemler veya topçu sistemleriyle yürütüldü. Ukrayna’da çok çeşitli dron tipleri ortaya çıktı ve buna karşı olarak da insansız hava aracı karşıtı sistemler (counter-uas) önem kazandı. Hatta geçtiğimiz aylarda İran’ın Körfez ülkelerine ve bölgedeki Amerikan üslerine yönelik gerçekleştirdiği dron saldırılarına karşı koymak adına Ukrayna, bölge ülkelerine destek sundu. Bu kapsamda Ukrayna’nın geliştirdiği önleme dronları ve teknik personel, söz konusu ülkelere gönderildi. 

NATO’nun savunma sanayii açısından sorun yaşaması, bahsedilen sistemlerin geliştirilmesi ve üretilmesi konusunda geride kalınmasıydı. Soğuk Savaş sonrasında Avrupa’da yerli savunma sanayii altyapıları oldukça daralmıştı ve insansız sistemler konusunda da yeterli farkındalık bulunmuyordu. Benzer şekilde mühimmat üretimi konusunda da sorun yaşandığı görüldü. Kaldı ki örneğin 155mm topçu mühimmatı konusunda NATO içinde bir standardizasyon da olmadığı anlaşıldı.  

Diğer taraftan Türkiye açısından durum NATO’daki genel savunma sanayii trendinin tersi yönünde oldukça pozitif ilerledi. Geldiğimiz noktada kaydedilen ilerleme, Türk firmalarla NATO müttefiklerinin artan sayıda ve yoğunlukta imzaladıkları savunma anlaşmalarından görülebilir. Geçtiğimiz sene Türkiye’nin savunma ihracatının yüzde 57’si ($6,2 milyar değerinde) NATO müttefiklerine gerçekleşti. Yine Türk şirketlerin ABD, Almanya, Danimarka, Estonya, İtalya ve diğer NATO müttefiki topraklarında 155mm topçu mühimmatı üretim hatları kurduğunu biliyoruz. Yine özellikle son bir senede Türk şirketlerin Avrupa savunma sanayii devleriyle imzaladıkları mutabakat muhtıraları, iş birliğinin uzun vadeye yayılması ve kurumsallaşması bakımından kritik bir eşiğin de aşılmış olabileceğini düşündürüyor. 

TÜRKİYE İLE NATO ARASINDAKİ SAVUNMA SANAYİİ İŞ BİRLİĞİ, İLKESEL BİR DURUŞTAN ÇOK ZORUNLULUKTAN KAYNAKLI 

NATO’nun savunma sanayiindeki yetersiz üretiminden dolayı mı Türkiye’nin savunma sanayisine, NATO veya Batılı elitler övgüler diziyor? NATO için Türkiye’nin savunma sanayisine duyulan ihtiyaç zorunlu bir iş birliğinin göstergesi değil mi? Yoksa bu ilkesel bir iş birliği olarak mı görülmeli? NATO’nun bu talebi yeni askerî pazar anlamına gelmiyor mu? Bu daha çok kriz, savaş ve işgal demek değil midir? 

Bu durum tabii ki çeşitli bakış açılarından değerlendirilebilir. Ancak gerçek olan bir durum, dünyanın şu anda 10 sene önceye göre çok daha tehlikeli bir durumda olduğu. Mevcut güvenlik ortamı, sürmekte olan savaşların derinleşmesi riskinin yanında yeni çatışmaların ortaya çıkması ihtimalini de güçlendirmiş durumda. Bu da askerî yeteneklerle finansal kaynakların önemini artırmış durumda. Zaten küresel silahlanma eğilimlerini incelediğimizde, Şubat 2022’den bu yana bir artış trendinde olduğunu SIPRI raporlarından biliyoruz. Devletler büyük savunma programları açıklıyor ve silahlı kuvvetlerini çeşitli modernizasyona tabii tutuyorlar. 

Söz konusu hususlar düşünüldüğünde aslında Türkiye ile NATO müttefikleri arasında oluşan savunma sanayii iş birliği, ilkesel bir duruştan çok zorunluluktan kaynaklandı. Çünkü bu durum ancak Rusya’dan duyulan tehdit algısındaki artış, savunma üretiminde görülen zayıflık ve ABD güvenlik taahhütlerinin zayıflama ihtimali altında gerçekleşti. Ancak son bir yıldaki gelişmeler bu iş birliğinin kurumsallaşması ve derinleşmesi için pozitif unsurlar taşıyor. Özellikle Türk şirketlerin muhatap müttefik firmalarla yaptığı ortaklıklar ve NATO topraklarında açılan ortak üretim tesisleri uzun soluklu stratejik yatırımların artık daha muhtemel hâle geldiğine işaret ediyor.  

NATO 3.0 DEMEK, SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ KOLEKTİF SAVUNMA HATTA NÜKLEER SAVAŞA HAZIR BİR NATO DEMEK 

Bildiğiniz gibi NATO 3.0 oldukça gündemde. NATO 3.0 derken ne anlamalıyız? NATO’da böyle bir güncellemeye neden ihtiyaç duyuldu? Ankara Zirvesi’nde buna dönük ne tür kararlar alınması bekleniyor? 

NATO 3.0, üç temel boyutta açıklanabilir: Birincisi askerî yeteneklerin artırılarak savunma ve caydırıcılığın güçlendirilmesi. İkincisi, İttifak’ın eğitim, kriz yönetimi vb. muharip olmayan faaliyetleri bir kenara bırakarak tamamen sert güç ve kolektif savunma misyonuna yönelmesi. Üçüncüsü ise Avrupalı müttefiklerin ABD’ye ihtiyaç duymadan kendilerini savunabilecekleri seviye için savunma harcamalarını artırmalarıdır. Dolayısıyla NATO 3.0, Elbridge Colby’nin dediği gibi NATO 2.0’dan çok daha fazla NATO 1.0’a yakın. Yani Soğuk Savaş dönemi kolektif savunma odaklı ve büyük çaplı konvansiyonel ve hatta nükleer savaşa hazırlıklı bir NATO. 

ABD Başkanı Donald Trump

Buna duyulan ihtiyaç, ABD’nin kıtadaki konvansiyonel düzlemdeki yükümlülüklerini azaltmak ve hatta sonlandırmak istemesinden kaynaklanıyor. Çünkü ABD, Çin ile büyük güç rekabeti yürütmek için Avrupa’da konuşlu askerî unsurlarını Asya-Pasifik’e kaydırmak zorunda olduğunun farkında. Bu yüzden Avrupalı müttefiklerin kendi savunma ve caydırıcılıklarını sağlaması bekleniyor. Bu senaryoda ABD’nin 5.maddeye bağlılığı sürecek ancak bir saldırı durumunda ilk savaşanlar Avrupa askerleri olacak. Yine ABD kıtaya yönelik nükleer caydırıcılık desteğini sürdürecek. 

Ankara Zirvesi’nde NATO 3.0’a yönelik, ismi bu şekilde olmasa bile bir yol haritası belirleme gündemi yer alabilir. Ancak birkaç senedir Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması gibi alınan tedbirler NATO 3.0 çizgisinde bulunuyor. Yakın zamanda Irak’taki NATO misyonunun sonlandırılması da bu yöndeydi. Buna benzer şekilde NATO’nun alan dışında yürütmekte olduğu savunma reformuna veya barış operasyonlarına yönelik misyonların sonlanması veya ölçek olarak küçültülmesini bekleyebiliriz.  

BUGÜN ABD’DE DEMOKRAT BİR YÖNETİM OLSAYDI, YİNE DE AB’DEN ASKERî UNSURLARINI ASYA-PASİFİK’E KAYDIRACAKTI  

SETA için hazırladığınız son raporda, Transatlantik ayrışmaya dair bir bölüm dikkatimi çekti. NATO içindeki ABD-AB ayrışmasının arka planında ne olduğunu düşünüyorsunuz? Cumhuriyetçilerin Amerika’sı ile Demokratların Amerika’sının NATO’ya bakışından kaynaklı ideolojik bir ayrışma mı yoksa jeopolitik güç kaymaları mı ayrışmayı besliyor? 

Bahsettiğiniz raporda da belirttiğim gibi aslında ayrışmanın iki boyutu var, her ne kadar ikisi aynı önemde olmasa da. NATO’nun geçmişten bugüne en önemli iki önceliği vardı aslında ve bunlar kolektif savunmanın ayrılmaz unsurlarıydı. Birincisi güçlü askerî yeteneklerle kolektif savunma icra edebilecek kapasiteye sahip olmak. İkincisi ise müttefikler arasında güçlü siyasal dayanışma sayesinde gerektiğinde kolektif savunmayı çalıştırmak. Şu anda ikisinde de sorunlar yaşandığı biliniyor. Önceki bölümlerde bahsettiğimiz mühimmat ve insansız sistemler üretimi ve harekât konseptleri askerî açıdan sorun teşkil ederken, transatlantik ilişkilerdeki gerileme siyasal dayanışmayı zedelemiş durumda. Bu iki faktör total olarak kolektif savunmanın zayıflamasına yol açıyor.  

Dolayısıyla aslında sorunun ideolojik boyutları olsa da köken olarak materyal kabiliyetlerin artırılması çözüm olarak duruyor. Bugün ABD’de demokrat bir yönetim başta olsaydı Avrupa’ya yönelik kültürel ve sosyal dozdaki eleştiriler muhtemelen olmazdı ancak ABD yine de kıtadan askerî unsurlarını çekip Asya-Pasifik’e kaydırmak isteyecekti. Benzer şekilde Avrupa’nın savunma kabiliyetlerini artırması, ABD tarafında bir beklenti olmayı sürdürecekti. Diğer taraftan Trump yönetimi ve ekibinin ideolojik eleştirilerinin MAGA oy tabanı üzerinde pozitif bir etkisi olduğunu da unutmamak gerekiyor. Avrupa’ya bu yönde yapılan eleştiriler, içerideki popülariteyi artırmak için de kullanılabilmektedir. Sonuç olarak aslında askerî olmayan meseleleri ilgilendiren eleştiriler, Trump’ın kıtaya yönelik baskı politikasını destekleyici bir işlev de görmektedir. 

ZİRVEDE, UKRAYNA’YA YENİ BİR PAKET AÇIKLANABİLİR 

NATO’nun Ankara Zirvesi’nde ne tür kararların çıkmasını bekliyorsunuz? Bu kararların NATO’nun dönüşümüne ve Türkiye’nin NATO içindeki konumuna muhtemel yansıması ne olur sizce? 

Ankara Zirvesi’nde savunma harcamalarının artırılmaya devam edilmesi ve bilhassa finansal kaynakların muharip yeteneklere ayrılması üzerinde önemle durulacaktır. Buna yönelik ek tedbirlerin alınma durumu muhtemeldir. Ukrayna konusunda ise bildiğimiz üzere PURL (Önceliklendirilmiş Ukrayna İhtiyaç Listesi) mekanizması bulunuyor. Bu kapsamda müttefiklerin yanı sıra ortak ülkelerin de fon taahhüdünde bulunacağı yeni bir paket açıklanması ihtimali bulunabilir. Bu şekilde Amerikan silahlarının Ukrayna’ya akışının devamı gerçekleşebilecektir. Savunma sanayii alanında önemli anlaşmaların duyurulmasını bekleyebiliriz. Bu konuda Türk savunma sanayiinin Avrupa ve ABD pazarında artan etkisinden bahsetmiştik. Bu trendi daha da güçlendirecek anlaşmaların imzalanması sürpriz olmayacaktır. Bu noktada kritik bir ayrıntı, ABD’den silah alımları ile Avrupa’nın stratejik otonomi (kendine yeterlilik) arayışı arasındaki dengenin ne yönde seyredeceği olacaktır. Avrupalılar, ABD yönetimini yatıştırma için Amerikan silahlarına yönelmeyi sürdürebilir ancak bu, kıtada stratejik otonomi arayışına zarar verecektir. Avrupa kendi içinde çeşitli anlaşmalar yolunu seçerse bu sefer ABD yönetimi tarafında bir tepki ve misilleme doğabilecektir. 

NATO’nun genel manada asker sayısı olarak bir sorun yaşadığı ve ABD’nin kıtadan askerlerini çekmesi eğilimi düşünüldüğünde Ankara Zirvesi kapsamında bir asker alım taahhüdü gündeme gelebilecektir. Savunma harcamaları bakımından konulan hedefe benzer bir şekilde teşkil edilebilecek mekanizmalarla nüfusa oranla hedefler konulabilir. Ancak Avrupa genelinde demografik sorunlar, askerî kariyerin cazibesindeki azalma ve kültürel farklılıklar gibi önemli engeller bu tarz bir girişimin önünde durmaktadır. Yine de ABD’siz bir kıta savunması için Avrupa genelinde askerî personel sayısının artırılması kritik bir zorunluluk olarak durmaktadır. NATO bu konuda teşvik edebilir ve standartları belirlemesi pozitif bir çıktı olabilir.