Alev Erkilet: “İslam Kentleri Birlikte Yaşamayı Garanti Altına Almıştır”
27.11.2025 - 16:19 | Son Güncellenme: 27.11.2025 - 16:34
Kent üzerine sorular yönelttiğimiz Alev Erkilet, “Bence İslam dünyasındaki kentlerin en önemli özelliklerinden biri, bize benzemeyenlerle çok başarılı bir şekilde birlikte yaşayabilmemizi garanti altına almaları olmuştur.” cevabını verdi.
Kent dediğimizde içinde birçok dinamiği bir arada barındırıyor özellikle modern kentler. Kentte bir arada yaşamanın genel koşullarını oluşturan etmenler nelerdir?
İster modern olsunlar isterse modernleşme öncesinde ortaya çıkmış olsunlar, kentlerde ortak olan bir özellik vardır. O da farklılaşma ve farklılaşmadan doğan iş bölümüdür. Mensuplarının homojenliği ile vasıflanan kırdan farklı olarak kentte heterojenlik esastır. Bireyler artık aynı işleri yapmazlar, aynı geniş akraba grubunun üyeleri değildirler. Durkheim’e göre kentsel yaşamda bireyler organik bir dayanışma içinde birbirlerine bağımlı hale gelmişlerdir. Birbirlerinin eksiklerini tamamlarlar. Sosyolojide genellikle bunun modern endüstri toplumlarının özelliği olduğu düşünülmüştür oysa bu kentselliğin özelliğidir. Nitekim İbn Haldun Mukaddime’sinde terzilik, demircilik, marangozluk, züccaciye(cilik), kuyumculuk, parfümcülük, aşçılık, bakırcılık, peksimetçilik, hamurculuk, ipek dokumacılığı gibi meslekleri kentte ortaya çıkmaları bağlamında zikretmektedir. Bu mesleki farklılıkların doğurduğu karşılıklı bağımlılık kentte bir arada yaşamanın en genel ve ortak koşuludur. Bugünün toplumunda söz konusu mesleki farklılıklar çok daha fazla çeşitlenmiştir sizin de malumunuz olduğu üzere. Ancak bu genel ve her toplum için ortak olan koşulun hayata geçirilmesi farklı dinler ve değer dünyaları söz konusu olduğunda yine de farklı karakteristikler gösterir.
Mesela İslam dünyasındaki kentlere baktığımızda onların tevhit esasına dayanan çok kültürlü bir sistemi hayata geçirmiş olduklarını görüyoruz. Oysa gerek Hristiyanlığın hakimiyetindeki dönemde gerekse modern dönemde Batı toplumlarına baktığımızda tek kültür dayatmacılığı üzerine kurulu bir sistemle karşılaşıyoruz. Haçlıların İspanya’daki Müslüman varlığını ortadan kaldırmak üzere gerçekleştirdiği ve sonunda başardığı yeniden fetih faaliyeti (Reconquista) sonrasında Endülüs kentlerinin başına gelenlere bir göz atmak bile, ne demek istediğimizi anlamak için yeterli olacaktır.
Özellikle Sulukule, Tarlabaşı gibi sonradan kentsel dönüşüme girmiş mahallelerin geçmişle bağının koparıldığını düşüyor musunuz? Orada yaşayan bir şehir hafızası vardı, bunlar dönüşümle yok oldu. Buna dair bakış açınız nedir?
Bu, sadece Türkiye’ye ya da İstanbul’a özgü bir durum olmayıp kapitalizmin kentleri dönüştürmesi sürecinin bir karakteristiğidir. Henri Lefebvre ve diğer çağdaş kent kuramcıları özellikle 19. yüzyıldan itibaren karşımıza çıkan mekan anlayışlarının öncekilerden farklılaştığını ve ‘temsili mekan’ların ‘mekanın temsillerine’ doğru dönüştüğünü söylemektedirler.

Kapitalizmin etkisiyle bankacılık, hava taşımacılığı ve otoyollar üzerinden endüstriyel kapitalizme bağlanan kentler planlama pratiklerinin, Lefebvre’nin ve Harvey’in deyimiyle ‘yaratıcı yıkım’ın da konusu olmuşlardır. Bu süreç mekanın bir ‘boş mekan’ olarak telakki edilmesini gerekli kılar. Doğal ve sosyal her türlü içerikten yoksunmuş gibi ele alınan mekan tasarlanarak yeniden üretilir ve ancak her bir yıkım ve yeniden üretim faaliyeti artık ‘kullanım değeri’ üzerinden değil ‘değişim (mübadele) değeri’ üzerinden değerlendirilmektedir. Sermaye açısından kar üretmektedir. Mekan böylece sembollerden arındırılır, çıplak ve boş kabul edilir ve yeniden ve yeniden üretilir. Mekanın kendisi metalaşır. Hafıza her biçimiyle bu sürecin kurbanıdır. Çünkü hafıza mekanın kullanım değerini, yaşanmışlığını, bizim için anlamını hatırlatır. Bu hafızanın yitimi sosyolojik, insani ve İslami açıdan bakıldığında kayıtsız kalınamayacak denli büyük bir sorundur.
Süleymaniye özelinde sorarsak, orada yaşayan bir kültürel hafıza var. İstanbul’un kalbi denecek bir yer. Yaşayan kitleye baktığımız zaman ise, daha çok göçmen ve günübirlik konaklayan insanlar. Buralara dair aidiyet nasıl oluşmalı? Bu insanlar tamamen görmezden gelinerek bir şehir kültüründen bahsetmek mümkün mü?
Ben bu meseleyi “Kenti Dinlemek” ve “Sonsuzluk Arayışından Metalaşmaya” kitaplarında detaylı bir şekilde tartışıyorum. Öncelikle, “göçmenlerin burada olması neden bir sorunmuş gibi algılanıyor?” sorusunu sormamız lazım. Bence bunun nedeni Süleymaniye’nin geçmişte bir ‘prestij konut alanı’ olduğunun düşünülmesidir. Yani Osmanlı elitlerinin yaşam alanı olarak kodlanmasıdır. Oysa gerçek bundan farklıydı. Osmanlı döneminde Süleymaniye bir prestij konut alanı değil bir mahalleydi ve çok farklı tabakalardan insanların bir arada yaşadığı bir bölgeydi. Zengin ve güçlü insanlar kadar yoksul ve güçsüz insanlar da burada ve bir arada yaşıyorlardı. Dayanışmacı ilişkiler içinde bir arada yaşıyorlardı.
Bu çok tabakalı yapı İslam kentinin de temel özelliklerinden biridir kanaatimce. Dolayısıyla aidiyetin muhafazası ya da geliştirilmesi için bu bölgelerin göçmenden arındırılması gerekmiyor. Tam tersine onlarla birlikte bu çok kültürlü ve çok tabakalı dayanışmacı yapının nasıl ayakta tutulabileceğine bakmak lazım. Orta sınıfların diğerlerini yerinden edip alanı soylulaştırması yerine sorumluluk alıp alanda yaşayanlar için olumlu örnek teşkil edebilecek şekilde burada yer alması gerekiyor. Literatür, alanda yerleşik olan ve entelektüel ve dini örnek oluşturabilecek kişilerin mevcudiyetinin önemine dair örneklerle dolu. Kulak vermek isteyenler için güzel örnekler var.
Kentsel dönüşümün hayatımızı daha iyi bir noktaya taşıyacağı; bize yeni yaşam alanı sunacağı, bununla birlikte daha steril koşullarda hayatımıza devam edeceğimize dair anlatılar var. Ama gerçekte pek böyle olmuyor, kentsel dönüşüme giren yerlerde, eski kültür kayboluyor. Nasıl bir dönüşüm mümkün sizce?
Aslında önceki sorunuz bağlamında vurgulamaya çalıştığım da bizatihi bu sterillik arayışının içerdiği sorunlardı. Bu arayışın kendisi kapitalizmin kentsel mekanı boş mekan olarak tanımlaması, orada bulunanları yerinden etmesi, alandaki bina stokunu yıkarak yerine yaptığı pahalı imalatlara orta ve üst sınıfları çekmesi şeklinde özetleyebileceğimiz sürecin bize dayattığı bir şeydir.

Modern toplumun tek kültürcü, tek sınıflı, tüketim odaklı yaşam tarzının sürekli olarak bize dayatılmasının da çok etkisi var bu süreçte. Bu sterilliğin ne pahasına sağlandığını sormalıyız. Bu sterillik yoksulların gettolara ya da gettolaştırılan alanlara itilmesi pahasına sağlanıyor. Dayanışma ağlarından mahrum bırakılması pahasına sağlanıyor. Yol açtığı sonuçlar ise kentsel ayrışma, kentsel kamusal alanların ve toplumsal sözleşme imkanlarının yitirilmesi ve çatışma potansiyellerinin artması oluyor. Bence İslam dünyasındaki kentlerin en önemli özelliklerinden biri, bize benzemeyenlerle çok başarılı bir şekilde birlikte yaşayabilmemizi garanti altına almaları olmuştur.
Özellikle İstanbul’un metropol kent olması, son yıllarda farklı olsa da göçün hala merkezi konumunda. Göçle, bir kentin var oluşu üzerine neler söylemek istersiniz. Göçle gelen insanların şehre uyumu ve yeniden kendilerini var kılarken yaşadıkları zorlukları nasıl aşabiliriz?
Göç her daim kentlerin mütemmim cüzü yani ayrılmaz parçası olagelmiştir. Bildiğiniz gibi endüstriyel kapitalizmin doğuş sürecinde de -feodalitenin çöküşü üzerine- kırdan kente kitlesel bir göç gerçekleşmişti. Kırdan itilen bu kitleler, bu milyonlar endüstri kentlerinde kendilerine yeni bir hayat kurmak zorunda kalmışlardı. 1960’larda Avrupa’ya giden Türk işçilerini, ya da Karadeniz’den, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan İstanbul’a yönelen göçleri hatırlayalım. 1874 yılında İstanbul’a gelen ve bu ziyaretinin gözlemlerini Constantinopoli başlıklı kitabında kaleme döken Edmundo de Amicis, Galata köprüsü üzerindeki bir kişinin bir anda karşılaşabileceği şaşırtıcı insan çeşitliliğinden bahseder.
Hristiyanlığın çeşitli mezhep ve tarikatlarından insanların yanında Müslüman din adamlarından, tekke erbabından, hacılardan, çeşit çeşit ırksal ve etnik kökene ve kültürel mensubiyete sahip insandan söz eder. 19. yüzyıl için geçerli olan bu özelliği biz rahatlıkla 21. yüzyılın İstanbul’u için de geçerli sayabiliriz. Kısacası kozmopolitlik ve çok kültürlülük her daim İstanbul’un bir özelliği olagelmiştir ve benim şahsi kanaatim odur ki bu çeşitliliği garanti altına alan İslami tevhit ilkesidir. Bu, ‘çokluk içinde birlik’ ve ‘’birlik içinde çokluk’ anlayışının sosyal hayattaki tezahürüdür. Öncelikle göçün doğal, evrensel ve tarihsel bir süreç olduğunu kabul ederek işe başlamamız lazım. Aynı inanç temellerine bağlı olarak medeniyetimizde yer tutmuş olan Ensar-Muhacir ilişkisini kurmaya çalışmamız lazım. Uyum ve inşa süreçleri açısından çok önemli olan bu değerler hakkıyla yaşanabilseydi, sorunlar da o oranda azalacaktı. Modern ulus devlet refleksiyle ve batılı bir bakış açısıyla üretilen tek-kültürcü göçmen karşıtlığı ise maalesef sorun çözmek yerine sorunları ağırlaştırmaktadır. Endülüs’ü hatırlayalım. Çok kültürlülüğü mükemmelen hayata geçirenler Müslümanlar iken, bu ahenkli yapıyı baskı ve şiddetle yok eden Haçlılar idi.
Suriye’deki yılları bulan savaş, daha önce Irak savaşı, şimdi de Gazze’deki savaş. Buralardan Türkiye’ye gelen birçok mülteci var. Bunlar kentle nasıl bir ilişki yürütmeli, yöneticilerden, bize düşen uyum nasıl olmalı?
Göçmenlerin kentle ilişkisi sandığımızdan daha doğal bir şekilde ve kolaylıkla kuruluyor. Genelde bir yakınlarının, dost ya da akrabalarının yanına, yakınına gelip yerleşiyor, onların tavsiyesi ya da yönlendirmesi üzerine uygun işler bulup çalışıyor, birbirleriyle dayanışıyorlar. Hayata tutunmak adına kimsenin yaşamak istemediği semtlerde ve yıkılmak üzere olan binalardaki bekar odalarında yaşıyorlar. Ancak uluslararası göçmenler yerli göçmenlerden farklı olarak haklarında üretilen şayialarla da baş etmek zorunda kalıyorlar.
Tehdit edildiklerinde, mahalleleri basıldığında ellerinden bir şey gelmediği için bir süre ortalarda görünmemeye gayret ediyor, bazen bu badireleri atlayabiliyor ama bazen de şiddetin kurbanı oluyorlar. Sürekli ‘yabancı’ diye nitelenip, çağırılıyor, bazen Türkçe bilmedikleri için en basit hizmetleri bile alamıyorlar. Medyada, otobüste, okulda istenmediklerine dair söylemleri işitiyor; akran zorbalığına ya da kayıtsızlığına maruz kalıyorlar. Haklarında doğru bilinen yanlışlar olduğunu anlatmak istiyor ama anlatamıyorlar. Demek istediğim o ki, göçmenlerin kentle ilişkisinde ve uyumunda bir sorun olduğunu düşünmüyorum; bizim onlarla ilişkimizde sorun var.

Göçmenlerin kente uyumundaki zorluklar dil yetilerinin geliştirilmesine yardımcı olunması, ekonomik açıdan sömürülmelerinin önlenmesi, haklarındaki kalıp-yargılarla mücadele edilmesi yoluyla giderilebilir. Ama bunun için öncelikle sorunun kaynağının doğru tespit edilmesi lazım. Sorun göçmen karşıtlığındadır, sorun göçmenlere yönelik yanlış algılarımızdadır. Bauman’ın çok yerinde bir değerlendirmeyle vurguladığı gibi, yarın bizim de bir göçmen olarak yollara düşmek zorunda kalmayacağımızın hiçbir garantisi yoktur. Bizim de böyle bir dünya düzeni içinde yaşadığımızın bilincine varmamız gerekir.
Şehir ve yoksulluk desek, belli başlı semtlerde kümelendiğini görüyoruz. Herkesin bildiği; Bağcılar, Esenler, Sultangazi, Esenyurt gibi nispeten yoksulluğun ağır yaşandığı semtler. Yoksullar bir şehirde neyi ifade eder, bu kitlenin şehir kültürüne nasıl bir katkısı olur?
Aslına bakarsanız yoksulluk sadece belli semtlerde yaşanan bir olgu değil, tarihi yarımadanın pek çok yerinde de yoksullar var. Ya da Beyoğlu’nda ya da Bakırköy’de. Sorun olan kentlerin yoksul mahalleleri ve zengin mahalleleri olarak ayrışmasıdır. Kentsel ayrışma ya da tecrit çeşitli somut göstergeler üzerinden ele alınmıştır. Mesela dezavantajlı bir grup ya da bir azınlık grubu mahalleler arasında eşitsiz biçimde dağılmış ise, bu gruplar diğer grupların etkisine açık değilse yani aralarında yeterli temas ve ilişki yoksa bu bir ayrışma ve tecrit durumu olarak okunmaktadır.
Amerika’daki siyah gettosu bu tür analizlerin odağında olagelmiştir. Mekansal ayrışmaya ekonomik, kültürel, politik ve sosyal dışlanma da eşlik edebilir. Ancak İstanbul’un kendine özgü öyle bir dinamizmi var ki, yukarıda saydığınız semtleri de tarihi semtleri de Batı’da olduğu gibi yoksul mahalleleri, gettolar ya da slumlar olarak tanımlayamıyoruz. Çünkü üretim, ticaret, dayanışma ağlarının sağladığı destekler nedeniyle en dezavantajlı kesimler bile devingen, üretken, bir umudun peşinde. Suç ya da atalet ile vasıflanan bir sefalet mahallesi döngüsüne girmiyor. Daha önce yoğun olarak Tarlabaşı’nda toplanan Afrikalı göçmenlerin bugün Esenyurt’a yönelmiş olmaları sadece Tarlabaşı’nın kentsel dönüşümle birlikte soylulaşması ve kiraların yükselmesinden kaynaklanmıyor. Göçmenler çalışma imkanlarının yani işin peşinden gidiyorlar. Bu açıdan bakıldığında ister yerli ister göçmen olsun yoksullar üretken bir gruptur, dinamik ve mücadeleci bir gruptur. Belki de en fazla üreten ama bu katkılarından en az pay alanlar onlardır. Bir kitle değiller; özgün kültürleri, hikayeleri, türküleri, deneyimleri olan gerçek insanlar onlar. Hikayelerini İstanbul’a katıyorlar hem onu besliyor hem de ondan besleniyorlar. Katkılarının boyutunu ve mahiyetini anlayabilmek için bu gerçek insanların hikayelerine kulak vermek lazım diye düşünüyorum.
Modern semtlerin daha doğru bir ifadeyle yerleşimi sonradan kurulan semtlerin dinamikleri üzerine neler söylemek istersiniz. Mesela Başakşehir örneğinde, insanlar daha iyi bir ortamda var olduklarını düşünüyor. Yeni yerleşim yerleri de gittikçe merkezden uzak yerlere kuruluyor. Yeni yerleşim demek yeni hayat dinamikleri demek mi? Buraların sosyolojisi üzerine ne düşünüyorsunuz?
Modern kapitalist toplumda yerleşimi sonradan kurulan, merkeze uzak semtler genelde banliyölerdir. Ancak burada banliyöden ne anlamamız gerektiği de önemlidir. Fransa’da daha ziyade yoksulların yaşadığı semtler ya da varoşlar olarak anlamlanırken, Amerika’da zenginlerin yaşadığı, arabasız ulaşılamayan konut alanlarına karşılık gelir. Bunlar üretim ya da ticaretten yoksun konut alanları oldukları için bir AVM’ye bağımlılığı olan yerlerdir. Başakşehir bu açıdan ikili bir karaktere sahip. 1995’ten itibaren üretilen ilk etaplar açısından bakarsanız Başakşehir bir sosyal konut modelinin ilk örneklerindendir. Dar gelirli grupları ev sahibi yapma amacı güden bir inşa faaliyetinin ürünüdür.

Ancak zamanla üst gelir grupları için üretilmiş güvenlikli siteler, bölgeye karakterini veren ana unsur haline gelmiştir. Kentsel ihtiyaçların bütünüyle karşılandığı bir yer olmaktan uzaklaşarak “kapalı ve kapılı konut alanları” bölgeyi tanımlar olmuştur. Tek sınıflı bir yapı ve mekansal ayrışma yukarıdaki sorularınız bağlamında da altını çizmeye çalıştığım gibi bir sorundur. Ancak Başakşehir sadece bu konutların yoğunlaştığı mahallelerden ibaret değil; ekonomik, sosyal, etnik farklılıkları daha fazla izleyebileceğimiz pek çok mahallesi var. Güvercintepe, Şahintepe, Ziya Gökalp, Altınşehir mahalleleri gibi. Akademisyenlerin ilçenin yalnızca sitelerin, kapalı ve kapılı konut alanlarının yoğun olduğu kısımlarına odaklanması, Başakşehir’i bütünlüklü olarak anlamamızın önünde bir engel teşkil etmektedir.
İstanbul’da bir kesim var ki; izole bir hayat yaşıyor. Onların gördüğü yoksullar sadece o da denk gelirlerse sokakta mendil açanlar. Bir şehri yaşarken bu kadar, izole bir hayatın içinde var olmanın sizce ne gibi bir etkisi var, kent kültürüne?
Bu tür bir izolasyonu hayatımıza modern kapitalist hayat tarzının soktuğu malum. Her türlü ötekini kriminalleştiren bir bakış açısı var. Bu, yoksulları, göçmenleri, farklı etnik grupları “tehlikeli” olarak damgalayan bir bakış açısı. Dünyanın dört bir yanında yükselen duvarlarla pekiştirilerek zenginleri, yerlileri ya da hakim etnik grupları korumaya odaklı güvenlikçi eğilimleri besliyor. Ben farklılıkların bir aradalığından ve sürekli karşılıklı etkileşiminden yanayım. Başta da ifade ettiğim gibi, bunu tevhit değerinin bir yansıması olduğuna inandığım için ve İslam toplumlarında geçmişten bugüne devam eden bir geleneğin sağlıklı biçimde yeniden üretilebilmesi bakımından zaruri gördüğüm için savunuyorum. Temel kentsel kararlarla ilgili müzakere hatta münakaşa olmadan kentsel kamusallık inşa edilemez. Bu da birbirimizle temas halinde olmamız gerektiğini gösterir. İzolasyon ise bütün bu saydıklarımın karşıtıdır, onlara zarar verir. İçerseme veya dahil etme son dönemin önemli bir toplumsal politika başlığıdır. Benim düşünceme göre bunun en başarılı örneklerini ortaya koymuş olanlar Müslüman toplumlardır. İddia edildiği gibi modern kapitalist toplumlar değil.
Bir kent içinde yoksulu, zengini, göçmeni, farklılıklarıyla bir arada var oluyor. Ama yaşam alanına baktığımız zaman çoğu zaman bu farklılıklar bir dışlanma unsuru, nasıl bir kentte insanlar orayla aidiyet geliştirebilir?
İster zengin ister yoksul ister göçmen iste yerli olsunlar bireyler aktif bir özne olarak kentsel hayata ve kararlara aktif bir şekilde katılabiliyorlarsa kendilerini kente ait hissedebilirler. Güçlerine ya da servetlerine bakılmaksızın kent yurttaşları olarak kıymet görüyorlarsa, haklarının güvence altına alınmış olduğundan emin olabiliyorlarsa kendilerini kente ait hissedebilirler. Komşuları ile yatay dayanışma ağları kurabiliyorlarsa, kendileri açken komşularının tok yatmayacağından eminlerse kendilerini kente ait hissedebilirler. Çocuklar kendileri için olumlu rol modeli olabilecek büyükleri ile gündelik hayatlarında karşılaşma fırsatı bulabiliyorlarsa kente ait hissedebilirler. Yoksulluk kalıcı olmaktan çıkıp devredilebilir olduğunda; sefalet ile sefahatin keskin ve çıplak çelişkisi ortadan kalktığında insanlar kendilerini kente ait hissedebilirler. Bu örnekleri çoğaltabiliriz ama sanıyorum ki buna gerek yok. Özetle farkları azaltmanın, farklıları birbirine yaklaştırmanın, onları birbiriyle etkileşim içine sokmanın aidiyetlerimizi pekiştirmek için çok ama çok yararlı olacağını söylemeye çalışıyorum.