Türklerin Kalbindeki Doğu'nun Sesi: Ümmü Gülsüm
22.04.2025 - 16:18 | Son Güncellenme: 01.07.2025 - 10:29
Arap müziğinin efsane ismi Ümmü Gülsüm, vefatının üzerinden elli yıl geçmesine rağmen hâlâ dinleyicilerin ve aydınların gönlünde yaşıyor.
Ünü yalnızca şarkılarıyla sınırlı kalmadı; aynı zamanda Mısır ve Arap dünyasının kültürel ve siyasi yaşamında önemli bir figürdü.
Konserleri büyük kültürel etkinliklere dönüşür, seçkin kesim, Doğu'nun ezgileriyle Batı müziğini harmanladığı şarkılarını dinlemek için adeta bir araya toplanırdı. Bu özelliğiyle, nesiller boyunca ilham kaynağı olmayı sürdürdü.
Türk müziği yasağı
Klasik Türk müziğini savunanlar, genç cumhuriyete karşı gerici olarak suçlandı ve Batı müziğine geçiş süreci yabancıların gözetimi altında yürütüldü. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından, klasik Türk müziğine karşı bir kampanya başlatıldı. 2 Kasım 1934’te radyolarda yayınlanması yasaklandı ve Doğu Müziği Bölümü kapatıldı. Bu adım, Batı modelini benimseme sürecinin bir parçasıydı.
Atatürk’ün modernleşme süreci, Ziya Gökalp’in fikirlerine dayanıyordu. Bu fikirler, Türk kültürüne “yabancı” unsurların çıkarılmasını öngörüyordu. Bu kapsamda, klasik Türk müziği de Batı müziği lehine reddedildi. Ancak Türk halkı, Mısır radyosunu dinlemeyi tercih etti, çünkü buradaki müzik hem Arap hem de Türk tarzlarını içinde barındırıyordu.
Gözden Kaçmasın
9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul’da düzenlenen ünlü bir konserde, Mustafa Kemal Atatürk, Mısırlı şarkıcı Münire El-Mehdiyye’nin orkestrasıyla sahne aldığı etkinliğe katıldı. Konserde hem Arap müziği hem geleneksel Türk müziği hem de caz gibi yabancı müzik türleri icra edildi. Mehdiyye, Atatürk’e özel bir selam gönderdikten sonra, ona övgü içeren bir şiirini seslendirdi ve büyük bir beğeni topladı. Konserin ardından Atatürk, Mehdiyye’ye Batı müziğini öğrenmesini tavsiye ederek, “Sesiniz tüm dünyanın ilgisini çekebilecek güce sahip” dedi.
Müzik tarihçisi Murat Özyıldırım’ın "20. Yüzyılda Arap ve Türk Müziğinin Birliği" adlı kitabı, Arap ve Türk müziği arasındaki etkileşimi ele alan önemli eserlerden biridir. Yakın zamanda Melek Deniz Özdemir ve Ahmed Zekeriya tarafından Arapçaya çevrilen bu kitap, Arap kütüphanelerine önemli bir katkı sunuyor. Özyıldırım, Osmanlı İmparatorluğu döneminden başlayarak 19. yüzyıldan itibaren Arap-Türk müziği arasındaki derin etkileşimleri inceliyor. Kitapta, İstanbul’un Arap müziğinden nasıl etkilendiği ve Türk seslerinin Arap dünyasında nasıl yankı bulduğu detaylıca ele alınıyor.

Yazar, Türk müziği yasağı ile 1952 Mısır Devrimi sonrası Ümmü Gülsüm’ün konserlerinin yasaklanmasını karşılaştırarak benzer zihniyetlere dikkat çekiyor. Kral Faruk’un devrilmesinin ardından, Ümmü Gülsüm’ün konserleri yasaklandı. Ancak Cemal Abdünnasır, onu Nil ve Piramitler gibi Mısır’ın ulusal hazinesi olarak görerek yasağı kaldırdı.
Ümmü Gülsüm’ün Türk müziği üzerindeki derin etkisi, birçok araştırma ve eserde ortaya konmuştur. Murat Özyıldırım'ın "Ümmü Gülsüm ve Türkler" adlı kitabı, onun Türklerin doğu kimliğini yeniden keşfetmesindeki rolünü anlatıyor. Kitabın çevirmeni, “Batılıların 20. yüzyılda çizdiği sınırlar, Türkler ve Araplar arasındaki bin yıllık kültürel birikimi silemez” diyerek, iki halk arasındaki derin tarihî bağlara vurgu yapıyor.
Tarihçi Murat Bardakçı, Türk müziğinin yasak olduğu dönemde, Türk dinleyicilerin Kahire Radyosu’nu dinlediğini ve özellikle Ümmü Gülsüm’ün eserlerinin büyük ilgi gördüğünü belirtiyor. Ayrıca Mısır radyosundaki Kur’an yayınlarının da Türkiye’de büyük bir dinleyici kitlesine ulaştığını vurguluyor. Ümmü Gülsüm, Türk müzisyenler için doğu müziğinin gücünü temsil eden bir figür hâline gelmiş ve 1930’lardan itibaren Türkiye’de etkisini hissettirmiştir.
Türk basınında Ümmü Gülsüm
Kitap, 1940’lar ve 1950’lerde Türk basınında Ümmü Gülsüm’ün sıkça yer aldığını aktarıyor. Nisan 1933’te, Cumhuriyet gazetesi yazarı Peyami Safa, Mısır radyosundan dinledikleri müziğin Türk halkının kimliğini yansıttığını, Batı müziğinin ise tercih edilmediğini yazdı. Aynı dönemde, Selami Münir de Ümmü Gülsüm’ün Kahire Radyosu’ndan dinlenmesinin önemine dikkat çekti.
Radyonun yaygınlaşmasıyla birlikte, Ümmü Gülsüm’ün şarkılarına olan ilgi arttı. 23 Aralık 1936’da Yedi Gün dergisi, "Ümmü Gülsüm: Kahire Radyosu’nun Bülbülü" başlıklı bir haber yayımlayarak, onun Türk dinleyiciler üzerindeki büyük etkisini vurguladı. Ünlü Neyzen Tevfik Kolaylı, Mısır’a yaptığı ziyaret sırasında Ümmü Gülsüm’ün sesinden etkilenerek, doğunun yeni bir Ümmü Gülsüm yetiştirmesi gerektiğini söyledi.
Ümmü Gülsüm’ün Türk sinemasındaki etkisi
Ümmü Gülsüm’ün etkisi sadece radyo ile sınırlı kalmadı, Türk sinemasında da derin izler bıraktı. 1938’de Türk hükümeti, Arapça şarkıların sinemada kullanılmasını yasakladı. Bu nedenle, yapımcılar Mısır filmlerini Türkçe dublaj ve şarkılarla yayınlamak zorunda kaldı. 1939’da "Ümit Marşı" adlı film, İstanbul’daki Taksim Sineması’nda gösterildi ve Cumhuriyet gazetesi, bu filmin izleyiciler üzerinde büyük bir etki yarattığını yazdı.
Buna rağmen, Türk müzisyenler Ümmü Gülsüm’ün şarkılarından ilham almaya devam etti. Safiye Ayla, "Ala Balad el-Mahbub" şarkısını seslendirirken, Perihan Altındağ Sözeri "Ghanni Li Shewayya Shewayya" adlı şarkıyı yorumladı. Esengül, Ümmü Gülsüm’ün "Baîd Anak" şarkısından esinlenerek "Ben Aşkımın Kurbanıyım" adlı eseri seslendirdi.
1970’ler ve 1980’lerde Türkiye’de arabesk müzik akımı yükselişe geçti. Türk sazı ile Batı gitarının harmanlandığı bu tür, halkın duygularını ve sosyal gerçeklerini yansıtıyordu. Zeki Müren, İbrahim Tatlıses ve Ferdi Tayfur gibi sanatçılar bu türün öncüsü oldu.
Türk müziği yasağının kaldırılması
6 Eylül 1936’da klasik Türk müziği yasağı kaldırıldı. Atatürk, yasağın kaldırılmasının ardından şu sözleri söyledi:
"Maalesef sözlerimi yanlış anladılar; amacım Türk müziğini Batıya tanıtmak için bir yol bulmaktı, Batı müziği lehine kendi ezgilerimizden vazgeçmek değil."