Netanyahu Neden Lübnan’ı Herhangi Bir Anlaşmaya Dahil Etmeyi Reddediyor?
26.05.2026 - 17:17 | Son Güncellenme: 26.05.2026 - 17:31
ABD ve İran'ın, Şubat 2026’dan bu yana süren savaşı sona erdirebilecek bir anlaşmayı tamamlamaya yaklaştığı bir dönemde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Lübnan cephesini kapsayan her türlü formülü açıkça reddettiğini ilan ediyor.
Netanyahu, İran ile yapılacak herhangi bir ateşkesin “Hizbullah’ı kapsamayacağını” açıkça ifade etti.
Hatta ilan edilen ateşkes sırasında dahi Beyrut’a yönelik hava saldırılarını sürdürerek, Lübnan’ın müzakere konusu olmadığını dünyaya göstermeye çalıştı.
Gözden Kaçmasın
İsrail merkezli Walla sitesine konuşan kaynaklara göre İsrail, Lübnan’daki askeri operasyonların durdurulmasını içeren herhangi bir anlaşma formülünü reddettiğini Washington’a bildirdi.
Tel Aviv yönetimi, Lübnan topraklarında hava ve kara operasyonlarını serbestçe sürdürebilmeyi ve Lübnan’ın güneyinde 7 ila 8 kilometre derinliğinde askeri varlığını korumayı şart koşuyor.
Sızdırılan ABD-İran anlaşma taslağı ise bölgedeki savaşın “Lübnan dahil olmak üzere” sona erdirilmesini öngören açık ifadeler içeriyor.
Netanyahu’nun “İsrail için çok büyük bir sorun” olarak tanımladığı bu madde, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını şart koşmuyor. Aynı zamanda, BM Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 1701 kararına da dayanmıyor.
Bu durum, Washington’un kabul etmeye hazır olduğu çerçeve ile Tel Aviv’in talepleri arasındaki uçurumun büyüklüğünü ortaya koyuyor.
Sert tutumun arkasında ne var?
İsrail’in Lübnan dosyasındaki katı tutumu, Netanyahu’nun iç siyasette yaşadığı krizden bağımsız değerlendirilemiyor.
7 Ekim 2023’te düzenlenen Aksa Tufanı operasyonun ardından ciddi şekilde imajı sarsılan Netanyahu, kuzey cephesini kendisini yeniden “İsrail’in güvenlik koruyucusu” olarak konumlandırabileceği son fırsat olarak görüyor.
Birinci neden: Geri dönülmesi mümkün olmayan vaat
Netanyahu, operasyonların başlamasından bu yana kuzeydeki İsrailli yerleşimcilere Hizbullah’ı ortadan kaldırma ve sınırı sonsuza kadar güvenli hale getirme sözü verdi.
Bu vaat yalnızca siyasi bir açıklama olmaktan çıkıp, evlerinden tahliye edilen yüz binlerce kişiyle yapılmış bağlayıcı bir toplumsal sözleşmeye dönüştü.
Bu nedenle Hizbullah yok edilmeden operasyonların durdurulacağı herhangi bir uzlaşı, İsrail kamuoyunun gözünde verilen sözün ihlali ve ağır bir stratejik yenilgi olarak değerlendirilebilir.
İkinci neden: Aşırı sağcı müttefiklerin baskısı
Hükümet koalisyonundaki aşırı sağcı liderler, Netanyahu’ya İran veya Lübnan’la yapılacak ve askeri operasyonların tamamen sona ermesini içeren her türlü anlaşmayı reddetmesi yönünde baskı yapıyor.
Bu bağlamda Mavi-Beyaz Partisi lideri Benny Gantz, “İran anlaşmasının bir parçası olarak Lübnan’da ateşkesin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini” söyledi.
Gantz’a göre böyle bir adım, Hizbullah’ı Lübnan için bir yük değil, ülkenin savunucusu olarak yeniden meşrulaştırabilir.
Üçüncü neden: Washington’dan giderek uzaklaşma
İsrailli yazar Gideon Levy, Haaretz gazetesindeki değerlendirmesinde, ABD-İran anlaşmasının Netanyahu açısından ağır bir başarısızlık anlamına geleceğini savundu.
Levy’ye göre böyle bir anlaşma, savaşın gerçek bir hedef olmaksızın başlatıldığını ve İsrail’in süreçten kayda değer bir kazanım elde edemediğini gösterecek.
Levy ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın savaşın bir felaket olduğunu erken aşamada fark ettiğini ve bu nedenle Netanyahu’yu müzakere sürecinin tamamen dışına ittiğini ileri sürdü.
Kaçırılmaması gereken fırsat: İran’daki boşluktan yararlanmak
Tel Aviv yönetimi, İran’ın ABD ile doğrudan çatışmaya yoğunlaşmasını, kuzey sınırlarında yeni fiili durumlar yaratmak için nadir bir stratejik fırsat olarak görüyor.
Netanyahu, güney Lübnan’ın en az 7 kilometrelik derinliğinde kalıcı askeri varlık oluşturarak, savaş sonrasında bile geri çevrilmesi zor bir oldubitti dayatmayı hedefliyor.
Netanyahu’nun İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyindeki tam hareket serbestisini koruma ısrarı, Trump’ın kapsamlı bir anlaşma hazırlama çabalarının önündeki en büyük engellerden biri olarak görülüyor. Çünkü Tahran, herhangi bir anlaşmanın parçası olarak kuzey cephesindeki tüm İsrail operasyonlarının tamamen durdurulmasını şart koşuyor.
İsrail’in tutumunun anlaşmaya etkileri
Ortaya çıkan tablo netleşmiş durumda: İsrail, İran’ın nükleer programını donduracak bir ABD-İran anlaşmasını destekliyor ancak bunun Lübnan sahasındaki hareket özgürlüğünü kısıtlamasını istemiyor.
Fakat bu yaklaşım kendi içinde yapısal bir çelişki taşıyor. Çünkü aynı anda bir cephenin savaş halinde bırakılmasıyla kapsamlı bir bölgesel barış nasıl sağlanabilir?
Eleştirmenler, İsrail’in ilan edilen ateşkesin ilk saatlerinde dahi, Lübnan’a “1982 işgalinden bu yana en şiddetli saldırılar” olarak tanımlanan yoğun saldırılar düzenlemeye devam ettiğini belirtiyor. Bu durumun tüm müzakere sürecini karmaşık hale getirdiği ifade ediliyor.
İran ise, İsrail’in ateşkesi ihlal etmeyi sürdürmesi halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunarak, küresel ekonomi açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir uyarı yaptı.
Haaretz’in askeri analizlerine göre Netanyahu ile Trump arasındaki ilişki artık eski yakınlığını kaybetmiş durumda ve İsrail’in Beyaz Saray üzerindeki etkisinde belirgin bir gerileme yaşanıyor.
Bu da İsrail’in aynı anda iki mücadele yürüttüğü anlamına geliyor: Lübnan’ın güneyinde askeri savaş ve Washington koridorlarında diplomatik mücadele.
Netanyahu’nun riski büyüyor
Netanyahu bugün son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor.
Lübnan’ın anlaşmaya dahil edilmesini kabul etmesi halinde iç politikada ağır bedeller ödemesi gerekiyor. Ancak Washington ile Tahran arasında kendi onayına ihtiyaç duyulmadan ilerleyen bir anlaşmayı tamamen engelleme gücüne de sahip değil.
Gideon Levy bu çıkmazı şu sözlerle özetliyor: “Sorun yalnızca trenin istasyondan ayrılmış olması değil, Netanyahu’nun zaten peronda bile bulunmaması.”
Lübnan cephesi, Netanyahu’nun hesaplarında artık yalnızca bir güvenlik dosyası olmaktan çıkıp siyasi varoluş kartına dönüşmüş durumda.
Netanyahu, Hizbullah karşısında kesin bir zafer elde edilemediği sürece, bölgesel bir uzlaşı fırsatının kaçması pahasına bile olsa savaşın devamını siyasi hayatta kalma aracı olarak görüyor.