Yıkıcı Üçlü: Suriye’de Din, Sermaye ve İktidar İttifakı
19.08.2026 - 10:09 | Son Güncellenme: 19.08.2026 - 11:20
Doktor ve siyasetçi Yaser el-Ayti’nin ortaya attığı “yıkıcı üçlü” kavramı, 21. yüzyılın başlarında Şam’da iktidar, dini kurumlar ve rant odaklı iş insanları arasındaki çıkar ilişkilerini anlatan en dikkat çekici tanımlamalardan biri. Thomas Pierret de referans çalışması “Suriye’de Din ve Devlet” kitabının “Sarık ile Çek Defterinin İttifakı” bölümünde bu kavramdan yararlanarak söz konusu taraflar arasındaki pragmatik çıkar ağını inceliyor. Ancak bu ilişkide güç dengesi başından itibaren Esed rejiminin güvenlik kanadından yana belirgin biçimde bozuktu.
El-Ayti, bu üçlü ittifakın işleyişini karşılıklı çıkarlara dayanan anlaşmalar üzerinden özetliyor. Buna göre şeyh, iktidarı kendi cemaatini koruyan bir güç, tüccarı ise derneklerini finanse eden bir kaynak olarak görüyor. Devlet yetkilisi şeyhten toplumu kontrol altında tutmak için yararlanırken, tüccarın usulsüzlüklerine göz yumması karşılığında ondan yasa dışı kazanç sağlıyor. Tüccar ise yolsuzluklarını sürdürebilmek için devlet yetkilisinin himayesini satın alıyor; öte yandan günahlarını telafi etmek amacıyla şeyhe maddi destek veriyor ve adeta rüşvet mantığıyla ahirette kurtuluşun da satın alınabileceği düşüncesine kapılıyor.
Pierret’ye göre bu karşılıklı çıkar sistemi, Suriye’deki elitlerin birbirlerine duyduğu güvensizlik ve küçümsemeye rağmen birlikte hareket etmesini sağlayan temel unsurlardan biriydi. Bu ağ, rejime içeride bir güvenlik alanı sağlarken, 2004-2006 yıllarında yaşanan ağır dış politika krizini de atlatmasına yardımcı oldu. Üstelik bu dönemde Batılı çevrelerde rejimin yakın zamanda çökeceği yönünde tahminler yapılıyordu.
Muhammed Hamşo’nun Şeyh Usame er-Rifai’yi ziyaret etmesi ve bu ziyarete ait fotoğrafın yayımlanmasına özellikle önem vermesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Hamşo’nun, Esed rejiminin çöküşü sonrasında kurulabilecek olası yeni bir üçlü ittifakta kendisine yer açmaya çalıştığı düşünülebilir. Bunun yanında söz konusu ziyaret, şeyhe yaklaşık 20 yıl önce aralarında kurulan sıcak ilişkileri hatırlatma amacı da taşıyor olabilir.
Pierret bu ilişkileri, 2007 Halk Meclisi seçimlerini ele aldığı bölümde şöyle aktarıyor: “Zeyd Cemaati de Hamşo ve aynı listedeki arkadaşlarının seçim kampanyasına katkıda bulundu, ancak bunu daha ihtiyatlı ve kapalı bir şekilde yaptı. Sariya er-Rifai’nin himayesinde Bab Sreijeh Çarşısı’nda düzenlenen Mevlid kutlamasına katıldıklarında adaylar konuşmaya davet edilmedi, hatta vaazlarda isimleri dahi anılmadı. Ancak orada bulunanlar, Rifai’nin ziyaretçilerini büyük bir sıcaklık ve sevgiyle kucakladığını görebildi.”
Ahmet Kuru’nun tezine göre sarık ile kılıç arasındaki ikili ilişki tarih boyunca İslam dünyasının gerilemesine yol açtıysa, “yıkıcı üçlü” de bu yapının devamı niteliğindeydi. Bu sistem Esed rejiminin ayakta kalmasına katkı sağladı. Pierret’nin kitabı ise din adamlarının zamanla rejimin temel dayanaklarından biri haline nasıl geldiğini ortaya koyuyor.
Dini aristokrasinin gönüllü geri çekilişi
Şam’daki dini seçkinler ile burjuva sınıfı arasındaki yapısal ittifakın kökleri Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. Geleneksel ulemanın önde gelen isimleri vakıf gelirlerine, gayrimenkullere ve büyük ticari faaliyetlere dayanıyordu. Son Nakibüleşraf Said el-Hamzavi ile Emevi Camii hatibi, 1914’te Şam Ticaret Odası Başkanı ve Şeyh Ahmed Muaz el-Hatib’in dedesi olan Abdulkadir el-Hatib bu yapının öne çıkan temsilcilerindendi.
Ancak Osmanlı döneminin sonları ile Fransız mandasının ilk yıllarında geleneksel dini kurumlar ilk varoluşsal tehdit olarak tanımlanabilecek büyük bir dönüşümle karşı karşıya kaldı. Bu tehdit doğrudan baskı şeklinde değil, modernleşmenin yarattığı sarsıntıyla ortaya çıktı.
Tarih boyunca Gazzi, Şatti ve Hamzavi gibi Şam’ın aristokrat aileleri fetva makamlarını, şeriat mahkemelerini ve büyük vakıfların yönetimini yüzyıllarca ellerinde tuttu. Böylece akrabalık ve çıkar ilişkileri iç içe geçmiş bir seçkinler sınıfı oluştu. Ancak Şam’daki Mekteb-i Anber gibi modern eğitim kurumlarının açılması, Batı tarzı üniversitelerin kurulması ve modern devlet bürokrasisinin ortaya çıkması, toplumdaki geleneksel hiyerarşiyi kökten sarstı.
Dini alanı yöneten aristokrat çevreler, toplumsal ve ekonomik statünün artık yalnızca eski cami halkalarından, imamlıktan veya klasik fıkıh metinlerini okutmak gibi geleneksel yollardan geçmediğini erken dönemde fark etti. Avukatlık, doktorluk ve üst düzey kamu görevleri gibi modern meslekler yükselişin yeni araçları haline geldi.
Bunun sonucunda söz konusu dönem, adeta sarığın gönüllü olarak bırakıldığı bir sürece sahne oldu. Şam’ın önde gelen aileleri çocuklarını devletin önemli makamlarına gelebilmeleri için Paris ve İstanbul’daki üniversitelere yönlendirdi. Ancak seçkin ailelerin dini alandan çekilmesi, geleneksel dini kurumları neredeyse işlevsiz hale getirecek büyük bir boşluk yarattı.
Aristokrat ailelerin gerilemesiyle birlikte dini hiyerarşi aşağıdan yukarıya doğru yeniden şekillendi. Oluşan boşluğu yükselen orta sınıfların çocukları, zanaatkârlar, küçük tüccarlar, kırsal bölgelerden ve çevre şehirlerden gelenler ile Şam’ın geleneksel elit çevrelerine mensup olmayan yeni bir kuşak doldurdu.
Şeyh Bedreddin el-Hasani’nin aristokrat bir aileden gelmemesine rağmen Şam’ın dini ve ilmi otoritelerinden biri haline gelmesi bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri oldu. Böylece dini otorite, sınıfsal mirasa bağımlı olmaktan kısmen çıkarak bilgi, kişisel dindarlık ve halk üzerindeki etkiyle ilişkilendirilmeye başladı. Ortaya çıkan yeni yapı, 20. yüzyıldaki değişimlere geleneksel aristokrat ulema sınıfından daha hızlı uyum sağlayabildi.
Vakıf sisteminin tasfiyesi dini yapıyı değiştirdi
Vakıflar tarih boyunca din alimlerine ekonomik bağımsızlık sağlayan en önemli kaynaklardan biriydi. Gayrimenkuller, tarım arazileri ve çarşılardan oluşan bu sistem, ulemanın iktidardaki değişimlerden büyük ölçüde bağımsız hareket etmesine imkan tanıyordu.
Ancak Baas döneminde devlet bu varlıkları doğrudan denetimi altına aldı ve resmi bir bakanlık üzerinden kamulaştırdı. Amaç, din alimlerinin bağımsız gelir kaynaklarını ortadan kaldırmak ve onları maaşları ile görev atamaları devlete bağlı kamu görevlilerine dönüştürmekti.
Yeni ulema kuşağı ise eski vakıf gelirlerinin kaybedilmesinin yarattığı şoku Şam ve Halep pazarlarında yükselen tüccar sınıfıyla güçlü bir ittifak kurarak aşmaya çalıştı. Ali ed-Dakr, Hasan Habenneke, Salih el-Farfur ve Abdullah Siraceddin gibi isimler, geleneksel seçkinler sınıfından uzak geçmişleri ve zanaat ile ticaret çevreleriyle doğrudan ilişkileri sayesinde bu sürecin önemli aktörleri oldu.
Bu sınıfsal yakınlaşma, gayrimenkul gibi kolayca devlet kontrolüne alınabilecek sabit varlıklar yerine nakit para üzerinden işleyen, merkezi olmayan bir toplumsal finansman ağı oluşturdu. Böylece dini çevrelerin mali bağımsızlığının tamamen ortadan kaldırılması zorlaştı.
Tüccarların çocuklarının bu şeyhlerden ders alması, dini sohbetlere ve düzenli etkinliklere katılması ilişkileri daha da güçlendirdi. Bu toplantılar aynı zamanda kaynak toplamak, dini eğitim kurumları ve camiler inşa etmek için kullanıldı.
Öte yandan 1950’li yıllarda yardım ve kalkınma faaliyetleri de kurumsallaşmaya başladı. Mahallelerde hayır dernekleri kuruldu, ardından bunlar Şam’da bir çatı altında toplandı. Muhammed el-Hamid, Abdülkerim er-Rifai ve Muhammed en-Nebhan gibi isimlerin yer aldığı İslami Nahda Ağı gibi daha geniş girişimler de ortaya çıktı. Bu yapı, mesleki eğitimi muhafazakâr ahlaki disiplinle bir araya getiren bir model oluşturdu.
Dindar mühendis projesi
Devletin kitlesel eğitim üzerindeki hakimiyeti ve üniversite diplomalarının iş hayatında yükselmenin temel şartı haline gelmesi, dini çevreleri yeni bir sorunla karşı karşıya bıraktı. Yalnızca Orta Çağ tarzı geleneksel eğitim yöntemleriyle devam edilmesinin dini kurumları toplumdan koparabileceği ve kültürel açıdan marjinalleştirebileceği fark edildi.
Bunun üzerine dini çevreler, geleneksel eğitimin özünü modern yönetim ve eğitim yöntemleriyle birleştiren karma bir eğitim modernleşmesi modeline yöneldi.
Halep’teki Hüsreviye Medresesi gibi kurumlar yeniden düzenlendi. Şam’da Cemiyetü’l-Garra ve Fetih İslam Enstitüsü kuruldu. Sıralı sınıf sistemi, düzenli sınavlar ve belirli bir müfredat gibi modern eğitim araçları dini kurumlara taşındı.
Aynı dönemde Zeyd Cemaati içerisinde halaka sistemi geliştirildi. Şeyh Abdülkerim er-Rifai, Şam’daki Zeyd bin Sabit Camii’nde üniversite eğitimiyle çatışmak yerine onun yanında alternatif bir toplumsal ve değerler alanı oluşturmayı hedefleyen önemli bir dönüşüme öncülük etti.
Bu model özellikle mühendislik, tıp ve fen bilimleri fakültelerinde okuyan binlerce öğrenciyi bünyesine kattı. Kırsal bölgelerden ve küçük şehirlerden Şam’a gelen, büyük şehir hayatının yabancılaştırıcı etkisiyle karşılaşan ve devlet üniversitelerinde dayatılan siyasi ideolojinin baskısını hisseden gençler bu çevrelerde kendilerine yeni bir alan buldu.
Camiler bu öğrencilere sosyal ve psikolojik dayanışmanın yanı sıra fen ve matematik gibi alanlarda ücretsiz destek dersleri sağladı. Bunun yanında ileri düzey fıkıh eğitimine ilişkin ağır şartlar azaltılarak, günlük yaşamda kullanılabilecek temel dini eğitime ağırlık verildi.
Bu yöntemin amacı geleneksel din alimleri yetiştirmek değildi. Asıl hedef dindar mühendis ve fakih doktor modelini ortaya çıkarmaktı. Böylece dini ağlara bağlı kadroların devlet ve toplum kurumlarını yöneten teknokrat ve profesyonel elitler içine yerleştirilmesi amaçlanıyordu.
Oluşan boşluk ve sert baskının sınırları
Dini çevrelerin toplum içindeki bu büyümesinin sürekli olarak görünmez kalması mümkün değildi. 1970’lerin sonlarına gelindiğinde artan siyasallaşma ve ülkedeki genel baskı ortamı, bu çevrelerden yetişen bazı dindar gençleri rejime karşı silahlı mücadeleye yöneltti.
Özellikle bilimsel ve teknik eğitim almış bazı gençlerin de yer aldığı bu kesimler, Silahlı Öncü ve Müslüman Kardeşler gibi hareketlerde kendisini gösterdi.
Hafız Esed rejimi bu meydan okumaya kapsamlı askeri baskıyla karşılık verdi. Baskının zirve noktası 1982’deki Hama Katliamı oldu. Bunun yanında geniş çaplı tutuklama operasyonları gerçekleştirildi ve etkili dini isimler zorla sürgüne gönderildi.
Ancak güvenlik politikaları rejimin önüne bu kez başka bir sorun çıkardı. İktidar, Suriye toplumunun güçlü muhafazakâr karakterini koruduğunu ve dini aktörlerin tamamen ortadan kaldırılmasının tehlikeli bir boşluk yaratabileceğini gördü. Bu boşluğun kontrol edilmesi güç gizli örgütler tarafından yeniden doldurulması ihtimali vardı.
Bu nedenle dini alanın yeniden kontrol altına alınması rejim açısından hem güvenlik hem de siyaset bakımından acil bir ihtiyaç haline geldi.
Rejim bu sorunu çözmek için toplumsal denetimi bir anlamda taşeronlaştırma ve özelleştirme yoluna gitti. Mısır’da Nasır döneminde uygulanan, dinin bütünüyle bürokrasiye bağlanarak devlet yapısına dahil edildiği modeli tekrar etmekten kaçındı. Çünkü dini kurumların doğrudan devlet sistemine dahil edilmesinin, bu çevrelere yasama ve anayasa alanında rejimin iç dengelerini tehdit edebilecek bir güç kazandırmasından çekiniyordu.
Bunun yerine seçilmiş dini ağlara kontrollü şekilde alan açıldı. Bu yapılar camilerin günlük işleyişini, dini eğitimi ve hayır faaliyetlerini devletin resmi bütçesinin dışında yürütmeye başladı.
Kurulan sistem karşılıklı bir pazarlığa dayanıyordu. Dini taşeron, toplumsal istikrarı sağlayacak, kitleleri kontrol altında tutacak ve dini söylemi rejim karşıtı siyasi içerikten arındıracaktı. Bunun karşılığında ise hareket alanını genişletecek ve toplumsal ağlarını büyütebilecekti.
Bu sistemin en belirgin temsilcilerinden biri, yüksek pragmatizmiyle öne çıkan Başmüftü Ahmed Kuftaro oldu. Kuftaro, Ebu Nur Külliyesi üzerinden sınırları aşan bir eğitim ve tasavvuf ağı oluşturdu. Devletle uyum, dinler arası diyalog ve kalkınma faaliyetlerini öne çıkaran bir söylem benimsedi.
Halep’teki Şeyh Muhammed en-Nebhan ise Keltaviye ağını kurarak aşiret ve kırsal kesimlerle güçlü ilişkiler geliştirdi. Bu yapı, toplumun çevrede kalan kesimlerinin radikal bir isyana yönelmesini önleyen bir güvenlik supabı işlevi gördü.
Buti’den açık alana uzanan dönüşüm
Suriye’deki dini ağlar 1990’lı yıllardan 2000’lerin başına kadar fikir ve saha çalışmalarını birbirini tamamlayacak biçimde geliştirerek değişen koşullara uyum sağladı.
Muhammed Said Ramazan el-Buti’nin yürüttüğü kamuoyuna açıklanmayan arabuluculuk girişimleri bazı Şam alimlerinin ülkeye dönmesine imkan sağladı. Bunun yanında dini enstitüler seçkin kadroları yetiştirmeyi sürdürürken, Muhammed Ratib en-Nablusi gibi medya üzerinden geniş kesimlere ulaşan vaizler orta sınıf üzerinde etkili olmaya başladı.
Rejim, resmi dini yapının dışarıya dönük yüzünü kontrol etmek amacıyla Ahmed Bedreddin Hassun’u başmüftü olarak atadı ve onun üzerinden uzlaşmacı bir söylem sunmaya çalıştı. Ancak gerçek toplumsal etki, tabandaki dini gruplar ve bunlarla toplum arasında köprü kuran ağlarda kalmaya devam etti.
Sosyal piyasa ekonomisine geçiş ve devletin sosyal destek mekanizmalarından geri çekilmesiyle oluşan boşluğu Zeyd Cemaati doldurdu. Amaç, toplumsal gerilimi azaltmak ve büyük bir patlamanın önüne geçmekti. Cemaat bunu Şamlı tüccarlarla kurduğu yakın ittifak sayesinde gerçekleştirdi.
Sariya er-Rifai büyük yardım projeleri ve fonlarını yönetirken, Naim el-Araksusi mali ve toplumsal arabuluculuk yaptı. Uyuşmazlıkların çözümünde de devreye giren Araksusi, kimi alanlarda bankacılık sistemine alternatif bir mekanizma gibi çalıştı.
Bu yapıların finansal gücü ve toplumsal ağları, Kuftaro Külliyesi ve Fetih Enstitüsü gibi iktidarla bağlantılı kurumların halk üzerindeki nüfuz bakımından geride kaldığını ortaya koydu.
Aynı süreçte servet biriktirmeyi dini açıdan meşrulaştıran ve ticari faaliyeti ibadetle yan yana getiren bir şeyhlik söylemi güç kazandı. Hayır harcamaları üretkenlikle ilişkilendirildi. Bireysel zühdün geri planda kaldığı bu ortamda, refah içinde yaşamak; yardımda bulunma ve malı hayır yoluyla temizleme anlayışı üzerinden dini bir meşruiyet kazandı.
Bu iç içe geçme 2007 Halk Meclisi seçimlerinde zirveye ulaştı. Dini elitler, askeri ve güvenlik yapısıyla bağlantılı yeni sermaye çevreleriyle aynı zeminde buluştu.
Muhammed Hamşo, Şam’da Feyha Listesi’nin başında yer aldı ve vaiz Abdüsselam Racih ile ittifak kurdu. Kendisi ve ortaklarının dini kurumlar ile derneklere sağladığı finansal desteği siyasi alanda da kullandı. Daha önce değinildiği üzere Sariya er-Rifai’nin desteğini de aldı.
Hamşo’nun listesi, Haşim el-Akkad ve Muhammed Habaş’ın yer aldığı Şam Listesi’yle yarıştı. Enes el-Buğa ve Ömer el-Hallak gibi bazı adaylar ise ailelerinden gelen dini mirasa dayanıyordu.
Bu süreç 2005 yılında İslami bankaların ve sigorta şirketlerinin kurulmasıyla din alimlerinin küreselleşen ekonomiye daha güçlü biçimde dahil olmasıyla devam etti. Bankalar, Abdüssettar Ebu Gudde gibi uzmanları bünyelerine katmak için yarıştı. Aynı zamanda Vehbe ez-Zuhayli, Muhammed Said Ramazan el-Buti ve Şam Müftüsü Abdülfettah el-Bizm gibi önde gelen alimlerin şeriat denetim kurullarındaki itibarı ve sembolik gücünden yararlandı.
Tüm bu tarihsel süreç sonunda Yaser el-Ayti’nin yıkıcı üçlü olarak adlandırdığı yapı kalıcı hale geldi.
2011 sınavı dengeleri açığa çıkardı
2011’de devrimin başlamasıyla birlikte geleneksel dini yapılar varoluşsal bir sınavla karşı karşıya kaldı. Bu süreç, onlarca yıldır sürdürülen pragmatik ilişkilerin sınırlarını açığa çıkardı ve dini kurumların sokağı yönlendirme ya da kontrol altında tutma konusundaki yetersizliğini ortaya koydu.
Buti ve Hassun gibi iktidara yakın dini isimler göstericileri suçlu ilan edip şeytanlaştıran bir söylem benimserken, rejim karşısında görece bağımsızlığını koruyan ve gerektiğinde iktidarla yeniden temas kurabileceği kanalları açık tutan Zeyd Cemaati gibi yapılar da tarihsel manevra alanlarının sınırlarına ulaştı.
Temkinli şeyhlik söylemi ile dini otoritelerin vesayetini aşan ve korku duvarını yıkan genç kuşağın beklentileri arasındaki büyük mesafe artık kapatılamıyordu.
Bununla birlikte cesur ve erken bazı çıkışlar da yaşandı. Şam alimleri Ağustos 2011’de Hama’ya yönelik saldırıyı sert biçimde kınayan bir bildiri yayımladı. Halep Müftüsü İbrahim es-Salkini protestolardan yana tavır aldı. Usame er-Rifai, Kafr Susa’daki camisinde güvenlik güçlerinin saldırısına uğradı. Dini yapıların ikinci ve üçüncü kademe kadrolarından çok sayıda isim de devrimci harekete katıldı.
Ancak bu değişim, yine de kriz yönetme anlayışının sınırlarında kaldı ve değişimi bizzat üretmeye dönüşmedi.
Sariya er-Rifai’nin silahlı cihat söylemini reddetmesi, temkinli bir fıkhi yaklaşımın sonucuydu. Daha sonraki gelişmeler bu yaklaşımın isabetli yönlerini ortaya koydu. Ancak o dönemde söz konusu tutum, rejimin acımasız baskı mekanizmasına karşı uygulanabilir bir alternatif sunmakta yetersiz kaldı.
Geleneksel dini elitlerin bu yapısal yetersizliği, güvenlik güçlerinin açık şiddetiyle birleşince büyük bir liderlik boşluğu doğdu. Sükûnet fıkhı, devrimci hareketin yükselen enerjisini kontrol altına alamadı. Bunun sonucunda hayal kırıklığı yaşayan ve doğrudan askeri saldırıların hedefi haline gelen geniş gençlik kesimleri Selefi akımlara yöneldi.
Devrim, rejimin dini alanı taşeronluk sistemiyle ehlileştirme hesabını bozdu. Ancak aynı zamanda yıllarca istikrar dengelerine ve örtülü pazarlıklara güvenen geleneksel şeyhlik elitinin de çıkmazını ortaya çıkardı.
Bu çevreler sonunda iktidarın baskısı, geleneksel dini söylemin yetersizliği ve kurumların bıraktığı boşluğu dolduran bazı grupların aşırılaşması arasında dağılmış halde kaldı.
“Suriye’de Din ve Devlet” kitabı, dini kurumların otoriter yönetimlerle Faustvari bir anlaşmaya girmesi halinde karşı karşıya kalabileceği varoluşsal tehlikeyi ortaya koyan adeta anatomik bir belge niteliğinde.
Suriye devriminin ortaya koyduğu en önemli ders ise şu: Kendisine totaliter iktidarın elinde bir araç olma rolünü kabul ettiren dini kurum, sonunda kendi ahlaki varlık nedenini de kaybediyor.
Bu tablo, fıkhın insan onurundan koptuğu ve ibadet makamının otoriter yöneticinin gücüne teslim edildiği bir düzenin kaçınılmaz sonucunu gözler önüne seriyor.
Kaynakça : Syria TV