Yemen, Bölgede Yeni Bir Türk Varlığının Kapısı Mı?
15.01.2026 - 12:30 | Son Güncellenme: 21.01.2026 - 10:53
Doğu Akdeniz, Somaliland ve Yemen arasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır ile yakınlaşmanın yanı sıra enerji ve finans hesaplarını göz önünde bulundurarak, bölgedeki varlığını güçlendirmek için temkinli ama kararlı adımlar atıyor.
Türkiye’de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleyenlerin ona duydukları güvenin ifadesi olarak sıkça dile getirdiği bir söz bulunuyor.
Aynı söz, muhalifleri tarafından ise, krizleri fırsata çevirme kabiliyetine duyulan endişeyi yansıtmak için kullanılıyor.
Gözden Kaçmasın
İlk bakışta bu söylem abartılı gibi görünebilir. Ancak Türkiye’nin iç, bölgesel ve uluslararası düzeyde yaşadığı krizlerin ayrıntılarına bakıldığında, gerek Erdoğan gerekse Türkiye açısından, bu art arda gelen krizlerin ortasında çoğu zaman güvenli bir çıkış yolu bulmada başarılı olduğu görülüyor.
“Bekleyelim bakalım, Erdoğan sihirli şapkasının altından hangi güvercini çıkaracak.”
Bahsi geçen bu sözle, sirkte izleyicileri şaşırtmak için son anda şapkalarının altından beyaz bir güvercin çıkaran sihirbazlara gönderme yapılıyor.
Türkler, bu ifadeyi genellikle seçim süreçleri öncesinde sıkça kullanıyor.
Kriz yönetimi: İçeriden bölgeye
Bu söylem, kısmen de olsa, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bazı bölgesel krizler için geçerli olabilir.
Özellikle 7 Ekim olayları sonrasında İsrail ile yaşanan gerilim ve Ankara’nın bu sürecin sonuçlarını yönetmesi, mümkün olan en az zararla bu tablodan çıkma çabaları buna örnek gösterilebilir.
Diğer yandan İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) ortak bir güvenlik ve savunma anlaşması açıkladığını duyurması Türkiye’de ciddi rahatsızlık yarattı.
Bunu İsrail’in “Somaliland”ı tanıması izledi. Pek çok Türk, bu adımı ülkelerine yönelik doğrudan bir hedef alma olarak değerlendirdi.
İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile imzaladığı bu anlaşma, Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına doğrudan tehdit oluşturması nedeniyle Suriye, Lübnan, Mısır ve Libya’da da kaygıyla karşılandı.
Benzer şekilde, İsrail’in “Somaliland”ı tanıması, başta Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere birçok Arap ülkesini de rahatsız etti.
Söz konusu adım, bu ülkeler açısından ulusal güvenlik ve çıkarlar için ciddi bir tehdit olarak görüldü.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’u İstanbul’a davet etmesi ve Somali’de büyük ölçekli yeni yatırım projelerini içeren bir anlaşmanın ilan edilmesi, Türkiye’nin Afrika Boynuzu’ndaki artan nüfuzunu ve güçlenen varlığını yansıtıyor.
Bu yönelimin bu denli sorunsuz ilerleyebilmesi, Suudi Arabistan ile Mısır arasında, Türkiye’nin Somali’deki adımının önemine ve gerekliliğine dair bir mutabakatın bulunması sayesinde mümkün oldu.
Zira Ankara, bu bölgede uzun süredir Suudi Arabistan ve Mısır çıkarlarını gözeten bir politika izliyor.
Yemen: Jeopolitik bir boşluk ve Türkiye için bir fırsat
Yemen’de ise Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında patlak veren anlaşmazlık ve Abu Dabi’nin Yemen sahnesinden hızlı şekilde çekilmesi, stratejik bir boşluk yarattı.
Bu durum, sahada askeri durumu kontrol edebilecek, ancak Suudi Arabistan’ın çıkarlarının dışına çıkmadan hareket edebilecek yeni bir müttefike duyulan ihtiyacı gündeme getirdi.
Yemen, yalnızca bir çatışma sahası olmadan, Türkiye’nin bölgedeki varlığının niteliği ve ittifakların sınırlarına yönelik bir sınav da olabilir.
Bu noktada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesi önem kazanıyor.
Söz konusu görüşmede Erdoğan’ın, Ankara’nın Yemen’de istikrarın sağlanmasına katkı sunabileceğini dile getirmesi, sahada etkili bir rol üstlenebilecek bir ittifakın şekillenme ihtimaline kapı araladı.
Yemen’de Türkiye-Suudi Arabistan ittifakın oluşması halinde, bunun etkisinin Afrika’da yeni coğrafyalara yayılması muhtemel. Sudan, Libya ve diğer bazı ülkeler bu alanların başında geliyor.
Böyle bir gelişme, Riyad ile Ankara arasında Suriye’de süregelen ve çoğu zaman gereksiz görülen rekabetin dozunu düşürebilir.
Ayrıca Lübnan’ın krizlerden daha hızlı çıkmasına katkı sağlayabilir ve İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik tırmanan hamlelerini sınırlayabilir.
Ancak şu soru hala geçerliliğini koruyor:
“Bu ittifak, Türkiye ve Suudi Arabistan ile mi sınırlı kalacak, yoksa Mısır, bazı Körfez ülkeleri ve hatta Pakistan da bu yapıya dahil olacak mı?”
İttifaklara dair net bir pusulanın bulunmaması ve başta Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere, Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki yakınlaşmanın yüksek düzeyde bir güvene dayanmaması, Katar ve Türkiye arasındaki ilişkide olduğu gibi uzun vadeli iş birliğine dair sağlam bir inançtan ziyade, yeni bir güç dengesinin getirdiği gerekliliklere bağlı olduğu anlamına geliyor.
Bölgedeki değişken ittifaklar, Türkiye’yi yeni bir sınavla karşı karşıya bırakıyor:
Ankara, nüfuz endişelerini ve çatışma risklerini tetiklemeden Arap dünyasına nasıl güven verecek ve “kazan-kazan” esasına dayalı ortaklıklar nasıl kuracak?
Bu nedenle Türkiye’nin, bölgedeki rolünü ve çıkarlarını en azından Arap dünyası açısından daha güven verici şartlarda yeniden tanımlaması gerekebilir.
Bu şartlar, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörlerle gerilimin en az seviyede tutulmasını garanti etmelidir.
Bu durum, Türk stratejistlerin “kazan-kazan” ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalmasını ve yeni müttefikleri tedirgin edebilecek avantajlar elde etmeye yönelik girişimlerden kaçınmasını gerektirebilir.
Türkiye ne istiyor? Pusulası nereye yöneliyor?
Türk araştırma merkezleri, özellikle Suriye ve Irak’tan Libya ve Sudan’a, Afrika’nın iç kesimlerine kadar uzanan, Doğu Afrika’dan Batı Afrika’ya kadar, bir dönem Osmanlı Devleti’nin yönetimi altında bulunmuş toplumların nabzını yoklamak üzere yoğun bir faaliyet yürütüyor.
Son 15 yıl içinde, bölgedeki çeşitli ülkelerde, Afrika kıtasına kadar uzanan dernekler, vakıflar ve kuruluşlar aracılığıyla Türk insani yardım çalışmaları yoğunlaştı.
Bu kuruluşlar, çoğu zaman siyasi karar alıcılar için zemin hazırlayan bir rol üstleniyor.
Türkiye, kendisini “devletleri yeniden yapılandırma merkezi” olarak konumlandırıyor
Ancak bu projeler, Türkiye’nin nispeten yetersiz olduğu enerji ve finansman sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor.
Bu nedenle Ankara, enerji ve finansmanının bir kısmını güvence altına almak için Suudi Arabistan ile güçlü bir ittifaka ihtiyaç duyuyor gibi görünüyor.
Buna ek olarak, bölgedeki ülkelerde uluslararası ve halk nezdinde kendisine koruma sağlayacak dini nitelikteki bölgesel bir destek de gerekiyor.
Türkiye ve jeopolitik kuşatmayı kırmak
Türkiye’nin arayışı bununla da sınırlı değil.
Araştırma merkezleri de Ankara’nın kendisine dayatılan kısıtlamaları kırması, coğrafi ve deniz sınırları içindeki "sınırlama" alanını aşması ve savaş tehdidinden uzak durarak, bölgesel ve uluslararası alanda önemli kararlarda göz ardı edilemeyecek bir aktör olarak kendini kabul ettirebileceği bir jeopolitik çember içinde yer alması gerektiğini vurgulamaya başladı.
Bu yaklaşım, Ankara’nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) konusunda askeri bir çözüme yönelme konusundaki isteksizliğini açıklayabilir.
Zira Türkiye, PKK ile bağlantılı silahlı yapılarla yeni bir cephe açmak istemediği gibi, İsrail ya da İran’ın faydalanabileceği çatışmalara da karışmak istemiyor.

Ankara, güç boşluklarını birer fırsat olarak okuyor: Yemen, Afrika Boynuzu’na, Babu’l Mendeb Boğazı’na ve daha geniş bölgesel sorunlara yansıyabilecek bir Türkiye-Suudi Arabistan ittifakına açılan bir kapı olabilir.
Bugün Türkiye, Irak ile olan doğu sınırlarından başlayıp Basra Körfezi (Arap Körfezi) sularından geçerek Afrika Boynuzu’na ve Orta Afrika ülkelerine uzanan hatta nüfuzunu genişletmeye odaklanmış durumda.
Aynı zamanda, Suudi Arabistan’la iş birliği içinde Babu’l Mendeb’te konumlanmayı ve Mısır’la Libya ile Doğu Akdeniz konusunda koordinasyon sağlamayı da hedefliyor.
Bu hamlelerle Ankara, gelecekte kendisine karşı şekillenebilecek olası bir Batı-İsrail ittifakı karşısında konumunu güçlendirmeyi hedefliyor.
Türkiye’nin potansiyel genişleme hattı
Doğu Akdeniz: Deniz yetki dengelerinin istikrara kavuşturulması ve Yunanistan, GKRY ve İsrail ile şekillenebilecek yeni güvenlik ittifaklarına karşı durulması.
Afrika Boynuzu: Somali üzerinden varlığın güçlendirilmesi, bunun sağlayacağı siyasi, güvenlik ve ekonomik nüfuz alanlarının genişletilmesi.
Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb: Suudi Arabistan ile koordinasyon içinde, deniz güvenliğini bölgesel konumlanmayla ilişkilendiren, daha yüksek hassasiyet taşıyan bir pozisyon alınması.
Libya ve Sudan: Kuzey Afrika’ya ve kıtanın derinliklerine doğru nüfuz alanının genişletilmesi, yeni pazarlar ve nüfuz alanlarının açılması.
Buna ek olarak, Türkiye ile Batılı ülkeler arasındaki güvenlik çıkarlarının kesişmesi, Ankara-Washington hattında ilişkilerin iyileşmesi ve Trump’ın Erdoğan’a yönelik dostane açıklamaları gibi bazı uluslararası değişiklikler öne çıkıyor.
Bu gelişmeler, ister İslami bir şemsiye altında ister bunun dışında, Türkiye’ye yeni bir bölgesel ittifak kurma fırsatı sunabilir.
Ankara, bu çerçevede, yakın zamanda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın dile getirdiği “100 yıllık derin uykudan uyanma” gibi çeşitli söylemleri de kullanabilir.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin Libya, Sudan, Yemen ve Somali’ye daha görünür ve etkili biçimde nüfuz etmesini sağlayabilir.
Aynı zamanda savunma sanayii ürünleri için yeni pazarlar açabilir ve ekonomik, askeri ve siyasi düzeylerde bölgesel ve küresel güç olma hedeflerini güçlendirebilir.
Ankara, Afrika Boynuzu’ndan Babu’l Mendeb’e uzanan hatta, jeopolitik kuşatmayı kırmayı ve zamanla genişleyebilecek bir nüfuz alanı inşa etmeyi hedefleyen tek bir stratejik çizgide ilerliyor.
Kaynak : Alaraby TV