Lübnan Ordusu: Siyasi Karar ile Hizbullah'ın Silahı Arasında Sıkışan Bir Kurum

Kökleri Fransız manda dönemine uzanan Lübnan Ordusu, iç savaş, siyasi kutuplaşma, ekonomik kriz ve Hizbullah’ın bağımsız silahlı gücü karşısında devlet otoritesini ülkenin tamamına yaymakta zorlandı. Bugün ise ordunun önündeki en kritik sınav, silah tekelini meşru kurumlarda toplamak ve Lübnan’ın egemenliğini yeniden tesis etmek.
Lübnan Ordusu Siyasi Karar ile Hizbullah'ın Silahı Arasında Sıkışan Bir Kurum

06.08.2026 - 13:11  |  Son Güncellenme:  06.08.2026 - 13:31

Lübnan Ordusu'nun kökleri Birinci Dünya Savaşı dönemine uzanır. Fransa, o yıllarda Şam bölgesinde yerel askeri birlikler oluşturmaya başlamıştı. 1920'de Fransa'nın Lübnan üzerinde manda yönetimi kurmasının ardından "Levant Özel Kuvvetleri" (Troupes Spéciales du Levant) adıyla bilinen askeri birlikler teşkil edildi. Lübnanlı ve Suriyeli gönüllülerden oluşan bu birlikler iç güvenliği sağlamak, sınırları korumak ve Fransız yönetimine destek vermek amacıyla görev yaptı.

Lübnan'ın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte Lübnanlı birliklerin Fransız kuvvetlerinden ayrıştırılması süreci başladı. 1 Ağustos 1945'te Lübnan Devleti, askeri kuvvetlerin komutasını Fransız makamlarından devraldı; bu tarih daha sonra Lübnan Ordusu'nun kuruluş yıl dönümü olarak benimsendi.

Devlet, o günden itibaren Harp Akademisi ile ihtisas okullarını kurarak, kara, deniz ve hava kuvvetlerini geliştirerek ve Arap ile Batılı ülkelerle askeri iş birliğini güçlendirerek kurumsal bir ordu inşa etmeye girişti. Piyade, zırhlı, topçu, müdahale, komando, paraşütçü ve istihkâm gibi çeşitli muharebe ve ihtisas birlikleri de bu süreçte oluşturuldu.

Ne var ki 1975'te patlak veren iç savaş, orduyu tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle yüz yüze getirdi. Bazı birlikler siyasi ve mezhepsel temelde parçalanırken silahlı milislerin güç kazanıp ülkenin çeşitli bölgelerini kontrol altına almasıyla ordunun geniş alanlara yayılma kapasitesi ciddi biçimde geriledi.

Lübnan Ordusu, devletin meşru askeri kurumudur; varlığı ve yetkileri anayasaya ve yürürlükteki yasalara, başta da Ulusal Savunma Kanunu'na dayanmaktadır. Cumhurbaşkanının Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatı taşıması, orduyu kullanma kararını tek başına alma yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez; bu karar yürütme organının tamamına aittir. Askeri komuta ise anayasal kurumların kararları ve yasalar çerçevesinde görevleri icra eder.

1983 tarihli ve 102 sayılı Ulusal Savunma Kanunu, askeri kurumun işleyişini düzenleyen temel yasal çerçevedir. Kanun, ordunun Lübnan Cumhuriyeti'nin meşru silahlı gücü olduğunu ve devletin belirlediği savunma politikasını hayata geçirmekle yükümlü olduğunu hükme bağlar. Ordunun görevleri arasında Lübnan'ın bağımsızlığını, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmak; kara, deniz ve hava sınırlarını korumak; dış saldırılara karşı koymak; yetkili makamların talebi üzerine iç güvenlik ve istikrarı sağlamak; gerektiğinde güvenlik güçlerine destek vermek; resmi kurumları ve hayati tesisleri korumak ile afet ve kriz dönemlerinde kurtarma ve yardım çalışmalarına katılmak yer almaktadır.

Ordunun yasal ilkeleri arasında Lübnan Cumhuriyeti'ne ve anayasaya bağlılık, askeri yasa ve yönetmeliklere uyum, siyasi tarafsızlık ve parti faaliyetlerinden uzak durma ile hukuk çerçevesinde vatandaş haklarına ve kamu özgürlüklerine saygı öne çıkmaktadır. Komuta yapısı ise ordu komutanı, genelkurmay, askeri konsey ile çeşitli komutanlık ve birliklerden oluşmaktadır.

İç savaşın sona ermesinin ve 2005'te Suriye ordusunun Lübnan'dan çekilmesinin ardından ordu, güvenliği ve istikrarı koruma ile devlet otoritesini tesis etme işlevini üstlenen temel kurum olarak yeniden konumlandı. Ancak en büyük sorun, devletin silah tekeli meselesiydi: Hizbullah, devlet kurumlarından bağımsız olarak füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli muharebe kapasitelerini kapsayan ayrı bir askeri cephaneliği elinde bulundurmaya devam ediyordu.

Ordu, silahlı ve terör örgütlerine karşı mücadele verdi, sınırları korudu; ancak devlet egemenliğini ülkenin tamamına yayma kapasitesi tartışmalı olmaya devam etti. Bunun yanı sıra özellikle mali kriz döneminde ekonomik ve lojistik güçlüklerle, bölgesel gerilimlerle ve İsrail saldırılarıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Bugün ordunun geleceği, devlet otoritesini pekiştirme ve silahın yalnızca devlet kurumlarında bulunması ilkesini yerleştirme kapasitesine bağlıdır. Ordu, Suriye'nin çekilmesinin ardından varlığının önemli bir bölümünü yeniden kazandı; ancak tam egemenlik kararını tek başına geri almış değildir.

Emekli Tuğgeneral Marsel Balukci, Al Araby'ye yaptığı açıklamada Suriye kuvvetlerinin çekilmesinin ardından ordunun rolünün siyasi baskı nedeniyle kısıtlı kalmaya devam ettiğini ve askeri kuruma tam hareket serbestisi ya da koşulsuz destek tanınmadığını vurguladı. Balukci'ye göre 2005 sonrasında benimsenen strateji, orduya ilişkin kararların çoğunlukla Hizbullah'ın çıkarlarıyla çelişmemesi esasına dayanıyordu. Bu nedenle Hizbullah'ın çıkarlarıyla örtüşen kararlar kolaylıkla hayata geçirilirken diğer adımlar siyasi engellerle karşılaştı.

Balukci, bu tablonun sorumluluğunu orduya yüklemenin doğru olmayacağını belirtiyor; zira kurum siyasi otoritenin emirlerini uyguluyordu. Ancak kurumun eylemlerine yön veren karar, pek çok dönemde iktidara ortak olan partilerin hesaplarına ve çıkarlarına tabi kılındı; bu durum da ordunun Lübnan topraklarının tamamında serbestçe hareket etme kapasitesini daralttı.

Ordu bu dönemde 8 Mart ve 14 Mart cepheleri arasındaki derin siyasi kutuplaşmanın ortasında görev yaptı; bu kutuplaşma, başta Hizbullah ile ilişkiler olmak üzere hassas dosyalardaki hareket alanını doğrudan etkiledi. Balukci'ye göre iki taraf arasındaki ilişki son derece hassas bir nitelik taşıyordu; çünkü siyasi karar, Hizbullah'ın ülke genelindeki nüfuzunu ve etkisini gözetmek zorundaydı. Balukci, bazı bölge ve dosyalarda iki taraf arasında güvenlik ve saha koordinasyon kanallarının işletildiğini aktarıyor; siyasi ve güvenlik kaygılarının ise ordunun Hizbullah'la doğrudan bağlantılı konularda harekete geçmesini engellediğini ve kurumu siyasi otoritenin sağladığı çatı altında tuttuğunu belirtiyor.

Ordu sonraki yıllarda da büyük güvenlik sınavlarıyla karşılaştı. Bunların en çarpıcısı, 2007'de "Fetih el-İslam" örgütüne karşı verilen Nehr el-Bared Muharebesi'ydi. Bu çatışma, ordunun Filistin kampı içindeki silahlı bir örgüte karşı uzun soluklu bir mücadele yürütme kapasitesini ortaya koyarken donanım eksikliklerini ve askeri ile lojistik desteğe duyulan ihtiyacı da gözler önüne serdi.

Mayıs 2008 olayları ve Doha Anlaşması ise derin bir siyasi bölünme ile Hizbullah'ın siyasi ve askeri nüfuzunun zirveye ulaştığı bir ortamda yaşandı. Ordu bu süreçte iç bölünmeyi önlemeye ve sivil barışı korumaya özen gösterdi; ancak silah tekelini dayatma ya da savaş ve barış kararını belirleme konumunda değildi. Balukci'ye göre ordu bu dönemde dengeli bir görüntü sergilemeye ve ülkenin çıkarına hizmet edecek biçimde görevini yerine getirmeye çalışırken Hizbullah'ı ilgilendiren herhangi bir dosyaya doğrudan girmekten kaçındı. Sahada askerler kendilerine verilen talimatları uygularken komuta düzeyinde siyasi otoritenin talebiyle koordinasyon sürdürüldü.

O dönemin hükümet bildirgelerinde yer alan "ordu, halk ve direniş" formülü, ordunun bazı hassas dosyalarda siyasi otorite kararı ya da güvencesi olmaksızın tek başına hareket etme kapasitesini kısıtlayan siyasi bir çerçeveye dönüştü. Balukci'ye göre bu politikanın sorumluluğu askerlere değil, kurumun hareket tavanını belirleyen siyasi otoriteye aittir. Bununla birlikte kamuoyunun bir kesimi, iktidarın mevcut denklemi değiştirme konusundaki acizliği ya da isteksizliği nedeniyle orduyu siyasi dengelerden etkilenen bir kurum olarak görmeye devam etti.

Ordu 2017 sonrasında yeni bir evreye girdi. "Fecr el-Curûd" harekâtı, doğu sınırlarından IŞİD'in temizlenmesiyle birlikte kurumun tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu başarı kurumun önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmadı; ancak karar, destek ve siyasi güvence sağlandığında planlama yapma, uygulama ve karmaşık muharebeler yürütme kapasitesini kanıtladı.

Lübnan Ordusu

Lübnan Ordusu'nun Lübnan toprakları içinde yürüttüğü "Fecr el-Curûd" harekâtı, Hizbullah ve Suriye ordusunun sınırın Suriye tarafında gerçekleştirdiği operasyonlarla eş zamanlı ilerledi. Balukci, bu coğrafi iç içeliğin birlikler arasında ortak bir komuta yapısı ilan edilmeksizin belirli ölçüde dolaylı saha koordinasyonunu zorunlu kıldığını ifade ediyor. Ordunun, görevini ve ordu komutanlığının açıkladığı sınırları aşmadan hassas bir denge gözetmeye çalıştığını vurguluyor.

Harekâtın başarıyla tamamlanmasıyla birlikte dönemin ordu komutanı Jozef Avn'ın adı öne çıktı. Avn, 2017'de göreve gelmesinin ardından 2019 halk protestolarından ekonomik çöküşe ve güney sınırındaki savaşa uzanan son derece kritik süreçlerde kurumun başında bulundu.

Ordu 2019 sonrasında eşi görülmemiş bir ekonomik ve mali krizle yüz yüze geldi; bu kriz askerlerin maaşlarını ve kurumun lojistik ile operasyonel kapasitesini derinden sarstı. Maaşların reel değeri sert biçimde düşerken yakıt, bakım, teçhizat ve sağlık hizmetlerinin temini giderek güçleşti; buna karşın ordu iç güvenliği sağlamak, sınırları denetlemek ve krizlerle başa çıkmak gibi görevlerini sürdürmek zorunda kaldı. Kurum, ABD, Fransa, Birleşik Krallık ve çeşitli Arap ülkelerinin sağladığı dış yardımların yanı sıra destek, eğitim ve teçhizat programlarından yararlanarak bütünlüğünü korudu.

Ocak 2025'te Jozef Avn ordu komutanlığından cumhurbaşkanlığına geçti; Mart 2025'te ise Orgeneral Rodolf Hikel yeni ordu komutanı olarak atandı.

Devlet otoritesinin yeniden tesisi ve silahın yalnızca meşru kurumlarda bulunması yönündeki uluslararası baskıların yoğunlaşmasıyla birlikte ordu kendini çok daha karmaşık bir siyasi ve güvenlik denkleminin merkezinde buldu. Artık ondan beklenen yalnızca sınırları korumak ve iç

Kaynakça : Al Araby TV