İsrail'in Suriye'ye Beş Aşamalı Saldırısının Gizli Hedefleri Ne?

Esed rejiminin 8 Aralık 2024’te düşmesiyle Suriye'de doğan boşluğu fırsat bilen İsrail, "Başan Oku Operasyonu" adıyla beş aşamalı kapsamlı bir askeri saldırı başlattı. Tel Aviv, Suriye'nin tüm stratejik kapasitesini yok etmeyi ve Golan Tepeleri sınırında kalıcı bir tampon bölge kurmayı hedeflerken, ABD'nin değişen tutumu ve Suriye'deki halk direnişi, İsrail'in stratejik hesaplarını zorluyor.
Fokus+
İsrail'in Suriye'ye Beş Aşamalı Saldırısının Gizli Hedefleri Ne

11.12.2025 - 16:49  |  Son Güncellenme:  11.12.2025 - 16:59

Suriye, 8 Aralık 2024 sabahının ilk saatlerinde, modern tarihinin en kritik dönüm noktalarından birine tanık oldu.  

“Saldırganlığı Caydırma Operasyonu” güçleri, saat yaklaşık 04.30’da Şam’a ilerlemeye başladı. Bundan iki saat sonra Askeri Operasyonlar Komutanlığı, başkentin “zalim Beşşar Esed’den kurtarıldığını” ilan etti. 

Tam bu esnada, rejimin çöküşüyle oluşan güvenlik boşluğunu fırsat bilen İsrail, “Başan Oku Operasyonu” adıyla Suriye’ye karşı kapsamlı bir askeri saldırı başlattı. 

Günün erken saatlerinde İsrail işgal güçleri, Suriye ordusunun çekildiği güney sınırındaki tampon bölgeye ilerleyerek yeni alanları işgal etti. 

İsrail, Suriye ile aralarındaki 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nın “Suriye tarafında artık uygulanabilir bir muhatap olmadığı” gerekçesiyle geçersiz kaldığını duyurdu. 

İsrail işgal güçleri, işgal altındaki Golan Tepeleri’ndeki tarafsız bölgeyi geçerek Suriye topraklarına 14 kilometre kadar girdi. Kuneytra merkezini ve stratejik Hermon Dağı zirvesini ele geçirdi. 

Aynı saatlerde Şam’daki Bilimsel Araştırma Merkezi, Mezzeh Havaalanı ve çeşitli istihbarat karargahları dahil birçok noktaya yoğun hava saldırıları düzenlendi. 

İsrail savaşının seyri 

Esed rejiminin düşüşünden bu yana İsrail’in Suriye’ye yönelik askeri operasyonları beş ayrı aşamadan oluşan bir seyir izledi.  

Bu sürecin ilk aşaması, 8 Aralık 2014’te rejimin çökmesiyle başladı ve 14 Mayıs 2015’te Riyad’da Ahmed Şara ile ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşen görüşmeye kadar devam etti.  

Bu dönemde İsrail’in temel hedefi, Suriye’nin hava üslerinden füze rampalarına, askeri araştırma merkezlerinden ağır silah depolarına kadar tüm stratejik kapasitesini tamamen imha etmekti.  

Buna, Suriye topraklarının derinliklerinde uzun vadeli askeri karakollar kurmak ve ileri bir askeri tampon bölge oluşturmak için kara harekatı eşlik edecekti. 

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, 9 Aralık 2014’te yaptığı açıklamada, ordunun Suriye’de ulaşmak istediği askeri hedeflerin tampon bölgenin ve çevresinin tam kontrolü, bunun ötesinde ağır silahlardan arındırılmış bir güvenlik kuşağının oluşturulması ve İran menşeli silahların Suriye üzerinden Lübnan’a taşınmasının engellenmesi gibi askeri hedefleri sıraladı. 

İkinci aşama, Şara-Trump görüşmesinden kısa bir süre sonra başladı ve Temmuz ayına kadar sürdü.  

Bu dönemde İsrail’in hava saldırılarında ve güney Suriye’ye dönük kara operasyonlarında belirgin bir azalma yaşandı. 

Bu düşüşün birkaç nedeni vardı. İlk olarak Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve Avrupa ülkelerinin ABD’ye baskı yaparak, İsrail’in saldırılarını durdurmasını istemesiydi. 

İkincisi ise Trump’ın Şara ile yaptığı görüşmeden olumlu izlenim edinmesi ve nihayet, Haziran ayında İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Tzachi Hanegbi’nin, Tel Aviv ile Şam arasında BAE ve Azerbaycan arabuluculuğunda dolaylı diyalog yürütüldüğünü açıklamasıydı. 

Üçüncü aşama Temmuz ayında Suveyda olaylarının patlak vermesiyle başladı. 

İsrail, Suveyda’da Suriye güvenlik güçlerine ait konvoyları doğrudan hedef aldı. 

Bunu Şam’ın kalbindeki Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay karargahına düzenlenen saldırılar izledi.  

Tel Aviv bu aşamada, Şam’ın Süveyda’ya kendi siyasi ve güvenlik gündemini dayatmasına izin vermeyeceğini açıkça ilan etti ve Dürzilerin koruyucusu rolünü üstleneceğini duyurdu. 

Bu aşama uzun sürmedi. Şam’da yapılan saldırıların yol açtığı bölgesel ve uluslararası tepki, özellikle de Washington’un sert kınaması, İsrail’in saldırılarını yeniden frenledi. 

Buna rağmen İsrail’in yeni Suriye rejimine karşı siyasi söylemi daha da sertleşti. 

Dördüncü aşama da Eylül ayında başladı ve 11 Kasım’da Şara ile Trump’ın Beyaz Saray’daki ikinci görüşmesine kadar devam etti.  

Bu dönemde Şara, BM Genel Kurulu kapsamında dünya liderleriyle yaptığı görüşmelerde uluslararası destek topladı.  

Aynı süreçte, Suriye ile İsrail arasında bir güvenlik anlaşması ya da barış antlaşmasının yakın olduğuna dair medya sızıntıları arttı. 

İsrail, bu olasılığın güçlenmesiyle saldırılarını ciddi şekilde azalttı. Ancak Trump-Şara görüşmesi herhangi bir anlaşma açıklanmadan sona erince, Tel Aviv’in beklentileri boşa çıktı. 

Son olarak beşinci aşama, Şara’nın Washington’dan dönüşüyle başladı. İsrail, sadece dört gün içinde hem söylemini hem de sahadaki eylemlerini sert biçimde tırmandırdı. 

15 Kasım’da Başbakan Netanyahu, Şara’nın “Washington’dan kibirlenerek döndüğünü ve kabul edilemez adımlar attığını” söyleyerek tansiyonu yükseltti. 

Ardından, güneyde silahsızlandırılmış bir bölge talebinde ısrar etti ve Dürzilerin korunmasına ilişkin İsrail şartlarını yineledi.  

Netanyahu, Savunma Bakanı Katz, Dışişleri Bakanı Sa’ar ve Genelkurmay Başkanı Zamir ile Suriye sınırındaki tampon bölgeyi ziyareti.

Netanyahu bununla da yetinmedi. 19 Kasım’da Savunma Bakanı Katz, Dışişleri Bakanı Sa’ar ve Genelkurmay Başkanı Zamir ile Suriye sınırındaki tampon bölgeyi ziyaret etti. 

Bunu, 21 Kasım’dan itibaren güney Suriye’ye yönelik geniş çaplı kara operasyonları izledi. 

İsrail güçleri iki gün arayla Kuneytra’nın Saida el-Hanout bölgesine ilerledi, ardından Samdaniye el-Şarkiye, Tell Krum Jaba, el-Ajraf, Umm Batinah ve Tell Ahmar Şarki yönünde bir dizi yeni sınır ihlali gerçekleştirdi.  

Bu saldırılar giderek tırmandı ve 28 Kasım’da Lübnan sınırına ve işgal altındaki Golan Tepeleri’ne yakın Beit Cinn kasabasında İsrail askerleri ile yerel halk arasında çatışma yaşandı ve beş İsrail askeri yaralandı. 

İsrail ne istiyor? 

Bu beş aşama, İsrail’in 2012’den beri izlediği ve “savaşlar arası kampanya” olarak bilinen, tehditleri geniş bir savaşa dönüşmeden bertaraf etmeye dayalı stratejinin çöktüğünü gösteriyor. 

İsrail artık dolaylı baskı yerine doğrudan ve sürekli bir askeri çatışma çizgisine geçmiş durumda.  

Esed rejiminin çöküşünü takip eden ilk haftalarda İsrail, Suriye ordusunu tamamen etkisizleştirmeyi amaçlamıştı, ancak güneyde oluşan askeri boşluk, Tel Aviv’i çok daha geniş bir hedefe yöneltti. 

İsrail, artık yalnızca askeri karakollar kurmayı değil, aynı zamanda tampon bölge içindeki ve dışındaki köylerde yıkım, yerinden edilme ve şehir dokusunun değiştirilmesini içeren demografik müdahaleler yürütüyor.  

İsrail, BM'nin askerden arındırılmış bölgesindeki Hamidiya köyünde, Ocak ayında sakinleri zorla tahliye ettikten sonra 16 Haziran’da en az 12 binayı yıktı 

Jaba al-Khashab'da ise İsrail, yüzyıllık bir orman rezervi de dahil olmak üzere geniş alanları buldozerlerle yıkmaya ve sakinlerin tarım arazilerine erişimini engellemeye başladı. Bu, 1970’lerden bu yana en büyük toprak gaspı olaylarından biriydi.  

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 17 Eylül’de yayınladığı bir raporda, İsrail’in Suriyelilerin evlerine el koyup yıktığını, sakinlerini geçim kaynaklarından mahrum bıraktığını ve Suriyeli tutukluları yasadışı olarak İsrail’e naklettiğini belgeledi. 

Bu coğrafi ve demografik değişiklikler iki şeyi gösteriyor. İsrail yalnızca sınır boyunca değil, Suriye’nin iç bölgelerinde de yeni angajman hatları yaratıyor. Ayrıca yerel nüfusu değil, tüm güneyi kontrol etmeyi hedefleyen bir fiili yöneticilik iddiası güdüyor.  

Hikmet el-Hicri

Süveyda’daki  Dürzi lider Hikmet el-Hicri vakası, bu yaklaşımın siyasi boyutuna işaret eden örneklerden biri. 

Dolayısıyla İsrail, yeni Suriye’nin iç ve bölgesel dinamiklerini büyük ölçüde yok sayıyor. 

Tel Aviv’e göre Suriye rejimi, kim yönetirse yönetsin, “cihatçı bir tehditten” ibaret.  

Bu nedenle İsrail, sahadaki askeri varlığını kullanarak Şam üzerinde günlük baskı kurmak, Şam’ı güneydeki mevcut askeri gerçekliği kabul etmeye zorlamak ve olası bir barış anlaşmasını kendi şartlarına göre şekillendirmek istiyor.  

Bu şartlar, özellikle de işgal altındaki Golan Tepeleri’nin müzakerelerin dışında tutulmasını içeriyor. 

ABD ve İsrail: Yakınlaşma ve ayrışma 

İsrail neden Suriye topraklarının derinliklerine nüfuz etmeden, sınır bölgelerine yakın birkaç noktayı kontrol etmekle yetindi?  

Neden Antoine Lahad’ın Lübnan’ın güneyindeki deneyimini anımsatan bir şekilde, Suveyda’da doğrudan yeni bir askeri gerçeklik kurmak yerine, Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) lojistik destek sağlamakla sınırlı kaldı? 

Bu iki soru, ABD’nin Suriye’ye yönelik hızla değişen tutumuyla bağlantılı. Şara’nın yönetiminin ilk dört ayında, ABD’nin tutumu büyük ölçüde İsrail’inkiyle aynıydı. 

Ancak Şara’nın siyasi söylemi, Arap ve Türk desteğiyle birleşerek ABD’yi İsrail yaklaşımından giderek uzaklaştırdı.  

Trump’ın Riyad’da Şara ile yaptığı görüşme, bu değişimin ilk işaretini verdi. Ardından Trump’ın Caesar yaptırımlarını askıya alması, BM terör listesinde yer almasına rağmen Şara’nın BM toplantılarına katılmasına izin verilmesi ve Beyaz Saray ziyareti, ABD’nin Suriye politikasında radikal bir dönüşüme işaret etti.  

Washington artık, İsrail’in Suriye’nin toparlanma sürecini bozabilecek herhangi bir müdahalesine sıcak bakmıyor. 

ABD Başkanı, birkaç gün önce “Truth Social” platformunda yaptığı açıklamada, “İsrail’in Suriye ile güçlü ve gerçek bir diyalog sürdürmesi ve Suriye’nin müreffeh bir devlet haline gelmesine engel olacak hiçbir şeyin olmaması çok önemlidir” uyarısında bulundu. 

ABD’nin yaklaşımına göre İsrail’in Suriye’deki askeri ve siyasi müdahalesinin devamı, Suriye hükümeti içindeki radikal fraksiyonu güçlendirmekle kalmayacak, aynı zamanda Suriye’yi Rusya’ya yönelmeye zorlayabilir. 

Nitekim yakın zamanda Rus askeri heyetinin İsrail ile Suriye sınır bölgelerine yaptığı ziyaret de bu eğilimin bir işareti olarak değerlendiriliyor. 

Buna rağmen ABD, Suriye’deki siyasi ortamın henüz tamamlanmamış olması nedeniyle İsrail üzerinde gerçek bir baskı kurma noktasına kadar gitmedi.  

ABD politikasının özeti ise şu: Washington, Golan Tepeleri ve Suriye’nin güneyinin kaderini yalnızca İsrail ve Suriye’ye bırakırken, kendisini Suriye’den çok İsrail’e daha yakın bir konuma yerleştiriyor.  

Suriye devletinin geleceği ise İsrail’in ötesinde, karmaşık bölgesel ve uluslararası değerlendirmelerin konusu olarak görülüyor. 

Suriye’nin seçenekleri 

Suriye, İsrail saldırılarına karşı koyacak askeri kapasiteden yoksun olduğundan, Şara ve hükümeti ilk beş ay boyunca İsrail’in saldırıları ve ihlalleri konusunda sessiz kalmayı tercih etti. 

O dönemde Suriye siyasi söylemi, yeni Suriye’nin hiçbir ülkeye, özellikle de komşularına ve başta İsrail’e düşmanlık beslemeyeceği iddiası ile sınırlıydı. 

Bu söylem, Şara’nın İsrail’e uzlaşmacı mesajlar gönderdiği ve Suriye’nin, çalkantılı iç ortam ile devletin henüz birleşik bir idari ve güvenlik modeli kuramaması nedeniyle, savaş halini sona erdirecek herhangi bir anlaşmaya açık olduğu izlenimini veriyordu. 

Ancak İsrail’in bombalamaları ve saldırıları devam ettikçe, Arap ülkeleri ve kısmen ABD’nin desteğiyle Suriye, uyguladığı siyasi yatıştırma politikasının sonuç vermediğini fark etti. 

Bu durum, siyasi söylemin kademeli olarak değişmesine yol açtı. Önce İsrail’in saldırılarını kınayan açıklamalar geldi, ardından Suriye, kendi özel koşullarını gerekçe göstererek İbrahim Anlaşmaları’na katılmayı reddetti. 

Her ne kadar Suriye’nin İsrail konusunda seçenekleri mevcut gerçekliklerle sınırlı olsa da, bu durum coğrafyası ve insan kaynaklarının küçük de olsa bir fark yaratabilecek eylemler geliştirmesini tamamen imkansız kılmıyor. 

Suriye ve ABD liderleri.

Nitekim Suriye–ABD ilişkilerinin iyileşmesiyle birlikte, Şam yönetimi İsrail’in Suriye’nin güneyinde güvenli bölge talebi ve işgal altındaki Golan Tepeleri’nin müzakerelerin dışında tutulmasına yönelik baskılarına karşı daha sert bir siyasi duruş sergilemeye başladı. 

Bu nedenle Suriye’nin, karmaşık ve çok yönlü olsa da tek bir stratejiye yöneldiği görülüyor. Yani genel bir uluslararası varlık ve özel bir ABD himayesi altında, İsrail ile  Suriye’nin güneyi ve belki de Golan Tepeleri’nin kaderine ilişkin devam eden müzakerelerle eş zamanlı olarak, sakin ama kararlı bir siyasi söylemi birleştiren bir yaklaşım. 

Öte yandan, bu stratejinin üzerine iki gelişme daha eklendi. Birincisi, güney sahasına yeni oyuncuların özellikle de Suriye sınırında inceleme yapan Rus askeri heyetinin dahil olmasıydı. 

Bu hamle, Rus güçlerinin İsrail’in askeri müdahalesini engellemekten ziyade, İsrail’in Suriye’nin güneyindeki operasyonlarını genişletmesini sınırlamaya yönelik bir konuşlanmaya yol açabilir. 

İkincisi ise halk direnişi aşamasına geçişin başlaması. Bu, Suriye’nin uzun süren sessizlik dönemini sona erdirmesi ve mevcut kaynaklar çerçevesinde aktif bir mücadele yöntemine yönelmesi açısından oldukça kritik bir adımdır. 

Hermon Dağı’nın doğu yamacındaki Beit Cinn kasabasında yaşanan olay bu dönüşümün açık bir göstergesi oldu. 

İsrail askerlerinin düştüğü pusu, Tel Aviv için tam bir sürprizdi.  

İsrail ise bu operasyonun Lübnan’daki “İslamcı Grup” mensupları tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürerek Suriye’nin rolünü küçümsemeye çalıştı. 

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, daha da ileri giderek, “Suriye içinde Golan Tepeleri’ni işgal etmeyi ve İsrail kasabalarına saldırılar düzenlemek için bir fırlatma rampası olarak kullanmayı planlayan güçler var. Bunlar arasında Husiler, İran milisleri, IŞİD, Hamas ve diğer İslamcı gruplar bulunuyor” ifadelerini kullandı. 

Bu açıklamalar Arap dünyasında, uluslararası çevrelerde ve İsrail’de geniş çaplı eleştirilere yol açtı.  

İsrail gazetesi Yediot Aharonot, söz konusu iddiaları alaya alarak, “İsrail, Yemen’deki Husi grubunun Suriye topraklarından İsrail’e karşı operasyon düzenleme girişimlerinden hiç bahsetmedi. Suriye’de Husi faaliyetlerine dair hiçbir veri yok” yorumunu yaptı. 

Bu söylemin, Suriye’nin güneyindeki durumu olduğundan büyük göstererek İsrail’e saldırı ve müdahale politikalarını sürdürmesi için uluslararası destek sağlama çabası olduğu açık. 

Fakat aynı zamanda bu durum, İsrail’in yaşadığı kafa karışıklığını ve işgal liderliğinin Suriye’de ortaya çıkabilecek halk direnişi potansiyelini küçümsemeye dönük çabasını da ortaya koyuyor. 

Bu çok yönlü Suriye stratejisinin sonuçlarını değerlendirmek için henüz erken. Ancak mevcut güç dengesizliği göz önüne alındığında, şu ana kadar en etkili strateji gibi görünüyor. 

Aynı zamanda Suriye içinde de olumlu bir etki yaratarak, toplumun farklı bileşenleri arasında ortak bir varoluşsal tehdide karşı birleşik bir ulusal bilincin doğmasına katkıda bulunabilir.