İsrail’in Suriye Stratejisi: Askeri Gücün Yeniden İnşasını Engellemek 

İsrail’in Suriye’de havalimanları, hava savunma sistemleri ve askeri üsleri hedef alan saldırıları, yalnızca mevcut tehditleri ortadan kaldırmayı değil, Suriye’nin askeri kapasitesinin yeniden inşasını ve Türkiye ile gelişebilecek askeri işbirliğini de sınırlandırmayı amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçası olarak öne çıkıyor. 
meze-askeri-havalimani.jpg

31.08.2026 - 10:43  |  Son Güncellenme:  31.08.2026 - 10:55

 

İsrail’in Niteliksel Askeri Üstünlük (QME) anlayışı, İsrail’in askeri gücünü ve Tel Aviv’in en büyük ortağı olan ABD’nin Orta Doğu’daki güç dengelerini nasıl yönettiğini anlamada merkezi bir yer tutuyor. Bu kavram, yalnızca İsrail’in askeri doktriniyle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda ABD’nin bölgeye silah transferi ve dağıtımına ilişkin politikasını şekillendiren hukuki ve kurumsal bir çerçeve niteliği taşıyor.

ABD yasalarında niteliksel askeri üstünlük, teorik olarak İsrail’in gelişmiş ve yüksek hassasiyetli askeri imkanlara sahip olarak ciddi tehditlarla mücadele edebilmesi ve bunu yaparken hasar ile insan kaybını mümkün olan en düşük seviyede tutabilmesi şeklinde tanımlanıyor. Bu kavram, Silah İhracatı Kontrol Yasası’nın 36(h) maddesi kapsamında yasal zemine oturtuldu. Böylece İsrail’in askeri üstünlüğünün korunması, ABD’nin Orta Doğu ülkeleriyle yapılacak silah anlaşmalarını değerlendirme sürecinin yanı sıra İsrail’in bölgede yürüttüğü askeri ve güvenlik operasyonlarına ilişkin değerlendirmelerin de bir parçası haline geldi.

Bu yaklaşımın temelinde, İsrail stratejisinin şekillenmesinde önemli rol oynayan demografik ve coğrafi denklem bulunuyor. İsrail, kuruluşundan itibaren kendisini nüfus, coğrafi derinlik ve insan kaynağını seferber etme kapasitesi bakımından kendisinden daha büyük devlet ve toplumlarla çevrili buldu. Bu nedenle teknoloji, silahlanma, istihbarat ve hava gücünün yanı sıra uzun menzilli operasyon yapabilme kapasitesinde niteliksel üstünlük arayışına yöneldi.

eski ABD Başkanı Lyndon Johnson

Bu anlayışın kökleri Soğuk Savaş dönemine, özellikle de 1967 Savaşı sonrasına dayanıyor. ABD Başkanı Lyndon Johnson, 1968’de İsrail’e 50 adet F-4 Phantom savaş uçağının satışını içeren anlaşmaya onay verdi. Bunun ardından ABD-İsrail askeri ilişkileri, zamanla İsrail’in niteliksel üstünlüğünü sağlayacak araçların temin edilmesi ve sürekli geliştirilmesi üzerine kurulu bir sisteme dönüştü.

ABD Kongresi’nin 2008’de çıkardığı yasa da bu süreci daha ileri taşıdı. Yasayla yürütme organına, Orta Doğu’daki diğer ülkelerle silah anlaşmaları tamamlanmadan önce Kongre’yi bilgilendirme ve yapılması planlanan silah satışları ile transferlerin İsrail’in niteliksel askeri üstünlüğünü zayıflatmayacağına dair güvence verme zorunluluğu getirildi. Böylece meselenin, ABD yasalarından dış politikaya, silah sanayisinden istihbarat ve askeri işbirliğine kadar uzanan kurumsal bir sistem olduğu daha açık hale geldi.

İsrail’in savunma harcamalarının 2026’da yaklaşık 45 milyar dolara ulaşması, buna karşılık ABD’nin yıllık güvenlik yardımının yaklaşık 3,8 milyar dolar seviyesinde bulunması, iki ülke arasındaki ilişkinin niteliğindeki önemli değişimi de ortaya koyuyor. İsrail artık askeri sisteminin büyük bölümünü kendi kaynaklarıyla finanse edebiliyor. ABD yardımı ise gelişmiş teknolojiye erişim, ortak sistemlerin geliştirilmesi ve bölgesel güçlerin askeri kapasitesindeki ilerlemelere karşı niteliksel farkın korunması açısından özel önem taşıyor.

Bu nedenle niteliksel askeri üstünlük kavramı, yalnızca Amerikan silahlarına erişimden çok daha geniş bir anlam ifade ediyor. Bu sistem, bölgesel güç dengesini yönetmenin bir aracı olarak İsrail’in, daha büyük insan gücüne, coğrafi alana ve ekonomik kaynaklara sahip rakiplere karşı askeri üstünlüğünü korumasını sağlıyor. Aynı zamanda Tel Aviv’e operasyonların zamanı, yeri ve kullanılacak araçlar konusunda geniş bir stratejik hareket alanı sunuyor.

Askeri ayrıcalığın aşınması ve önleyici saldırı doktrini

Son yıllarda bölgesel silah pazarındaki dönüşüm ve özellikle Körfez ülkeleri başta olmak üzere bazı Arap ülkelerinin artan askeri kapasitesi, İsrail’in askeri üstünlüğü üzerindeki baskıyı artırdı. İsrail uzun süre Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da F-35 savaş uçaklarına sahip tek ülkeydi. İsrail’e özel F-35I Adir modeli ise İsrail yapımı elektronik sistemler ve yazılımlarla donatılarak ilave operasyonel özelliklere kavuşturuldu. Bu nedenle söz konusu sistem, ABD’nin korumaya çalıştığı teknolojik farkın temel unsurlarından biri oldu.

Bölgedeki diğer ülkelerin de gelişmiş hava sistemlerine erişmeye başlaması ve Suudi Arabistan’ın F-35 savaş uçakları alma ihtimalinin gündeme gelmesiyle İsrail’in bu alandaki ayrıcalığının geleceği daha fazla tartışılmaya başlandı. ABD’de, Körfez’deki bazı ortaklara gelişmiş askeri imkanlar sağlanırken İsrail’in üstünlüğünün nasıl korunacağı tartışılıyor. Bu noktada Suudi Arabistan’a verilebilecek savaş uçaklarının, İsrail versiyonunda kullanılan teknolojiye sahip olup olmayacağı ya da buna ne ölçüde yaklaşacağı da gündeme geliyor. 

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio

Bu tartışmalar üzerine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Washington’dan yeni güvenceler talep ederken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da İsrail’in niteliksel askeri üstünlüğünün korunmasına yönelik taahhüdün devam ettiğini yeniden vurguladı.

Bu gelişmeler, ABD içinde İsrail’le ilişkilere verilen siyasi desteğin de dikkat çekici biçimde değiştiği bir döneme denk geliyor. Çalışmada aktarılan verilere göre 2026’da yapılan kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların İsrailliler ve Filistinlilere yönelik sempatisi arasındaki geleneksel farkın gerilediğini gösterdi. Filistinlilere sempati duyanların oranı yüzde 41’e yaklaşırken İsrailliler için bu oran yüzde 36 civarında kaldı. Demokrat seçmenlerin bazı kesimlerinde İsrail’e yönelik olumlu bakışın gerilediği, Cumhuriyetçiler arasındaki desteğin de geçmiş dönemlere kıyasla düştüğü kaydedildi. Bu göstergeler, ABD’nin askeri politikasındaki değişimin stratejik boyutunun yanında iç siyasi bir boyut da taşıdığını ortaya koyuyor.

Bu ortamın merkezinde, İsrail’in gelecekte ortaya çıkabilecek stratejik tehditları engellemeye yönelik askeri yaklaşımının en önemli unsurlarından biri olan Begin Doktrini, diğer adıyla önleyici saldırı anlayışı bulunuyor. Bu yaklaşım, rakibin askeri kapasitesi tamamlanmadan önce saldırı düzenlenmesini öngörüyor. Suriye söz konusu olduğunda bu anlayış özellikle hava savunma sistemleri, savaş uçakları, kitle imha silahları ve barışçıl amaçlarla yürütülse dahi nükleer programlar açısından öne çıkıyor.

Bu düşüncenin kökleri, İsrail’in stratejik tehdit olarak gördüğü bazı programlara yönelik geçmişte düzenlediği operasyonlara dayanıyor. Yaklaşım, daha sonra askeri tesislere, füze geliştirme merkezlerine, uçaklara ve hava savunma sistemlerine yönelik İsrail operasyonlarını şekillendiren mantığın bir parçası haline geldi.

Öte yandan bu doktrin, İsrail’in nükleer kapasitesine ilişkin belirsizlik politikasından da güç alıyor. Gizliliği kaldırılmış bazı ABD istihbarat tahminleri, İsrail’in onlarca nükleer silaha sahip olduğuna işaret ederken, bazı kaynaklardaki tahminler bu sayının 75 ila 130 arasında olduğunu belirtiyor. İsrail ise cephaneliğinin niteliğini resmen açıklamadan caydırıcılık sağlayabilmesine geniş alan açan stratejik belirsizlik politikasını sürdürüyor. Şimon Peres de farklı dönemlerde yaptığı açıklamalarda belirsizliğin caydırıcılık oluşturmak açısından faydalı bir unsur olduğunu dile getirmişti.

Bu çerçevede önleyici saldırı anlayışı, rakibin güç dengesini değiştirebilecek bir noktaya ulaşmasını önlemeyi hedefleyen daha geniş bir stratejinin uzantısı olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım, Esed rejiminin düşmesinin ardından İsrail’in Suriye’deki tutumunu anlamak açısından da önemli bir çerçeve sunuyor.

Dahiye doktrininden Suriye’ye yönelik saldırılara

İsrail ordusu içinde zamanla devlet dışı silahlı aktörlerle mücadeleye yönelik farklı bir yaklaşım da geliştirildi. Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un adıyla ilişkilendirilen bu yaklaşım Dahiye Doktrini olarak biliniyor.

Doktrin, saldırıların gerçekleştirildiği silahlı gruplarla bağlantılı altyapı ve sivil bölgelere karşı geniş çaplı yıkıcı güç kullanılmasına dayanıyor. Adını, İsrail’in 2006 savaşında Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesinde uyguladığı yöntemden alan bu yaklaşım, daha sonra İsrail’in Hizbullah, Hamas, Husiler ve diğer devlet dışı aktörlere karşı izlediği yöntemi açıklamak için kullanılan bir askeri doktrine dönüştü.

Eisenkot, saldırıların gerçekleştirildiği bölgelerde aşırı güç kullanılmasından ve geniş çaplı hasar ile yıkım meydana getirilmesinden söz etmişti. Bu yaklaşım, uluslararası hukukta ve askeri çalışmalarda orantılılık ilkesi ile sivillerin korunması açısından yoğun tartışmalara yol açtı. Birleşmiş Milletler’in 2009 Gazze Savaşı’na ilişkin araştırma heyeti de İsrail’in askeri tutumunu incelerken Dahiye kavramına değindi.

Ancak Dahiye Doktrini ile Begin Doktrini arasında ayrım yapmak gerekiyor. Begin Doktrini esas olarak devlet düzeyinde ortaya çıkabilecek stratejik tehditlerin ve hassas askeri programların gelişmesini önlemeyi hedefliyor. Dahiye Doktrini ise devlet dışı aktörlere odaklanıyor ve saldırının maliyetini son derece yüksek seviyelere çıkararak cezalandırıcı caydırıcılık sağlamayı amaçlıyor.

Bu sistemin farklı uygulamalarını, Esed rejiminin Aralık 2024’te düşmesinin ardından İsrail’in Suriye’ye yönelik politikasında görmek mümkün. İsrail, rejimin çöküşünün hemen ardından Suriye’nin askeri altyapısını hedef alan geniş çaplı bir operasyon başlattı ve hava unsurları dahil çok sayıda askeri tesis, mevzi ve silahla birlikte Suriye’nin askeri kapasitesinin yaklaşık yüzde 80’ini imha etti. Saldırılarda kıyı bölgelerindeki deniz unsurları ve askeri tesisler de hedef alındı.

İsrail, rejimin düşmesini izleyen ilk haftalarda yüzlerce hava saldırısı düzenlerken, hava operasyonlarına Golan’daki tampon bölgeye yönelik İsrail askeri ilerleyişi de eşlik etti.

Tel Aviv bu operasyonları, Suriye’ye ait silahların ve askeri tesislerin düşman olarak gördüğü güçlerin eline geçmesini önleme gerekçesiyle savundu. İsrail’in çekindiği Türkiye desteği, geçiş sürecindeki kaos ortamı ve cihatçı geçmişe sahip silahlı grupların varlığı da İsrail’in öne sürdüğü gerekçeler arasında yer aldı.

Operasyonlar 2025 boyunca devam eden bir saldırı kampanyasına dönüştü. Havalimanları, hava savunma üsleri, uçaklar, askeri tesisler ve silah depoları hedef alınırken saldırılar Dera, Lazkiye, Tartus, Humus, Hama ve Şam’daki noktaları da kapsadı. Böylece saldırılar, Suriye’nin askeri kapasitesinin yeniden inşa edilmesini engellemeye yönelik tekrarlanan bir askeri yöntemin parçası haline geldi.

Bu strateji, belirli askeri kapasitelerin imha edilmesinden Suriye’nin askeri ortamının bir bütün olarak kontrol altında tutulmasına doğru açık bir geçişe işaret ediyor. Suriye’nin herhangi bir askeri kapasitesini yeniden oluşturması, kuzey cephesindeki güç dengesini değiştirebilecek bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.

Bu nedenle İsrail’in saldırı kampanyası, giderek daha fazla stratejik önleme anlayışıyla bağlantılı hale geliyor. Amaç, tehdit tam anlamıyla ortaya çıkmadan, henüz inşa aşamasındayken müdahale etmek. Esed sonrası Suriye de bu açıdan, İsrail askeri doktrininin mevcut tehditle mücadeleden gelecekte ortaya çıkabilecek tehdidin oluşma koşullarını kontrol etmeye doğru nasıl evrildiğini gösteren önemli bir örnek oluşturuyor.

Türkiye’nin etkisini sınırlandırma

İsrail’in Suriye’deki askeri kampanyası, Türkiye’nin yeni Suriye’de en etkili dış aktörlerden biri olarak öne çıkmasıyla yeni bir boyut kazandı. Esed rejiminin düşmesiyle, Suriye savaşı boyunca İsrail’in başlıca kaygı kaynaklarından biri olan İran’ın ülkedeki nüfuzu önemli ölçüde geriledi. Buna karşılık Ankara, Suriye’nin askeri ve güvenlik kurumlarının yeniden şekillendirilmesinde doğrudan çıkarları bulunan bölgesel bir güç olarak öne çıktı.

Bu gelişme, İsrail açısından temel sorunun yeniden tanımlanmasına yol açtı. Tartışma artık yalnızca İran ve Hizbullah ağının nasıl sınırlandırılacağı üzerinden değil, daha geniş bir bölgesel ağla bağlantılı askeri kapasiteye sahip yeni bir Suriye devletinin ortaya çıkmasının nasıl engelleneceği üzerinden yürütülüyor.

Bu değişim Mart 2025’ten itibaren daha net biçimde görüldü. İsrail, daha önce Türk askeri heyetlerinin hava savunma sistemleri konuşlandırılması ihtimalini incelemek amacıyla ziyaret ettiği belirtilen T4 ve Tedmur üslerini hedef aldı.

İsrail’in askeri mesajları daha sonra genişledi. Temmuz 2025’te Şam’ın merkezindeki Suriye Savunma Bakanlığı hedef alındı. Ardından 18 Ağustos 2026’da Ebu Zuhur Havalimanı vuruldu. Saldırı, Esed rejiminin düşmesinden bu yana İsrail’in söz konusu havalimanına yönelik kamuoyuna açıklanan ilk saldırısı olması nedeniyle özel önem taşıdı. Havalimanının, Suriye’nin kuzeybatısında Türkiye’nin nüfuzu açısından büyük önem taşıyan bir bölgede bulunması da saldırıya taktik boyutun ötesinde bir anlam kazandırdı.

Bu gelişmeler, Suriye hava gücünün yeniden oluşturulmasını ve Suriye’deki havalimanları ile askeri üslerin Türkiye’nin geliştirilmesine katkı sağlayabileceği bir altyapıya dönüşmesini engelleme çabasının parçası olarak okunabilir. Böylece Suriye ile Türkiye arasında ülkenin kuzey ve güneyindeki güç dengesini değiştirebilecek bir askeri ilişkinin ortaya çıkmasının da önüne geçilmesi hedefleniyor.

Bu gelişmenin önemi, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın açıklamalarıyla daha da arttı. Barrack, bölgenin Ankara ile Tel Aviv arasında askeri çatışmaya ve doğrudan bir karşılaşmaya sürüklenmenin eşiğine geldiğini belirtmişti. Bu açıklama, Suriye’deki İsrail-Türkiye rekabetinin dolaylı rekabet sınırlarını aştığını ve iki bölgesel güç arasında doğrudan askeri çatışmaya dönüşme ihtimali taşıdığını ortaya koyuyor.

Nitekim bu kaygı İsrail’deki siyasi tartışmalara da yansımış durumda. Türkiye’nin Suriye’deki rolüne ilişkin güvenlik istişareleri yapılırken, Naftali Bennett Türkiye’yi İsrail açısından uzun vadeli bir bölgesel rakibe dönüşebilecek güç olarak değerlendirerek yeni İran şeklinde tanımladı.

Bu dönüşümün önemi, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı bir araya getiren Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile daha da artıyor. Düzenleme, üç ülkeden birine yönelik saldırının tümüne yapılmış sayılmasını öngörürken Türkiye’nin askeri gücüne, Suudi Arabistan’ın ekonomik ağırlığına ve Pakistan’ın nükleer kapasitesine dayanıyor. Türkiye ayrıca anlaşmanın başka ülkeleri de kapsayacak şekilde genişletilebileceği ihtimalini gündeme getirdi.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’nin 19-20 Ağustos 2026 tarihlerinde İslamabad’a gerçekleştirdiği ziyaret de siyasi ve güvenlik açısından özel önem taşıyor. Bu ziyaret, Esed rejiminin düşmesinin ardından bir Suriye dışişleri bakanının Pakistan’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret oldu.

Görüşmelerde savunma, ekonomi, uzlaşı ve bölgesel gelişmeler ele alınırken, Suudi Arabistan ile Türkiye’nin yeni Suriye hükümetine verdiği desteğin arttığı bir dönemde gerçekleşen ziyaret, Şam yönetiminin bölgesel ilişki ağını yeniden kurabilmesi için yeni bir alan açıyor.

Bu gelişmeler, Suriye’nin geniş bir bölgesel ilişkiler ağı oluşturması açısından önem taşıyor. Aynı dönemde İsrail ise Suriye’nin askeri ortamının yeniden şekillenmesini engellemeye çalışıyor.

Bununla birlikte Şeybani’nin İslamabad ziyareti, Suriye’nin ortak savunma düzenlemelerine katılmaya hazırlandığı anlamına gelmiyor. Bunu kanıtlayan doğrudan herhangi bir veri bulunmuyor. Ancak ziyaretin Ebu Zuhur saldırısıyla aynı döneme denk gelmesi, Suriye’nin Türkiye ve Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi ve Türkiye-Pakistan işbirliğinin güçlenmesi, bu gelişmelere tek tek olayların ötesinde analitik bir önem kazandırıyor. Özellikle İsrail açısından bakıldığında, askeri ve ekonomik açıdan önemli kapasitelere sahip ülkelerle daha yakın bağlar kuran bir Suriye’nin ortaya çıkma ihtimali yakından takip ediliyor.

Sonuç olarak Begin Doktrini, Tel Aviv’in Orta Doğu’da terk etmediği stratejik bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Doktrinin temelinde, tehditların tam anlamıyla ortaya çıkmadan önce ortadan kaldırılması anlayışı bulunuyor.

Suriye’deki havalimanları ile askeri üslerin yoğun şekilde hedef alınması da ülkenin askeri kapasitesini sınırlı ve denetim altında tutma girişimi olarak okunabilir. İsrail’in niteliksel askeri üstünlüğü ise Tel Aviv’e bu stratejiyi uygulamak ve istikrarsız bir bölgede sürdürmek için geniş teknolojik ve askeri imkanlar sağlıyor.

Kaynakça : ultrasawt