İsrail Hapishanelerindeki İşkence ve Cinsel Saldırılar Neden Cezasız Kalıyor?

Son dönemde ortaya çıkan tanıklıklar, raporlar ve resmi veriler, İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklulara yönelik işkence ve cinsel saldırı iddialarının soruşturulmadan kapatıldığını ortaya koyuyor. Mağdurların şikayetlerinin “yetersiz delil” gerekçesiyle sonuçsuz bırakıldığı, gardiyanların kimliklerinin gizlenmesi ve misilleme korkusunun hukuki süreci fiilen engellediği belirtiliyor. İnsan hakları kuruluşları ise bu uygulamaların cezasızlık zemininde sistematik hale geldiğine dikkat çekiyor.
Fokus+
İsrail Hapishanelerindeki İşkence ve Cinsel Saldırılar Neden Cezasız Kalıyor

31.12.2025 - 13:07  |  Son Güncellenme:  06.01.2026 - 16:18

Uyarı: Aşağıdaki giriş bölümü, şok edici fiziksel ve psikolojik istismarın açıklamalarını içermektedir ve bazı okuyucular için uygun olmayabilir.

Son dönemlerde ortaya çıkan belgeler ve ifadeler, İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklulara yönelik işkence ve cinsel saldırıların cezasızlık zırhı altında sürdürüldüğüne işaret ediyor.  

Filistin’in Batı Şeria’nın kuzeyindeki Kalkilya kentinden 45 yaşındaki tutuklu Saber (gizlilik nedeniyle soyadı açıklanmadı), Kasım 2023’te iki gün süren ve hayatında derin izler bırakan acı bir olay yaşadı.  

İki gün boyunca, İsrailli gardiyanların tecavüzüne maruz kalan Saber’in gölgesinin hareketi bile onu korkutmaya başladı ve çevresindeki her hareket eden nesne ona göre potansiyel bir tehdit haline geldi. 

Saber’in ifadesine göre, ilk gün çıplak soyuldu, ardından gardiyanlardan biri elini anüsüne soktu ve demir bir çubukla tecavüz etti.  

Ertesi gün ise hücresine yeniden baskın düzenlendi, bu kez birkaç dakika boyunca havuç ve farklı nesnelerle cinsel saldırıya uğradı.  

Olaydan sonra Saber, hem psikolojik hem de fiziksel açıdan son derece kırılgan olan durumunun daha da kötüleşmemesi için diğer mahkumlarla konuşmaktan ve her türlü sosyal temastan kaçındı. 

Saber, Temmuz 2024’te avukatı Wiam Baloum aracılığıyla İsrail polisine sunduğu ve Al-Araby Al-Jadeed tarafından görülen şikayet dilekçesinde, yaşadıklarının münferit olmadığını vurgulayarak, “Yalnız değildim” ifadesini kullandı. 

Şikayette, söz konusu olaylar sırasında iki tutuklunun daha tecavüze uğradığını belirtti. 

Bu cinsel saldırıların ise Gazze Şeridi’ndeki soykırım savaşından önce, işgal altındaki Filistin’in güneyindeki Necef Hapishanesi’nde saha güvenliğinden sorumlu, memur Raz Fasker’in gözetiminde gerçekleştiğini ifade etti. 

Öte yandan hapishane yönetimi, savaş sonrasında sistematik ihlal politikasını genişletti ve bu kapsamda yeni uygulamalara gitti. 

Buna göre, gardiyanların yasal kovuşturmadan kaçmasını sağlamak amacıyla isimleri üniformalarından kaldırıldı, bunun yerine numaralar yazıldı. 

Şikayet dilekçesinde Saber’in, misilleme korkusu nedeniyle Necef Hapishanesi’nden başka bir cezaevine nakledilmesi, olaya karışan memur ve gardiyanlar hakkında yasal sürecin başlatılması ile kendisine tıbbi ve psikolojik destek sağlanması talep edildi. Ancak bu taleplerin hiçbiri karşılanmadı. 

Bilakis, işgal polisi “yetersiz delil” gerekçesiyle soruşturma dosyasını kapatarak, bir adım daha ileri gitti.  

Avukat Wiam Baloum, Al-Araby Al-Jadeed'e yaptığı açıklamada bu tutumun, farklı güvenlik birimleri arasında örtülü bir işbirliği bulunduğu yönündeki şüpheleri güçlendirdiğini söyledi. 

Gardiyanların takibi 

Sosyal medya uygulamaları üzerinden yapılan araştırmalar sonucunda, soruşturmacılar Saber’in şikayetinde adı geçen üç memur olan Walid Al-Khatib, Omri Afo ve yüksek rütbeli Raz Fasker’in kimlikleri ve fotoğraflarına ulaştı. 

Raz Fasker’in kişisel hesaplarında görev yeri ya da ünvanı gizleyerek yalnızca “devlet memuru” ifadesini kullandığı görüldü.  

Facebook paylaşımlarına göre Fasker, Almanya da dahil olmak üzere birçok ülkeye seyahat etti. 3 Mayıs’ta iki oğluyla birlikte Avrupa Ligi yarı final maçlarını izlemek için yaptığı seyahati de paylaşımlarıyla belgelendi.

Ofer Hapishanesi

Soruşturmada ayrıca, Ramallah’ın batısında, Beytuniya topraklarında bulunan Ofer Hapishanesi’nde görev yapan iki yetkili Nahi Fatfout ve Salem Sbeiti hakkında da fotoğraflı belgelere ulaşıldı. 

Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden serbest bırakılan dokuz eski mahkum, bu fotoğrafları teşhis ederek, özellikle Gazzeli tutukluların kaldığı 23. Bölüm’de savaş süresince işkence ve kötü muamele uygulandığını bildirdi. 

Tutuklular ve Eski Tutuklular İşleri Komisyonu’nun 6 Ekim’de yayımladığı resmi veriler, ihlallerin boyutunu gözler önüne serdi. 

Bu verilere göre, işgal hapishanelerinde işkence sonucu 77 mahkum hayatını kaybetti. 

Buna karşın işgal yönetimi, esaret altında yaşamını yitiren onlarca Gazzeli tutuklunun isimlerini ve tutuldukları yerleri hala gizli tutuyor. 

Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) bağlı Filistinli Esir İşleri Heyeti’nin, savaşın ikinci yıldönümü dolayısıyla yayımladığı rapor ise esirlerin maruz kaldığı ihlalleri ayrıntılı biçimde ele aldı. 

Raporda işkence, cinayet, aç bırakma, kasten hastalık ve salgın yayma, tedaviden mahrum bırakma ve tecavüz boyutuna varan cinsel saldırılara yer verildi. 

Filistinli Esir İşleri Heyeti’ne göre bu tablo, Yüksek Mahkeme de dahil, işgal rejiminin yargı sistemi tarafından fiilen meşrulaştırılırken, “soykırım savaşı” kavramının esir hareketini de kapsayacak şekilde genişletildiğine işaret ediyor. 

Gardiyanları şikayet etmenin önündeki engeller 

Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü (Euro-Med) Hukuk Departmanı Direktörü Lima Bustami konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: 

“İsrail işgal ordusu mensuplarını yargılamak için benimsediğimiz uluslararası ve ulusal yasal ve yargısal çerçeveler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetki alanı, evrensel yetki ve birden fazla uyruğa sahip olma durumunda kişisel yetki de dahil olmak üzere, kişinin kimliği veya görev unvanıyla değil, suç eylemiyle ilgilidir. Yani, odak noktası kişinin kim olduğu değil, ne yaptığıdır.” 

Bustami, bu tür vakalarda birincil sorumluluğun, Filistin Ulusal Yönetimi ve ona bağlı resmi kurumlara ait olduğunu söyledi. 

Zira söz konusu kurumların, vatandaşları koruma ve tutuklular ile gözaltındaki kişilerin maruz kaldığı ihlalleri ele alma görev ve yetkisine sahip olduğunun da ekledi. 

Ancak Bustami, yetkililerin yasal, siyasi ve ulusal yükümlülüklerine uygun biçimde failleri yargılayacak gerçek ve etkili bir yol izleyeceklerine dair ciddi bir inanç taşımadığını ifade ederek, açıklamasına şöyle devam etti: 

“Mevcut koşullar altında bu gerçekçi değil. Tanık olduğumuz şey, adalet ve hesap verebilirliği öncelemeyen siyasi çerçeveler içinde, yetkililer tarafından meselenin yönetilmeye devam edilmesidir. Buna, tutuklular meselesiyle ilgili örgütlü resmi ve yarı resmi kurumların gözardı edilmesi, bu alanda çalışanlar için mevcut alanın daraltılması, hakları garanti altına alan en önemli yasal çerçevelerin uygulanmaması, bu konuda dahi siyasi bölünmenin sürdürülmesinde ısrar ve genel olarak tutuklu dosyası ile hesap verebilirlik mekanizmaları üzerindeki sürekli siyasi baskı eşlik etmektedir.” 

Mahkumların Korkuları 

Filistinli Mahkumlar Kulübü’nün 12 Aralık itibarıyla yayımladığı veriler, Batı Şeria’dan gelen mahkumlara yönelik 11 tecavüz vakasının belgelendiğini ortaya koydu. 

Kulübün Sözcüsü Amani Sarahneh'e göre, mağdurların büyük çoğunluğunu 20’li yaşlarında genç erkekler oluşturuyor.   

Ancak İsrail ya da uluslararası mahkemeler üzerinden yasal bir sürecin başlatılabilmesi, mahkumun rızasını gerektiriyor ve birçok mağdur, yeniden tutuklanma yoluyla misilleme korkusu taşıyor.  

Belgelenen vakaların önemli bir kısmında, serbest bırakılan mahkumların psikolojik durumlarının ağır biçimde bozulmasının ardından, psikolojik destek sağlanması amacıyla derneğe başvurulduğu belirtildi. 

Sde Teiman skandalı 

Benzer bir durum, işgal altındaki Filistin’in güneyinde bulunan Sde Teiman Hapishanesi’nde tecavüze uğrayan Gazzeli bir mahkumda da yaşandı.Askeri Başsavcı Yifat Tomer-Yerushalmi)

Medyada “Sde Teiman skandalı” olarak anılan bu olay, işgalci devlette ciddi bir krize yol açtı.

Kasım ayında, olayı belgeleyen bir videonun sızdırılması sonrasında Askeri Başsavcı Yifat Tomer-Yerushalmi’nin istifasıyla sonuçlandı. 

Güvenlik gerekçeleriyle isminin açıklanmasını istemeyen, mağdurun ailesinden bir kişi Al Araby Al Jadeed’e yaptığı açıklamada, söz konusu mahkumların ne soruşturma kapsamında ifade verme ne de mahkemede tanıklık etme hakkına fiilen sahip olduğunu söyledi.  

Aynı kaynak, İsrail istihbaratının, bu konuda medyada konuşulması halinde mahkumu ve ailesini ölümle tehdit ettiğini de aktardı.   

Yasal engeller 

Öte taraftan, cezaevi gardiyanlarına karşı yasal işlem başlatılmasının önündeki bir diğer önemli engelin de, mahkumların gardiyanların gerçek isimlerini bilmemesi olduğuna dikkat çekiliyor.  

Gözaltında tecavüze uğradığını söyleyen gazeteci Sami el-Sa'i, savaşın başlamasıyla birlikte gardiyanların üniformalarına isimleri yerine yalnızca numaralar yazıldığını anlattı.  

Buna karşın Bustami’ye göre, bu engel tamamen aşılmaz değil. 

Gazze’deki soykırım sürecinde dijital alan, hem suç mahallinin bir uzantısına hem de başlı başına birincil delil kaynağına dönüşmüş durumda. 

Hind Rajab Vakfı’nın deneyimi, açık kaynaklı soruşturmalarla görüntüler, videolar ve kamuya açık verilerin sistematik biçimde izlenmesinin, serbest bırakılan mahkumlar tarafından sağlanan materyallerle birleştirildiğinde, Filistinlilere karşı işlenen suçlara karışan askeri birliklerin, sorumlu isimlerin ve rütbelerin tespit edilmesine her zamankinden daha fazla yaklaştırdığını ortaya koydu. 

Öte yandan, serbest bırakılan sekiz mahkum, Al-Araby Al-Jadeed'e konuşarak, maruz kaldıkları işkencelerin kameraların bulunmadığı alanlarda gerçekleştirildiğini, hatta bazı vakalarda ihlallerin cezaevi sınırlarının dışında yaşandığını söyledi.  

Euro-Med Hukuk Departmanı Direktörü Bustami, gazeteci Sami el-Sa‘i ve Amani Sarahneh’in dile getirdiği engellerin önemini kabul ederek, cezaevlerinde uygulanan son derece sıkı güvenlik önlemlerinin, ihlalleri belgeleyebilecek fotoğraf ve video kayıtlarının sızdırılmasını neredeyse imkansız hale getirdiğine dikkat çekti.    

Bustami ayrıca, ihlalin yaşandığı an ile belgelendiği zaman arasındaki gecikmenin, suçun hukuki olarak ispatlanabilme ihtimalini ciddi biçimde zayıflattığının da altını çizdi. 

Buna karşın Bustami, davaların çoğunun, suç ile şüpheli arasında doğrudan bağ kurmanın güçlüğü nedeniyle fiili yargılama aşamasına geçemeden, şikayet dilekçesi verilmesi, delil ve tanık toplanması gibi ön hukuki süreçlerde kalmasının, bu çabaların önemini ortadan kaldırmadığına dikkat çekti. 

Aksine, tekrarlanan hukuki girişimlerin, Filistinli mahkumlara karşı işlenen ihlalleri münferit olaylar olarak değil, uzun vadeli ve sistematik bir süreç olarak belgeleyen uluslararası bir anlatının inşasına katkı sunduğunu ifade etti. 

Bu durumun, özellikle Filistinli tutuklulara yönelik ihlallere dair uluslararası hukuk kayıtlarının zaman içinde yeniden şekillendirilmesi açısından kümülatif bir önem taşıdığını ekledi. 

Hukuki kovuşturma 

Filistinlilere karşı işlenen suçların faillerine yönelik uluslararası hukuk davalarının etkili olduğu yönünde artan bir görüş bulunuyor.  

Zira bu tür davalar, ilgili kişiler üzerinde ciddi bir baskı oluştururken, özellikle seyahat ve hareket özgürlüğü alanında “normal” bir yaşam sürme kapasitelerini sınırlıyor. 

Birzeit Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü ve İsrail Çalışmaları Programı Direktörü Hala Şuaibi, Al-Araby Al-Jadeed'e yaptığı değerlendirmede, bu sürecin işgalci devletin güvenlik güçlerini hedef alan tutuklama ve soruşturma girişimleri nedeniyle diplomatik krizlere sürüklenme korkusu yarattığını söyledi. 

Şuabi, aynı zamanda bu davaların, söz konusu suçların küresel medyada manşetlere taşınmasına ve uluslararası kamuoyunun gündemine yerleşmesine yol açtığını belirtti. 

Tekrarlanan hukuki kovuşturmaların, ihlallerin belgelenmesine ilişkin anlatının güçlenmesine ve kalıcı hale gelmesine de hizmet ettiğini de ekledi. 

Hayfa Üniversitesi’nde İsrail ulusal güvenliği üzerine ders veren akademisyen Fadi Nahas da bu değerlendirmeye katıldı. 

Al Araby Al Jadeed’e görüş bildiren Nahas, hukuki kovuşturmaların güvenlik teşkilatı üzerinde üç düzeyde etkisi olduğunu söyledi. 

Bunlardan ilkinin planlama ve uygulama aşamalarında hukuk danışmanlarının rolünün güçlendirilmesi olduğunu söyleyen Nahas, ikinci etkinin ise ihlalleri engellemekten ziyade, ortaya çıkabilecek yasal risklerin yönetilmesi olduğunu dile getirdi. 

Nahas üçüncüsünün de, bu kişilerin intikam alma konusundaki güçlü motivasyonları, eylemlerinden duydukları gurur ve hatta Filistinliler hakkındaki görüşlerinin siyasi bir ifadesi olarak işkenceyi kullanmaları nedeniyle bu durumun kontrol altına alınamaması olduğunu ekledi. 

Akademisyene göre, hukuki kovuşturmalar esas olarak kullanılan gücün niteliğini değil, güvenlik teşkilatının dijital ve hukuki imaj yönetimini etkiledi. Ancak bu durum, işkenceye karışan kişilerin karşılaştığı seyahat kısıtlamaları gibi somut zorlukların varlığını da göz ardı etmek anlamına gelmiyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Diğer yandan, isminin açıklanmasını istemeyen bir siyasi yetkili, Tutuklular ve Eski Tutuklular İşleri Komisyonu’nun Nisan ayında, işgal hapishanelerinde işlenen işkence suçlarını içeren bir dosyayı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sunmaya başladığını bildirdi. 

Ancak aynı yetkiliye göre siyasi kademe, İsrail ve ABD’den gelebilecek tepkilerden çekindiği için bu çabaları genişletme konusunda tereddüt ediyor. 

Bu tablo, mahkum meselesinin küresel olarak ele alınmasına yönelik girişimlerin neden yetersiz kaldığını da ortaya koyuyor. 

Mahkum Sami el-Sa‘i’nin deneyimi, bu eksikliği somut biçimde gözler önüne seriyor.  

Sa‘i, Al-Araby Al-Jadeed'e yaptığı açıklamada, yaşadıklarına rağmen hiçbir resmi kurumun kendisiyle iletişime geçmediğine dikkat çekti. 

Bu nedenle Lima Bustami, ciddi ve etkili bir başlangıç noktasının, insan hakları savunucuları ve toplumsal aktörlerden oluşan bir ağın öncülüğünde örgütlü bir ulusal çerçevenin inşa edilmesiyle mümkün olabileceğini dile getirdi. 

Bustami’ye göre bu çerçeve, bağımsız ve uzmanlaşmış insan hakları örgütlerini, avukatlar, doktorlar, sosyal hizmet uzmanları ve psikologlar gibi ilgili meslek birliklerini, ayrıca mahkumları ve ailelerini temsil eden komiteleri içermeli.  

Aynı zamanda, siyasi iradenin ortaya çıkması halinde, resmi kurumların oynayabileceği her türlü yapıcı rolden de yararlanılmalı. 

Ancak Bustami, bu yaklaşımın yetkilileri sorumluluklarından kurtarmadığını ve onları hukuki ve ahlaki yükümlülüklerinden muaf tutmadığını özellikle vurguladı. 

 

Kaynak: Araby Al-Jadeed