İsrail-ABD-İran Savaşı: Arka Planı ve Hedefleri
07.03.2026 - 14:40 | Son Güncellenme: 12.03.2026 - 14:39
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın haftalar süren askeri yığınağı ve gerilimi tırmandıran açıklamalarının ardından, ABD ve İsrail 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a yönelik geniş çaplı bir saldırı başlatmıştır. Trump, saldırının başlamasından birkaç saat sonra yayınlanan kayıtlı konuşmasında operasyonun amacının İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engellemek olduğunu iddia etse de, İranlılara ülkelerinin yönetimini ele almaları için nesiller boyu tekrarlanmayacak bir fırsatı değerlendirme çağrısında bulunmuştur. Bu durum, operasyonun nihai ve net hedefinin rejimi devirmek olduğunu göstermektedir.

İlk saldırı sonucunda İran Lideri Ayetullah Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey askeri ve güvenlik yetkilisi suikasta uğramıştır. İran bu saldırıya; bölgeyi ateşe vererek ABD ve müttefiklerine maliyeti yükseltmek, küresel ekonomiye mümkün olan en büyük zararı vererek Trump yönetimi üzerinde savaşı durdurması için uluslararası baskı oluşturmak amacıyla İsrail, Amerikan üsleri, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Kıbrıs'taki ekonomik tesislere yönelik balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) karşılık vermiştir.
Saldırının arka planı
İsrail'in Haziran 2025'te İran'a düzenlediği ve ABD'nin İran nükleer tesislerini vurduğu saldırıdan bu yana Amerikan Başkanı, İran'ın müzakerelere dönmesini ve kendi şartlarını kabul etmesini ummaktaydı. Bu şartlar; İran'ın uranyum zenginleştirme hakkından tamamen feragat etmesini (nükleer programın tasfiyesi ve sıfır zenginleştirme ilkesinin kabulü), %60 oranında zenginleştirilmiş yaklaşık 440 kilogram uranyumun teslim edilmesini, füze programının menzilinin İsrail'e ulaşamayacak şekilde (300-500 km arası tahminler) sınırlandırılmasını ve bölgedeki müttefiklerine verdiği desteğin durdurulmasını kapsamaktaydı. Buna karşılık, Amerikan yaptırımlarının kademeli olarak kaldırılması ve Amerikan şirketlerinin İran'daki ihalelerden pay alması öngörülüyordu. Ancak Tahran, Amerikan taleplerine veya müzakerelerin yeniden başlatılması çağrılarına olumlu yanıt vermedi.
28 Aralık 2025'te İran'da yerel para biriminin değer kaybetmesi ve fiyat artışları nedeniyle Tahran'da başlayıp ülke geneline yayılan geniş çaplı halk protestoları patlak verdi. Bu protestolar kısa sürede siyasi sistemin değişmesini talep eden ve şiddet olaylarının yaşandığı daha geniş bir harekete dönüştü. Yetkililer göstericilere öldürücü güç kullanarak, geniş çaplı tutuklamalar yaparak ve bilgi akışını kesmek için interneti kapatarak yanıt verdi. Trump, bu gelişmeleri Tahran ile baskı ve müzakere denklemini yeniden şekillendirmek için bir fırsat olarak gördü; protestoculara devlet kurumlarını ele geçirme çağrısında bulunarak yardımın yolda olduğu sözünü verdi. Ancak daha sonra, İranlı yetkililerden protestolara katılan yaklaşık 800 kişinin idam edilmeyeceğine dair söz aldığını belirterek geri adım attı. Bu geri çekilmenin nedenleri arasında, bölgede bir saldırı düzenlemek ve gelecek tepkiyi karşılamak için yeterli gücün bulunmaması, İsrail'in hazırlıklar için bekleme talebi ve Körfez ülkeleri ile Türkiye'nin savaştan kaçınılması yönündeki baskıları yer alıyordu. Bu durum, Haziran ayındaki 12 günlük savaş nedeniyle duran müzakere sürecine geri dönülmesini sağladı. Müzakerelerin, İran Amerikan taleplerine tamamen boyun eğmediği takdirde planlanan savaş hazırlıklarını tamamlamak için Trump tarafından yürütülen bir tiyatro olduğu inancı hakimdir.
Gözden Kaçmasın
Şubat 2026'da, Trump'ın bölgedeki askeri varlığı artırma emri ve bir aylık mühlet tanımasının ardından, Gumbat Diplomasisi (Savaş Gemisi Diplomasisi) mantığıyla üç tur müzakere gerçekleştirildi. 6 Şubat'ta Maskat'ta yapılan ilk turda Tahran sadece nükleer dosyayı tartışmakta ısrar ederken, Washington füze programı ve bölgesel ittifakları da içeren daha geniş bir anlaşma talep etti. İran ayrıca barışçıl amaçlarla düşük oranda zenginleştirme hakkını savundu. Maskat turu anlaşmasız sonuçlandı ancak Cenevre'de ek müzakerelerin temelini attı. Cenevre'de Washington, öncelikle nükleer programın müzakere edilmesini, ardından diğer konulara geçilmesini kabul etti. Ancak ABD'nin içeride zenginleştirmenin tamamen durdurulması ve tüm zenginleştirilmiş malzemenin dışarı çıkarılması ısrarı ile İran'ın zenginleştirme seviyelerini düşürme ve yaptırımların kaldırılması karşılığında UAEA ile işbirliğini artırma önerisi arasındaki uçurum derinleşti.

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi'nin İran'ın stoklarını yurt dışına taşımayı kabul ettiğine dair açıklamalarıyla kısa süreli bir iyimserlik oluşsa da, müzakerelerde ilerleme kaydedilirken saldırı başlatıldı. Bu durum; İsrail ve Amerikan yönetimi içindeki savaş yanlısı grupların, İran'ın acı verici tavizlerine rağmen bir uzlaşmaya varılmasından korktuklarını göstermektedir.
Washington, nükleer programın tasfiyesi konusunda net bir taahhüt istemiş ve İran bu turlarda tüm zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayı kabul etmemiş olsa da, birçok taviz vermişti ve uzlaşma mümkündü. ABD ve İsrail, 28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı Lider Hamaney'in konutunda üst düzey siyasi ve askeri liderlerin katılacağı bir toplantıya dair istihbaratı kullanarak, ihanet ve aldatma ile saldırıyı başlatmıştır. Artık amacın bir uzlaşma değil, rejimi devirmek olduğu açıkça görülmektedir.
İran'a yönelik saldırının motivasyonları
Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ile birlikte İran’a karşı yürüttüğü ortak askeri harekâta Destansı Öfke (Epic Fury) adını verirken; İsrail bu harekatı Kükreyen Aslan Operasyonu (Roaring Lion) olarak adlandırmıştır. Bu hamle, Washington’un bölgedeki askeri yığınağını tamamlamasının ve Trump’ın İran’a nükleer programı konusunda bir anlaşmaya varması için tanıdığı on ila on beş günlük sürenin dolmasının ardından gelmiştir. Trump, saldırı arifesinde Truth Social platformu üzerinden yayınladığı kısa açıklamada, Destansı Öfke operasyonunun dört hedefini şu şekilde belirlemiştir: 1. İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek, 2. Füze cephaneliğini ve üretim tesislerini imha etmek, 3. Bölgedeki vekil güçler ağını zayıflatmak, 4. Deniz kuvvetleri kapasitesini ortadan kaldırmak. Ancak bu askeri hedeflerin yanı sıra, Amerikan yaptırımlarının temel nedenini oluşturduğu ekonomik koşullardan kaynaklanan halk memnuniyetsizliğini kullanarak, rejimi içeriden değişime zorlamak gibi daha geniş bir siyasi amaca da işaret etmiştir.
Uzun yıllar boyunca İran’ın nükleer programı, Washington ve Tahran arasındaki en temel ihtilaf noktalarından birini oluşturmuştur. 2015 yılında varılan anlaşma, İran’ın uranyumu %3,67 oranında zenginleştirmesine izin verilmesi karşılığında programın sıkı denetim altına alınmasını sağlamıştı.
Fakat Trump, Barack Obama yönetiminin imzaladığı bu anlaşmadan çekilerek kendi şartlarını içeren bir anlaşmaya varmak için Maksimum Baskı politikasını benimsemiştir. Başkan Joe Biden yönetiminin anlaşmayı canlandırma veya alternatif bir formül bulma çabalarının başarısız olmasının ardından, Trump Beyaz Saray’a geri dönmüş ve İran ile müzakere kapısını yeniden açma arzusunu ilan etmiştir. İkinci başkanlık döneminin ilk yılında, müzakere çabalarının istediği sonucu vermemesi halinde askeri güce başvurmaktan çekinmeyeceğini defalarca vurgulamıştır. Haziran 2025’teki Amerikan hava saldırılarının (On İki Gün Savaşı) ardından Washington, İran nükleer programına ağır hasar verdiğini ve yeni bir anlaşmanın İran topraklarındaki tüm zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulmasını ve nükleer altyapının tamamen tasfiyesini içermesi gerektiğini açıklamıştır. İran ise bu talepleri reddettiği gibi, 2015 anlaşmasının sadece nükleer konularla sınırlı olduğunu belirterek; balistik füze programı ve Direniş Ekseni’ndeki müttefikleriyle olan ilişkilerinin müzakere gündemine alınmasını da kabul etmemiştir. Önemli bir hava gücünden yoksun olan İran, bazı türleri 2000 kilometre menzile ulaşan füze programını temel savunma aracı olarak görmekte ve bu konuda müzakere yapmayı reddetmektedir.

Bu durum, balistik füze dosyasının bir noktada ele alınması gerektiğini savunan Dışişleri Bakanı Marco Rubio liderliğindeki Washington yönetimi ile büyük bir anlaşmazlık konusu olmaya devam etmiştir. Bununla birlikte, İran’ın nükleer veya balistik füze programı üzerindeki anlaşmazlığın, son Amerikan-İsrail saldırısının tek doğrudan nedeni olmadığı anlaşılmaktadır. Göstergeler, operasyonun askeri ve nükleer meselelerin sınırlarını aşan, daha geniş bir stratejik çerçevede aylar öncesinden Washington ve Tel Aviv arasında koordineli bir şekilde planlandığını kanıtlamaktadır.
Trump, Cumartesi sabahı saldırının başladığını duyurduğu konuşmasında doğrudan İran halkına seslenerek, askeri operasyonlar bittikten sonra hükümetinizin kontrolünü ele alın çağrısında bulunmuştur. Şu an size istediğinizi veren bir başkanınız var, bakalım nasıl karşılık vereceksiniz diyen Trump, İran’ı kitlesel terör uygulamakla suçlamış, ABD’nin buna artık müsamaha göstermeyeceğini ve ülkenin füzelerini imha edip füze endüstrisini yerle bir etme kararlılığını ilan etmiştir. Bu açıklamalar, Washington’un liderlik ettiği askeri yol ile İran rejiminin güvenlik ve siyasi yapısına derin zarar vererek zayıflatılması ve nihayetinde devrilmesi için içsel dönüşümlere bel bağlayan açık bir tırmanma stratejisini yansıtmaktadır. Rejim hedeflerine yönelik geniş çaplı saldırı kararı, Trump’ın daha önce protestoculara verdiği yardım geliyor sözünün ötesine geçerek, liderliği ve güç merkezlerini çökertmeyi hedefleyen kapsamlı bir harekâta dönüştüğünü göstermektedir. Amerikan yönetimi, Ocak ayındaki olaylar sırasında İran rejiminde gözlemlediği iç kırılganlık emarelerini, İran’daki siyasi tabloyu kökten yeniden şekillendirmek ve rejim değişikliği için zemin hazırlamak adına bir fırsat olarak görmektedir. Bu strateji; üst düzey yetkililerin, egemen kurumların, stratejik askeri altyapının, asayiş birimlerinin ve askeri komuta kademesinin hedef alınmasıyla somutlaşmıştır. Böylece operasyonlar belirli askeri kapasiteleri zayıflatmakla kalmamış, devletin güvenlik sütunlarını ve karar alma merkezlerini sarsmaya yönelmiştir.
Amerikan yaklaşımı; 2025’teki İsrail ve Amerikan saldırıları ile Ocak ayında gerçekleşen ve rejim değişikliği sloganlarının atıldığı geniş çaplı protestoların ardından, İran rejiminde yapısal bir zayıflık oluştuğu değerlendirmesine dayanmaktadır. Ayrıca, İsrail’in son iki yılda yürüttüğü savaşlar İran’ın bölgesel müttefik ağını zayıflatmış; bu da Tahran’ın geniş çaplı bir saldırıyı caydırmak veya dikkat dağıtmak için çoklu cepheler açma kabiliyetini kısıtlamıştır. Tüm bunlar, Amerikan yönetiminde on yıllardır süren İran tehdidini sona erdirmek amacıyla düşük maliyetli ve geniş kapsamlı bir askeri operasyonun gerçekleştirilebileceğine dair bir kanaat oluşturmuştur. Washington, İsrail ile ortaklaşa gerçekleştirdiği hava saldırılarının rejimin devrilmesine yol açacak dahili bir ayaklanmayı tetiklemesini açıkça ummaktadır.

Saldırıların niteliği bunu doğruladığı gibi, İran rejimini İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak tanımlayan Binyamin Netanyahu da bu saldırının İran halkının kendi kaderini eline alması için gereken koşulları yaratabileceğini belirtmiştir. Ancak tecrübeler, bu tür stratejilerin genellikle kaosa, iç savaşlara veya her ikisine birden yol açtığını kanıtlamaktadır. Zira mevcut rejim için organize bir alternatif bulunmamaktadır ve Amerikan yönetimi, Irak’taki durumun aksine, iktidar geçişini yönetmek için karaya asker çıkarma niyetinde değildir. Amerikan Başkanı’nın çelişkili açıklamaları, savaş sonrası için net bir tasavvurun olmadığını ve İran devletinin ile halkının kaderine karşı bir kayıtsızlık içinde olunduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç
Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in katılımıyla 28 Şubat tarihinde İran’a karşı başlattığı ve ilk saatlerinde İran Lideri ile devlet yönetiminin büyük bir kısmının suikasta uğramasıyla sonuçlanan geniş çaplı askeri operasyon vasıtasıyla bir dizi hedefi gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu hedeflerin en önemlisi; hava harekatının İran’ı teslim olmaya ve nükleer program, balistik füze programı ile bölgesel müttefiklere ilişkin Amerikan-İsrail şartlarını kabul etmeye zorlayamaması durumunda, rejimin yapısını sarsmak ve devrilmesine zemin hazırlayacak uygun dahili koşulları yaratmaktır. Bu durum; rejimin toplum üzerindeki baskısını ve iç kontrol kabiliyetini zayıflatmak, böylece askeri operasyonların sonunda rejime karşı bir devrimin fitilini ateşlemek amacıyla, füze ve nükleer kapasitelerin yanı sıra asayişi sağlayan kurumların da hedef alınmasından açıkça anlaşılmaktadır.