İran’ın Müttefikleri Harekete Geçecek mi?

İran lideri Ali Hamaney’e yönelik suikast sonrası bölgedeki tansiyon zirveye çıktı. Husiler, Hizbullah ve Iraklı silahlı gruplar destek mesajı verirken, tam ölçekli bir savaşa girip girmeyecekleri ise merak konusu.
İran’ın Müttefikleri Harekete Geçecek mi

03.03.2026 - 16:36  |  Son Güncellenme:  03.03.2026 - 16:43

Bölgede eşi benzeri görülmemiş bir döneme girildi. İran lideri Ali Hamaney’e yönelik suikastın ardından Tahran ile bir yanda Amerika Birleşik Devletleri, diğer yanda İsrail arasındaki gerilim hızla tırmandı. 

Artık mesele yalnızca İran’ın ayakta kalıp kalamayacağı değil; bölgedeki müttefiklerinin nasıl bir yol izleyeceği. 

Peki ya, Yemen’deki Husiler ne yapacak? Lübnan’da Hizbullah nasıl bir tutum alacak? Irak’taki silahlı gruplar kırılgan Bağdat dengelerini altüst edecek bir savaşa sürüklenir mi?

Husiler: Siyasi destek var, doğrudan askeri müdahale yok

Bazı haberlerde oluşan algının aksine, Husiler Hamaney’e yönelik saldırının ardından doğrudan askeri bir angajman ilan etmedi. Bunun yerine yüksek tonda siyasi ve toplumsal destek mesajları verildi. Başkent Sana’da ve birçok vilayette kitlesel gösteriler düzenlendi, İran’a ve direniş ekseni’ne destek açıklamaları yapıldı. Ancak yeni askeri operasyon ya da yeni bir cephe açıldığına dair resmi bir duyuru gelmedi.

Bu tablo geri adım olarak okunmuyor. Aksine dikkatle hesaplanmış bir tercih olarak değerlendiriliyor. Husiler, Yemen hükümetiyle yürütülen ateşkes sürecinde elde ettikleri siyasi kazanımları riske atmak istemiyor. Öte yandan Kızıldeniz’de gemilere yönelik saldırıların yeniden yoğunlaşması ya da operasyon alanının genişletilmesi, ABD’nin sert bir askeri karşılık vermesine ve Yemen’in yeniden açık bir yıpratma savaşına sürüklenmesine yol açabilir.

Husilerin lideri

Bu nedenle Husiler, sahada doğrudan çatışma yerine yüksek perdeden siyasi dayanışmayı tercih etmiş görünüyor. Mesaj net: Denklemin içindeyiz ama risk dengesi değişmeden harekete geçmeyiz. Tam ölçekli bir bölgesel savaşın içine girmek, hem ABD’nin yoğun hava saldırılarını geri getirebilir hem de Yemen’deki kırılgan ateşkesi tamamen çökertebilir. Ayrıca Kızıldeniz’in açık bir çatışma alanına dönüşmesi, deniz güvenliği başlığı altında uluslararası müdahaleyi de beraberinde getirebilir.

Hizbullah: Varoluşsal tehdit ile Lübnan gerçeği arasında

Lübnan’daki Hizbullah’ın tutumu ise daha temkinli. Hamaney’e yönelik saldırı, hareketin siyasi ve ideolojik referansını doğrudan ilgilendirmesine rağmen, Hizbullah şimdiye kadar kontrollü bir tırmanma stratejisi izledi. Örgüt tarafsız kalmayacağını ilan etti, İsrail hedeflerine yönelik roket ve İHA saldırıları düzenledi. Ancak 2006’daki 2006 Lübnan Savaşı benzeri kapsamlı bir cephe açmış değil.

Bu kademeli yanıtın arkasında karmaşık bir denklem var. Bir yandan İran rejiminin zayıflaması ya da devrilmesi, Hizbullah için stratejik bir kırılma anlamına geliyor. Tahran ile ilişki yalnızca askeri destekten ibaret değil; mali, siyasi ve ideolojik bir bağ söz konusu. Öte yandan Lübnan’daki tablo son derece kırılgan. Ekonomi çökmüş durumda, toplum yorgun ve uzun süreli bir savaşa karşı ciddi bir hassasiyet var.

Hizbullah militanları

Hizbullah, geniş çaplı bir çatışmanın Lübnan’ı ağır bir yıkıma sürükleyeceğini ve içeride eşi görülmemiş bir baskı doğuracağını biliyor. Cumhurbaşkanı ve hükümetin ülkenin bölgesel bir savaşa çekilmesine karşı açık tavır alması da bu tabloyu pekiştiriyor. Bu nedenle örgüt, İran eksenine bağlılığını gösterirken aynı zamanda topyekûn bir savaşa sürüklenmemeye çalışıyor.

Ancak kritik soru açık, Eğer ABD ve İsrail’in nihai hedefinin İran rejimini devirmek olduğu netleşirse, Hizbullah sınırlı saldırılarla mı yetinecek? Yoksa bunu varoluşsal bir mücadele olarak görüp tüm gücüyle sahaya mı inecek? Bu sorunun yanıtı, sahadaki gelişmelere ve İsrail’in kuzey cephesinde ağır bir yükü kaldırıp kaldıramayacağına bağlı.

Bu noktada Katar Üniversitesi’nden Ali Bakir, Fokus Plus’a yaptığı değerlendirmede dikkat çekici bir noktaya işaret etti. Bakir, “ABD-İsrail ortak saldırısı, bunun sadece nükleer dosyayla sınırlı bir mesele olmadığını gösteriyor. İsrail Başbakanı’nın açıklamaları rejim değişikliği yönünde bir eğilim olduğunu ortaya koyuyor. Bu saldırılarla İran rejiminin içeride daha fazla zayıflatılması ve bunun bir iç darbe ya da halk ayaklanmasına zemin hazırlaması umuluyor” dedi.

Iraklı Gruplar: Devlet kararı ile eksen mantığı arasında

Irak’ta ise tablo daha karmaşık. Irak İslami Direnişi çatısı altındaki silahlı gruplar, özellikle Ketaib Hizbullah ve Asaib Ehl el-Hak, ABD’ye ait üsleri hedef aldıklarını duyurarak savaşa dahil olduklarını açıkladı. Erbil ve diğer bölgelerdeki Amerikan noktalarına saldırılar düzenlendi. Açıklamalarda sert bir dil kullanıldı ve bu mücadelenin tarafsızlığa yer bırakmayan bir savaş olduğu vurgulandı.

Haşdi Şabi militanları

Ancak Irak sahası tamamen kontrolsüz değil. Söz konusu gruplar resmen Haşdi Şabi bünyesinde yer alıyor; yani teorik olarak devlet güvenlik yapısının parçası. Irak hükümeti ise ülkenin bölgesel bir hesaplaşma alanına dönüşmesine açıkça karşı çıkıyor ve böyle bir senaryonun kırılgan istikrarı tamamen sarsacağı uyarısında bulunuyor.

Bu durum Bağdat’ı zor bir denklemin içine itiyor. Silah, nüfuz ve bölgesel bağlantılara sahip gruplar nasıl kontrol altında tutulacak? Öte yandan Washington ile ilişkiler nasıl korunacak? Ayrıca, ABD askerleri halen Irak topraklarında bulunuyor.

Iraklı gruplar da aşırı tırmanmanın bedelini biliyor. Son dönemde bazı noktalara yönelik ABD ve İsrail saldırıları bunun sinyalini verdi. Bu nedenle şu aşamada izlenen strateji daha çok yıpratma savaşı mantığına dayanıyor: Sınırlı roket ve İHA saldırılarıyla Washington’a bu varlık maliyetli mesajı veriliyor; ancak Irak devletine karşı açık bir savaş ilan edilmiyor.

Aynı eksen savaşa katılır mı?

Direniş ekseni başlığı altında ortak bir söylem olsa da Husiler, Hizbullah ve Iraklı grupların hesapları sahadan sahaya değişiyor. Hepsinin ortak kaygısı, İran rejiminin çökmesinin bölgesel dengeleri kökten değiştireceği gerçeği. Böyle bir senaryo, bu aktörleri daha düşmanca bir bölgesel ortamla karşı karşıya bırakabilir.

Bu nedenle atılan adımlar, yalnızca bir suikasta verilen duygusal tepkiler değil. Aynı zamanda Tahran’ın devrilmesi senaryosunu engelleme ya da bunun maliyetini Washington ve Tel Aviv için yükseltme çabası olarak okunuyor.

Bugün itibarıyla hiçbir taraf tam ölçekli bir savaş istemiyor. Ancak hiçbiri de tamamen kenara çekilebilecek durumda değil. Bölge, tırmanma ile kontrol arasında son derece kırılgan bir dengede ilerliyor. Eğer savaş uzarsa bu denge hızla çözülebilir. O zaman çatışma yalnızca İran’la sınırlı kalmaz; tüm bölge kontrol edilmesi güç, açık bir cepheye dönüşebilir.