Husilerin Suudi Arabistan'a Karşı Mücadelesi: Tanınma ve Anlaşma Arayışı
02.10.2026 - 10:44 | Son Güncellenme: 02.10.2026 - 10:48
Yemen'deki Husiler, etkisi yerel ve bölgesel denklemlerin ötesine geçen önemli bir aktör hâline geldi. Kızıldeniz kıyısındaki ilerleyişleri ve Babülmendep çevresindeki stratejik noktalarda artan etkileri, dünyanın en önemli ticaret yollarından birinin güvenliğini yeniden gündemin merkezine taşıdı.
Reuters'ın 16 Eylül'de duyurduğu görüşmeler kapsamında ABD temsilcileri ile Husi yetkililer Maskat'ta bir araya geldi. Görüşmelerde Husiler, Amerikan ve İsrail gemilerini hedef almayacaklarını ve 2025'te ABD ile varılan ateşkese bağlı kalacaklarını bildirdi.
Kaynak, Husilerin Babülmendep çevresindeki ilerleyişinin İran'la koordinasyon hâlinde gerçekleştiğini değerlendiriyor. Husilerin bölgede kapsamlı bir askerî hamle yapabileceği ise aylardır tartışılıyordu.
Husi lideri Abdülmelik el-Husi, temmuz ayında yaptığı açıklamada Kızıldeniz'deki gerilime ilişkin ''havalimanına karşı havalimanı, limana karşı liman, ablukaya karşı abluka'' şeklinde bir denklemden söz etmiş ve Suudi Arabistan'ın Yemen'e yönelik saldırılara katılması hâlinde petrol tesisleri ile kritik altyapının hedef alınabileceğini söylemişti.
Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki ilerleyişi, çatışmanın enerji piyasaları açısından taşıdığı riski de büyüttü. Bölge ülkeleri açısından artık yalnızca Hürmüz Boğazı değil, Kızıldeniz'i Aden Körfezi'ne bağlayan Babülmendep de kritik bir enerji ve ticaret güzergâhı olarak öne çıkıyor.
Kaynağın aktardığı verilere göre haziran ayında Babülmendep üzerinden geçen petrol miktarı günlük ortalama 8 milyon varilin üzerine çıktı. İran'la savaş öncesindeki ortalama ise yaklaşık 4 milyon varil seviyesindeydi.
Suudi Arabistan da Hürmüz Boğazı'ndaki ulaşımın aksaması nedeniyle petrolünün daha büyük bölümünü Doğu-Batı boru hattıyla Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu Limanı'na yönlendirdi.
Bu durum, Babülmendep'teki herhangi bir kesintinin hem küresel petrol arzını hem de Suudi Arabistan'ın alternatif ihracat kapasitesini etkileyebilecek bir boyut kazanmasına neden oldu.
Suudi petrolü üzerindeki baskı arttı
Husilerin Kızıldeniz ve Babülmendep'teki faaliyetlerinden en fazla etkilenebilecek alanların başında Suudi Arabistan'ın petrol ihracatı geliyor.
Kaynakta aktarılan ekonomik değerlendirmelere göre Suudi Arabistan'ın ihracatı küresel petrol piyasasının önemli bir bölümünü oluşturuyor.
Husiler, Suudi Arabistan'la bağlantılı gemilerin Babülmendep'ten geçişini engelleme tehdidinde bulunurken bu yaklaşım, Tahran'ın bölgeden petrol ihracatının engellenebileceğine ilişkin açıklamalarıyla da ilişkilendiriliyor.
Hürmüz Boğazı'ndaki aksaklıkların ardından Suudi Arabistan, ihracatının bir bölümünü Doğu-Batı boru hattına yönlendirdi.
Rystad Energy'nin aktardığı verilere göre ağustos sonlarında bu hat üzerinden günlük 2,6 milyon ile 4 milyon varil arasında petrol taşınıyordu.
Hat, 10 Eylül'de düzenlenen saldırılarda hasar gördü ve bir süre kapasite kaybı yaşadı. Eylül ayının son günlerinde onarım çalışmalarının ardından yeniden devreye alınan hatta günlük yaklaşık 3,5 milyon varillik akış sağlandı.
Buna rağmen hattın ve Kızıldeniz güzergâhının güvenliği, Suudi Arabistan'ın alternatif petrol ihracatı açısından kritik önemini koruyor.
Mekke Anlaşması da denklemde
Kaynak, Husilerin oluşturduğu baskının yalnızca Suudi Arabistan'ın petrol ihracatıyla sınırlı olmadığını, petrol tesislerinden havalimanlarına kadar ülkenin kritik altyapısını ilgilendirdiğini belirtiyor.
Bu durum Riyad açısından hem güvenlik hem de bölgesel konum meselesi olarak değerlendiriliyor.
Bu noktada 7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da öne çıkıyor.
Anlaşma, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye yönelik saldırı olarak kabul edilmesini öngörüyor ve kolektif caydırıcılık anlayışına dayanıyor.
Suudi Arabistan ayrıca 30 Temmuz'da Kızıldeniz'deki deniz yollarının korunmasına yönelik çok uluslu bir deniz savunma ittifakının kurulmasına öncülük etti.
Suudi Arabistan'ın yanı sıra Türkiye, Pakistan, Mısır, Ürdün, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Sudan, Cibuti, Somali, Bangladeş ve Nijerya'nın da destek verdiği yapı, toplam 14 ülkeyi bir araya getirdi.
İttifakın amacı Kızıldeniz, Babülmendep ve Aden Körfezi'ndeki deniz ulaşımını ve enerji güzergâhlarını korumak olarak açıklandı.
ABD yeniden müdahale eder mi?
Bölgedeki gelişmeler, ABD'nin Husilere karşı yeniden askerî müdahalede bulunup bulunmayacağı sorusunu da gündeme taşıdı.
ABD Başkanı Donald Trump, temmuz ayında Suudi gemileri veya petrol tesislerine yönelik geniş çaplı saldırılar yaşanması durumunda Washington'ın harekete geçebileceği mesajını vermişti.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Husilerin Suudi tankerlerini hedef aldığı dönemde hareketin İran'ın kendileri için oluşturduğu bir ''tuzağa'' düşmemesi gerektiğini söylemiş ve gerilimden uzak durmaları çağrısında bulunmuştu.
Suudi Arabistan ile ABD arasında askerî ve güvenlik istişareleri de gerçekleştirildi.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper'ın bölgedeki gerilimin tırmanmasının ardından Suudi Arabistan'la temaslarda bulunması, Washington ile Riyad arasındaki güvenlik koordinasyonunun sürdüğünü gösterdi.
Bununla birlikte ABD, eylül ayında Suudi Arabistan'ın Husilere karşı doğrudan askerî müdahale talebine olumlu yanıt vermedi ve desteğini istihbarat ile hedefleme alanlarıyla sınırlı tuttu.
Husilerin hedefi tanınma mı?
Kaynakta görüşlerine başvurulan uzmanlar, Husilerin artık yalnızca İran'ın bölgesel politikaları çerçevesinde hareket eden bir yapı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savunuyor.
Bu değerlendirmeye göre hareket, kısa ve uzun vadeli kendi siyasi hedeflerini de izleyen bir aktöre dönüşmüş durumda.
Husilere yakın çevrelerden aktarılan bilgilere göre hareket içindeki bazı isimler, Yemen'deki diğer taraflarla değil, doğrudan Suudi Arabistan'la kapsamlı bir anlaşmaya varılması gerektiğini düşünüyor.
Bu yaklaşımda Suudi Arabistan üzerindeki askerî baskı, Riyad'ı doğrudan müzakereye yöneltebilecek bir araç olarak görülüyor.
Olası bir anlaşmayla Suudi Arabistan'ın uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetine verdiği desteğin sona ermesi, Husilere yönelik hava saldırılarının durdurulması ve sınır güvenliği ile saldırmazlık konularında kalıcı mutabakatlara ulaşılması hedefleniyor.
Böyle bir tablo, Husilerin hâkim oldukları bölgelerdeki konumlarını korumasına ve Yemen'deki en güçlü siyasi-askerî aktörlerden biri hâline gelmesine imkân sağlayabilir.
Kaynak, Husilerin Babülmendep yönündeki ilerleyişinin ve gelecekte Aden ile Taiz'e doğru hareket etme ihtimalinin de bu stratejik hedef çerçevesinde değerlendirilebileceğini belirtiyor.
Riyad-Husi diyaloğu gündemde
Suudi Arabistan ile Husiler arasında doğrudan müzakere kanalı açılması ihtimali de tartışılıyor.
Yemenli kaynaklara göre ABD, Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki son ilerleyişinden önce Riyad'ın bu konudaki yaklaşımını yokladı.
Aynı kaynaklar, doğrudan temas fikrinin bazı Suudi çevrelerinde de karşılık bulduğunu öne sürüyor.
Bu görüşe göre Riyad ile Husiler arasında kurulacak bir müzakere hattı, hareketin İran'la ilişkisini gevşetebilecek bir teşvik oluşturabilir.
Böyle bir sürecin Husi hareketi içerisinde de diyaloğu savunanlarla İran'la yakın çizginin sürmesini isteyen kesimler arasında görüş ayrılıklarını artırabileceği değerlendiriliyor.
Bu yaklaşımı savunanlar, Suudi Arabistan'ın Husilerle görüşerek uzun sürebilecek İran-Suudi rekabetinde Yemen cephesini etkisizleştirmeye çalışabileceğini düşünüyor.
Müzakerenin bedeli yükseldi
Bazı değerlendirmelere göre doğrudan diyalog iki taraf açısından da çıkar sağlayabilir.
Suudi Arabistan ve müttefiklerinin yeni bir savaşta Husileri tamamen ortadan kaldırmasının güç olduğu, örgütün son dönemde ele geçirdiği bazı bölgelerden çıkarılabilse dahi oluşturduğu tehdidin bütünüyle sona erdirilemeyebileceği savunuluyor.
Bu nedenle bazı çevreler, hareketin askerî yollarla tamamen yenilgiye uğratılmaya çalışılması yerine etkisizleştirilmesini daha gerçekçi bir seçenek olarak görüyor.
Buna karşılık Husilerin doğrudan diyaloğu kabul edip etmeyeceğine ilişkin kuşkular da bulunuyor.
Kaynakta aktarılan değerlendirmelere göre Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki son ilerleyişi müzakere pozisyonlarını güçlendirdi. Bu nedenle daha önce Suudi Arabistan'dan talep edilen tavizlerin bedelinin de yükselmiş olabileceği belirtiliyor.
Batılı bazı çevrelerde ise Husilerin askerî yöntemlerle tamamen ortadan kaldırılamayan fiilî bir aktöre dönüştüğü görüşü öne çıkıyor.
Bu tablo, yalnızca Yemen'in geleceğini değil, devlet dışı silahlı aktörlerin küresel ticaret yollarını ve enerji piyasalarını ne ölçüde etkileyebileceği sorusunu da gündeme getiriyor.
Husilerin Kızıldeniz'deki faaliyetleri, bölgesel bir silahlı hareketin enerji piyasalarını etkileyebilecek, küresel ticaret akışlarını aksatabilecek ve büyük güçleri bölgesel krizlerin içine çekebilecek kapasiteye ulaşmasının uluslararası güvenlik açısından ortaya çıkardığı yeni sorunları gözler önüne seriyor.
Kaynak: AlArabyAlJadeed