Husilerin Babülmendep’i Kontrol Altına Alması: Arka Plan ve Sonuçlar

Husilerin Babülmendep Boğazı ve Yemen’in Kızıldeniz kıyılarındaki stratejik bölgelerde kontrol sağlaması, sahadaki güç dengelerini değiştirirken deniz ticareti, enerji hatları ve bölgesel rekabet açısından yeni bir dönemin kapısını aralıyor. 
 Husilerin Babülmendep’i Kontrol Altına Alması Arka Plan ve Sonuçlar

18.09.2026 - 15:18  |  Son Güncellenme:  25.09.2026 - 09:36

Husiler, 11 Eylül 2026’da Yemen’in güneybatısındaki Taiz ve Hudeyde vilayetlerinde, yaklaşık 5 bin 400 kilometrekarelik alana yayılan altı ilçenin kontrolünü ele geçirdiğini açıkladı. Bu gelişme, uluslararası toplum tarafından tanınan Yemen hükümetine bağlı güçlerin bölgeden çekilmesinin ardından yaşandı.

Husilerin kontrolüne geçen bölgeler arasında Muha ilçesi ve stratejik öneme sahip Muha Limanı ile çok sayıda ada bulunuyor. Bunların başında Babülmendep Boğazı’nın tam ortasında yer alan Meyyun (Perim) Adası ile boğazın kuzeyindeki Haniş Takımadaları geliyor.

Husilerin Yemen’in güneybatı kıyısındaki bu stratejik bölgeyi kontrol altına alması, Birleşmiş Milletler öncülüğünde Nisan 2022’de yürürlüğe giren insani ateşkesten bu yana Husiler ile hükümet güçleri arasındaki temas hatlarında yaşanan en önemli saha gelişmesi olarak öne çıkıyor.

Çatışmaların yeniden başlamasının arka planı

İranlı Mahan Air şirketine ait ve Husi heyetini Temmuz 2026’da İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in cenaze törenine katılmak üzere Tahran’a götüren uçak etrafında yaşanan kriz, taraflar arasındaki çatışmaların yeniden başlamasının doğrudan nedeni oldu.

Yemen hükümeti, söz konusu uçağın Tahran’dan dönüşü sırasında Sana’ya inmesini engellemeye çalıştı. Hükümet, Husileri uçakta silah ve İranlı uzmanlar taşımakla suçladı.

Bu nedenle Sana Havalimanı’nın pisti, hükümete bağlı olduğu belirtilen savaş uçaklarının düzenlediği saldırılarla hedef alındı. Bunun üzerine uçak Hudeyde Havalimanı’na inmek zorunda kaldı ve daha sonra İran’a geri döndü.

Husiler ise bu olayı gerilimi tırmandırmak için kullandı. Temmuz ayının sonunda Suudi Arabistan’a ait gemilerin deniz trafiğine yasak getirdiklerini açıkladılar ve Suudi petrol tankerlerini hedef almaya başladılar.

Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından petrol ihracatını Basra Körfezi kıyısındaki Ras Tanura Limanı’ndan Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendirmesiyle birlikte bölgeden geçen Suudi petrol tankerlerinin sayısı da artmıştı.

Husiler aynı dönemde Suudi Arabistan’ın batısındaki askeri üsler ve hayati tesislere yönelik saldırılarını artırdı. Muha Limanı da balistik füzeler, insansız hava araçları ve insansız deniz araçlarıyla düzenlenen saldırıların hedefi haline geldi.

Husiler ile İran’ın, Kızıldeniz’in güneyi ve Babülmendep Boğazı’nın yanı sıra Hürmüz Boğazı dahil bölgedeki deniz trafiği üzerindeki baskıyı artırarak Suudi Arabistan’ı sıkıştırma konusunda çıkarlarının kesiştiği görülüyor.

Ancak bu açıklama, ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a karşı savaşı başlatmasından sonra Husilerin harekete geçmek için neden altı ay beklediğini ve Babülmendep’i kontrol altına almalarının ardından Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğünün etkilenmeyeceğini neden açıkladıklarını tek başına izah etmiyor.

Donald Trump

Bu nedenle Yemen’in kıyı cephesinin açılmasının, öncelikle Husilerin kendi hesaplarından kaynaklandığı değerlendiriliyor. İran’ın ise ABD’deki ara seçimler öncesinde petrol fiyatlarını yükselterek Donald Trump yönetimi üzerindeki baskıyı artırma arayışı kapsamında bu gelişmeyi siyasi açıdan değerlendirmeye çalıştığı düşünülüyor.

Husilerin saldırısı aynı zamanda hükümet güçlerinin bölgede yeni bir saha dengesi oluşturma girişimlerine karşı önleyici bir hamle niteliği taşıdı. Hükümet güçleri, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın ortaya çıkardığı bölgesel ortamdan yararlanmaya çalışıyordu.

Bu hazırlıklar, Yemen hükümeti yetkililerinin Sana’yı kurtaracak belirleyici savaşın yakında ilan edileceğine yönelik açıklamalarında açık biçimde görülüyordu.

Aynı dönemde Yemen ordusunun yeniden yapılandırılması ve askeri kapasitesinin güçlendirilmesine yönelik çalışmalar da hızlandı. Bu adımlar, Husi milislerinin barışçıl çözümleri reddetmesi durumunda gelecek aşamaya hazırlık olarak tanımlanıyordu.

Bunun üzerine Husiler, savaşın zamanını ve gerçekleşeceği alanı kendileri belirlemek amacıyla harekete geçti ve 9 Ağustos 2026’dan itibaren Muha kentini hedef almaya başladı.

Husiler, 3 Eylül’de askeri operasyonlarının kapsamını daha da genişletti. Operasyonlar Hays, Cebel Ras, Makbena, Kadaha, Barh, ardından Cebel Habeşi, Mavza, Vaziiyye, Huha, Muha ve Zubab cephelerine yayıldı.

Süreç sonunda Husiler, Babülmendep Boğazı ve boğazı kontrol eden Yemen adaları dahil olmak üzere ülkenin güneyindeki Kızıldeniz kıyılarında bulunan en önemli stratejik bölgelerin kontrolünü ele geçirdi.

Hükümet güçleri neden çöktü?

Hükümet güçlerinin çökerek ülkenin güneybatı kıyı hattı boyunca 120 kilometreden fazla geri çekilmesinde hem iç hem de dış faktörler etkili oldu.

Bunların başında, son yıllarda Yemen’de yaşanan Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri rekabeti ile Husilere karşı savaşan silahlı gruplar arasındaki anlaşmazlık ve çatışmalar geliyor.

Farklı hedeflerin, karar merkezlerinin, çıkarların ve bağlılıkların bulunması, birleşik bir Yemen ordusunun kurulmasını engelledi.

Bu rekabet sonucunda Husilere karşı oluşturulan ittifakın kendi içindeki güçler arasında çok sayıda silahlı çatışma yaşandı. Süreç 2019’daki Aden olaylarıyla başladı ve 2026’nın başında yeniden silahlı çatışmalara dönüştü.

BAE tarafından desteklenen Güney Geçiş Konseyi güçlerinin, Suudi Arabistan destekli hükümet birliklerini Mehra ve Hadramut vilayetlerinden çıkarmaya çalışması üzerine çatışmalar patlak verdi.

Yaşanan gelişmeler, Suudi Arabistan’ın askeri müdahalesiyle sonuçlandı. Müdahalenin ardından Güney Geçiş Konseyi güçleri dağıtıldı ve Birleşik Arap Emirlikleri Yemen’den tamamen çekildi.

Her ne kadar güneydeki mücadelenin meşru hükümet lehine sonuçlandığı görülse de Husilere karşı savaşan farklı hükümet birlikleri arasında uyum sağlanamadı. Bu durum özellikle Taiz ve Batı Sahili’nin güneyinde açık biçimde ortaya çıktı.

Tuğgeneral Tarık Salih

Taiz cephesinden sorumlu birlikler ile BAE desteğiyle kurulan ve Tuğgeneral Tarık Salih liderliğindeki sözde Ulusal Direniş güçleri arasındaki uyumsuzluk dikkat çekti.

Ulusal Direniş güçleri; Cumhuriyet Muhafızları, Tihame Direnişi ve Zeranik birlikleri ile Devler Tugayları’na bağlı üç tugaydan oluşuyordu.

Öte yandan bu birliklerin Husilerle çatışmaların ilk aşamalarında herhangi bir hava desteğinden ve yeterli lojistik ikmalden yoksun olması da dikkat çekti.

Husiler, hükümet güçlerine yönelik hava desteğinin gecikmesini fırsata çevirerek askeri operasyonlarının kapsamını genişletti. Bu durum hükümet güçlerinin saflarında geniş çaplı çözülmelere yol açtı.

Hükümet güçlerinin iyi koordine edilmiş ve önceden planlandığı izlenimi veren Husi saldırısını durdurma kapasitesini zayıflatan başka faktörler de bulunuyordu.

Bunların başında hükümet güçleri içindeki sistematik yolsuzluk geliyordu. Maaş listelerinde kayıtlı askerlerin sayısının, sahada fiilen bulunan asker sayısına kıyasla şişirilmiş olduğu ortaya çıktı.

Coğrafi, yerel ve kabilevi faktörler de savaşın sonucunun belirlenmesinde önemli rol oynadı. Bölgede konuşlu hükümet birliklerinin komutanlarının büyük bölümü bölge dışından geliyordu. Bu durum, söz konusu komutanların bölgede kendi varlıklarını destekleyecek yerel ağlar oluşturma kapasitesini sınırladı.

Hükümet güçleri ayrıca kapasitelerini aşan bir savunma yüküyle karşı karşıya kaldı. Husiler hem asker sayısı ve silah kapasitesi hem de saldırıda kullandıkları ateş gücü açısından üstün durumdaydı.

Özellikle Batı Sahili cephesi, Husi saldırılarının ana yönünü oluşturdu.

Kıyı cephesindeki baskıyı hafifletmek amacıyla Marib ve Cevf’te yeniden hareketlendirilen cepheler de Husilerin Batı Sahili’nin güneyine doğru ilerleyişini durdurmak veya ikmal yollarını kesmek için yeterli etkiyi yaratamadı.

Bunun yanı sıra hükümet güçlerine gönderilen takviye birliklerinin ve hava desteğinin geç ulaşması da sahadaki tabloyu etkiledi.

Hükümet birlikleri karşılarında son derece kararlı, kuvvetleri üzerinde güçlü merkezi kontrol sağlayabilen ve uygulanan kuşatmaya rağmen İran’dan temin ettiği bazı silah türlerinde üstünlüğe sahip bir rakip buldu.

Husilerin Babülmendep’i kontrol etmesinin sonuçları

Husilerin Kızıldeniz’in güney kıyılarının tamamında kontrol sağlaması önemli siyasi ve askeri sonuçlar doğurdu. Bu sonuçların kalıcı olup olmayacağı ise Husilerin ele geçirdikleri bölgeleri ellerinde tutma kapasitesine ve gelişmelere yerel ve uluslararası düzeyde verilecek karşılığın niteliğine bağlı olacak.

Siyasi açıdan bakıldığında, Husilerin ülkenin güneybatısındaki stratejik bölgeleri ele geçirmesi Yemen hükümeti açısından büyük bir gerileme anlamına geliyor.

Bu gelişmenin, hükümetin hem Yemen içindeki konumu hem de bölgesel ve uluslararası alandaki pozisyonu üzerinde önemli etkiler yaratması bekleniyor.

Hükümetin ülke içindeki konumunu zayıflatmasının yanı sıra söz konusu gelişme, Yemen yönetiminin bölgenin ve dünyanın en önemli deniz geçişlerinden birini kontrol eden taraf sıfatıyla bölgesel ve uluslararası güçlerle ilişki kurma imkanını da kaybetmesine neden oldu.

Dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin Babülmendep Boğazı üzerinden geçtiği belirtiliyor.

Buna karşılık Husiler, çıkarları bu önemli deniz geçişiyle bağlantılı olan ülkelerle ilişki kurma ve bazı ülkelerin Yemen’deki çatışmaya yönelik tutumlarını etkileme açısından daha güçlü bir konuma geldi.

Husiler Babülmendep Boğazı üzerindeki kontrollerini korumayı başarırsa, bu durum onların uluslararası toplumla fiilen boğazı kontrol eden aktör olarak ilişki kurmalarının önünü açabilir.

Öte yandan Husilerin Tarık Salih liderliğindeki Ulusal Direniş güçlerinin kontrolündeki bölgeleri ele geçirmesi, önemli bir siyasi rakibi de sahadan uzaklaştırdı.

Söz konusu güçler, Aralık 2017’de Husilerle yaşadığı anlaşmazlığın ardından Husiler tarafından öldürülen eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e bağlılığını sürdüren siyasi ve toplumsal çevreyi temsil ediyordu.

Askeri açıdan ise Husiler, kendilerine karşı savaşan en önemli askeri yapılardan birini bölgeden çıkarmayı başardı.

Aynı zamanda hükümet güçleri ile müttefiklerinin silah kaçakçılığı güzergahlarını hedef alma ve bu güzergahlara ulaşma kapasitesini de zayıflattılar.

Bunun yanında Batı Sahili’nin büyük bölümünün ve çevresindeki deniz alanlarının kontrolünün Husilere geçmesi, uygulanan kuşatmayı aşmak için ileri bir lojistik konum elde etmelerini sağladı.

Bu durum, çıkarları gerektirdiğinde deniz ulaşım yollarını tehdit etme imkanlarını da artırdı.

Söz konusu gelişme, Batılı donanmalara ait gemilerin dikkatini İran’la yürütülen savaşa ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini güvence altına alma çalışmalarına yoğunlaştırmasından yararlanan deniz korsanlığı gruplarının faaliyetlerini artırdığı bir döneme denk geldi.

Bu gruplar özellikle Aden Körfezi’ndeki faaliyetlerini yoğunlaştırdı.

Kızıldeniz’in karşı kıyısında Somali merkezli Eş-Şebab hareketinin faaliyetleri de genişledi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından yayımlanan bir rapora göre Husiler ile Eş-Şebab arasında karşılıklı çıkarlara dayalı bir ittifak kurulması ihtimali de bulunuyor.

Bölgesel açıdan bakıldığında ise Husilerin Babülmendep Boğazı’nı kontrol altına alması Yemen’deki çatışmaya daha büyük bir stratejik boyut kazandırdı ve Yemen savaşını İran ile ABD arasında bölgede devam eden genel mücadeleyle daha güçlü biçimde ilişkilendirdi.

Bununla birlikte Husilerin İran açısından önemi de arttı. İran artık hem Hürmüz hem de Babülmendep boğazlarının stratejik konumunu siyasi açıdan kullanabilecek bir konuma geldi.

Ancak Husiler bu konuda bağımsız hareket ettiklerini özellikle vurgulamaya özen gösterdi.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasından bu yana doğrudan savaşa girmekten kaçındılar ve Washington ile 6 Mayıs 2025’ten bu yana var olan mutabakatlara bağlı kaldılar. Washington yönetimi de Husilerle doğrudan iletişim kurmayı sürdürüyor.

Husiler

Husiler ayrıca Babülmendep Boğazı üzerindeki kontrollerinin, Suudi Arabistan’a ait gemiler dışında boğazdaki seyrüsefer özgürlüğünü etkilemeyeceğini açıkladı.

Bu uygulamanın Suudi Arabistan’ın Yemen üzerindeki ablukayı kaldırmasıyla da bağlantılı olduğunu belirten Husiler, açıklamalarında İran ile ABD arasındaki çatışmaya herhangi bir atıfta bulunmadı.

Sonuç

Husilerin Yemen’in Kızıldeniz kıyılarının geniş bölümlerini ve Babülmendep Boğazı’nı kontrol altına alması ile Yemen hükümetine bağlı “Ulusal Direniş Güçleri”nin hızla çökmesi, yerel ve bölgesel güç dengelerinde önemli bir değişime işaret ediyor.

Bu gelişmenin Yemen hükümetinin hem ülke içindeki hem de uluslararası alandaki konumu üzerinde önemli sonuçları olması bekleniyor.

Söz konusu değişimin etkileri, İran’a karşı başlatılan savaşın ardından bölgesel ve uluslararası rekabetin en önemli hedeflerinden biri haline gelen deniz geçişleri, ticaret yolları ve enerji nakil hatlarının kontrolüne yönelik mücadele dahil olmak üzere bölgede devam eden genel çatışmaya da yansıyor.

Husilerin Babülmendep Boğazı ile Yemen’in Kızıldeniz kıyılarının büyük bölümündeki hakimiyetinin, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ni aşarak Afrika kıyılarına doğru uzanan bir nüfuz ağının oluşmasına yol açması ve bu ağ üzerindeki rekabetin daha da sertleşmesi halinde ise söz konusu dönüşüm çok daha büyük bir önem kazanacak.

Kaynakça : ultrasawt