Husiler Savaşa Dahil Olursa Ne Olur? Kızıldeniz’de Kritik Denge
26.03.2026 - 16:11 | Son Güncellenme: 09.04.2026 - 14:30
İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilim daha karmaşık bir aşamaya girerken, çatışma artık sadece Körfez’le sınırlı değil.
Mücadele çok cepheli ve ağ tipi bir yapıya dönüşürken, stratejik deniz yolları da jeopolitik baskı araçları haline geliyor.
Bu çerçevede Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb Boğazı, yeni bir tırmanma hattı olarak öne çıkıyor. Öte yandan Husilerin sahaya inme ihtimali giderek güçleniyor.
Husiler: Bağımsızlık söylemi, Tahran dengesi
Husiler her ne kadar bağımsız hareket ettiklerini vurgulasa da, sahadaki askeri ve siyasi adımlar bu yapının Tahran’la bağlantılı bir denge içinde hareket ettiğini gösteriyor.
İran’ın asimetrik caydırıcılık stratejisinde Husiler önemli bir araç olarak görülüyor. Bu sayede Tahran, gerilimi Hürmüz Boğazı’ndan Kızıldeniz’e taşıyarak rakiplerine çift yönlü baskı kurmayı hedefliyor.
Ancak bu durum, savaş kararının tamamen İran’ın elinde olduğu anlamına gelmiyor. Husilerin kendi içinde de ciddi hesaplar var. Yemen’de elde edilen siyasi kazanımların korunması ve açık bir bölgesel savaşa sürüklenme riski, örgütü temkinli davranmaya itiyor. Bu nedenle mevcut tablo, müdahaleye karşı bir ret değil, daha çok zamanlama yönetimi olarak okunuyor.
Gözden Kaçmasın
Bab el-Mendeb: Küresel ekonominin dar boğazı
Bab el-Mendeb Boğazı, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan en kritik geçiş noktalarından biri. Süveyş Kanalı üzerinden yürüyen küresel ticaretin önemli bir kısmı bu hat üzerinden geçiyor. Bu hatta yaşanacak herhangi bir aksama, bölgesel kalmıyor; doğrudan küresel piyasalara yansıyor. Taşıma maliyetleri, sigorta giderleri ve enerji fiyatları hızla yükseliyor.
Öte yandan Hürmüz Boğazı’nın fiilen daraldığı bir senaryoda Bab el-Mendeb’in önemi daha da artıyor. Asıl risk ise iki boğazın aynı anda devre dışı kalması. Böyle bir durumda dünya, ilan edilmemiş bir petrol ablukasıyla karşı karşıya kalabilir ve enerji dengeleri kökten sarsılabilir.
Husiler için zor denklem: Kazanç mı risk mi?
Husilerin olası bir müdahale kararı sadece askeri değil, siyasi sonuçlar da doğuracak. Örgüt son yıllarda belirli siyasi kazanımlar elde etti ve Yemen hükümetiyle müzakere sürecinde bulunuyor.
Ancak İran’ın yanında savaşa dahil olmak, bu kazanımları riske atabilir. Öte yandan bu adım, Husilerin yeniden bölgesel tehdit olarak sınıflandırılmasına ve kendilerine karşı yeni askeri ittifakların kurulmasına yol açabilir. Ayrıca geçmişte olduğu gibi lider kadroya yönelik nokta atışı saldırıların yeniden gündeme gelmesi de ihtimaller arasında.
İran’ın stratejisi: Doğrudan savaş yerine çok cepheli baskı
Tahran, klasik savaş yerine hibrit savaş modelini tercih ediyor. Bu model; vekil güçler, deniz tehditleri ve ekonomik baskıyı bir araya getiriyor. İran’ın amacı boğazları tamamen kapatmak değil, sürekli bir belirsizlik ortamı yaratarak kendisine yönelik askeri adımların maliyetini artırmak.
Bu bağlamda Husilerin Kızıldeniz’de devreye sokulması, İran’a doğrudan çatışmaya girmeden alan genişletme imkanı sağlıyor. Aynı zamanda Tahran’a siyasi olarak inkar edilebilirlik alanı da bırakıyor.
Kritik karar anı ve küresel etkisi
Bölge kritik bir yol ayrımında. Husilerin vereceği karar sadece savaşın seyrini değil, Yemen’deki dengeleri, Körfez güvenliğini ve küresel ekonomiyi doğrudan etkileyecek.
Asıl tehlike ise tek bir deniz hattının kapanması değil; Hürmüz ve Bab el-Mendeb boğazlarının eş zamanlı krize girmesi. Böyle bir senaryo, bölgesel gerilimi küresel bir krize dönüştürebilir.
Yemenli araştırmacı Mutahar Al-Sofari, Fokus+’a yaptığı değerlendirmede Husilerin tutumunun iki ana boyutta ele alınabileceğini söyledi:
"İlk boyut, savaş öncesi koordinasyon. Buna göre Husilerin, direniş ekseni içinde önceden planlanmış bir rolü olabilir. İran’ın örgüt üzerindeki etkisi, özellikle 7 Ekim sonrası artan askeri ve lojistik destekle daha da güçlendi. Senaryoya göre Husilerin çatışmaya daha geç aşamada dahil olması, özellikle Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanmasının ardından Bab el-Mendeb’in de devre dışı bırakılmasıyla küresel enerji ve ticaret üzerinde baskı kurulmasını hedefliyor. Bu da Batılı hükümetleri ateşkese zorlamayı amaçlayan bir strateji olarak öne çıkıyor. Öte yandan Husilerin sahadaki rolü, etkisinden çok “tehdit değeri” üzerinden büyütülüyor.
İkinci boyut ise savaşın gidişatının etkisi. İran lideri Ali Hamaney’in savaşın başında bazı askeri yetkililerle birlikte öldürülmesi ve ardından gelen suikastlar, İran’da geçici bir liderlik boşluğu ve ciddi bir koordinasyon krizi yarattı. Bu durum hem operasyon yönetimini hem de dış bağlantıları etkiledi. Aynı gelişmeler Husiler içinde de bir şok etkisi yarattı. İran’ın ne kadar sızdırıldığı ve liderliğin ne kadar dayanabileceği sorgulanmaya başlandı. Bu da Husilerin savaşa girme kararını yeniden gözden geçirmesine yol açtı. Ayrıca örgüt içinde savaşa katılım konusunda görüş ayrılıkları olduğu da belirtiliyor."
Masadaki senaryolar: Üç kritik seçenek
Husilerin önünde üç temel senaryo bulunuyor ve her biri ciddi riskler barındırıyor:
İlk senaryo, sınırlı müdahale. Kızıldeniz’de gemilere yönelik sınırlı saldırılar ya da sembolik hamlelerle ABD’ye maliyet yüklenmesi hedefleniyor. Bu seçenek, İran’a ek bir baskı aracı sağlarken kapsamlı savaştan kaçınma imkanı sunuyor.
İkinci senaryo, geniş çaplı tırmanma. Körfez ülkelerindeki petrol tesislerinin hedef alınması veya deniz saldırılarının büyütülmesi bu kapsamda değerlendiriliyor. Bu yol ciddi ekonomik etki yaratabilir; ancak Yemen’i yeniden savaşın merkezine çekme riskini de beraberinde getiriyor.
Üçüncü senaryo ise bekle-gör stratejisi. Husiler askeri kartını kullanmadan elde tutarak daha kritik bir anı bekleyebilir. Bu yaklaşım, İran’ın kontrollü tırmanma stratejisiyle örtüşüyor.
Al-Sofari’ye göre Husiler, savaşa katılmak için doğrudan İran’dan gelecek talimatı bekliyor. Ancak aynı zamanda Netanyahu yönetiminin, ABD ile İran arasında bir anlaşma ya da ateşkes sağlansa bile kendilerini hedef alabileceği endişesi, örgütü sürpriz bir saldırıya karşı ön alıcı adımlar atmaya da itebilir.