Esed’siz Suriye’de Bir Yıl Sonunda Geçiş Süreci Nereye Evriliyor?

Rejimin devrilmesinin üzerinden bir yıl geçti... Suriyeliler özgürlüğü kutlarken, yeni yönetim siyasi istikrarı sağlama, güvenlik açıklarını kapatma ve ulusu yeniden inşa etme sınavı veriyor. İsrail saldırıları ve iç dengeler geçişi zorlaştırıyor.
Fokus+
Esed’siz Suriye’de Bir Yıl Sonunda Geçiş Süreci Nereye Evriliyor

08.12.2025 - 18:25  |  Son Güncellenme:  11.12.2025 - 09:59

Suriyeliler bugün Beşşar Esed rejiminin, “Saldırganlığı Caydırma” operasyonunun ardından, uzun süredir devam eden askeri, siyasi ve kurumsal çözülmeyle çöküşünün birinci yıldönümünü anıyor. 

Suriye ve bölgenin modern tarihindeki en zalim ve suçlu yönetimlerinden biri olan Esed rejiminden kurtuluşlarını ve birçok umut ve zorluğu beraberinde getiren bambaşka bir aşamaya geçişlerini kutluyorlar. 

Esed’in devrilmesi, Suriye’nin modern tarihinde eşi benzeri olmayan bir kırılma yarattı. 

Ülkeyi harabeye çeviren, milyonlarca insanı komşu ülkelere ve Avrupa’ya mülteci ya da ülke içinde yerinden edilmiş hale getiren rejimin çöküşü, yeni yönetimin omuzlarına ağır bir miras bıraktı. 

Bugün iktidar, hem içeride hem dışarıda iç içe geçmiş bir geçiş sürecini yönetme sınavı veriyor. 

Geçiş dönemini zorlaştıran başlıkların en önemlileri arasında, siyasi yapının yeniden inşası, güvenlik aygıtındaki güç dengelerinin oturtulması ve toplumsal barışın tesisi yer alıyor. 

Buna ek olarak, Suriye kıyılarında ve Süveyda’da yaşanan ve halen etkileri süren kanlı olayların yarattığı sarsıntılar, geçiş dönemini daha kırılgan hale getirdi. 

Bu olaylarda işlenen suçlara ilişkin geçiş dönemi adaletinin işletilmesi, yıllarca yıpranmış devlet kurumlarının yeniden ayağa kaldırılması ve etkin bir kamu yönetimi oluşturulması yeni yönetimin karşısındaki acil konular arasında bulunuyor. 

Suriye’nin karşı karşıya olduğu bu ağır iç gündemin üzerine, bir de İsrail’in artan askeri saldırıları nedeniyle derinleşen dış güvenlik baskısı ekleniyor.  

Yeni yönetim, hem iç stabiliteyi sağlamak hem de bölgesel tehditleri dengelemek zorunda olduğu ikili bir baskı altında ülkeyi yeniden kurmaya çalışıyor.  

Toplumsal düzeyde ise Esed rejiminin devrilmesi, Suriyelilerin 14 yıl boyunca ağır bedeller ödeyerek, katledildikleri ve acı çektikleri vatanlarını yeniden inşa etmek için tarifsiz bir sevinç ve sınırsız umutlarla karşıladıkları deprem etkisinde bir olaydı.  

Öyle ki, dün onları öldüren top mermilerinin sesleri zaferi kutlayan havai fişeklere dönüştü ve onları bombalayan uçaklar üzerlerine güller saçmaya başladı.  

Günler ilerledikçe Suriyeliler, daha önce deneyimlediklerinden tamamen farklı bir hayata adım atmaya başladı.   

Şam kırsalındaki Duma kentinden İsmail Hubeyyah, Al Araby Al Jadeed’e yaşadıklarını şu ifadelerle anlattı:  

“Kurtuluş günü bizim için ölümden hayata dönüş gibiydi. Pazarlarda tüm mallar çok daha düşük fiyatlarla bulunabiliyordu ve bize sadece bir somun ekmek ile bir kilo soğan veren karneler artık yoktu. Temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için saatlerce beklediğimiz tüm kuyruklar ortadan kalktı. En önemlisi ise Suriye’nin kuzeyinde yaşayan kızımla, damadımla ve torunlarımla yeniden bir araya gelebildim.”   

Hubeyyah’a göre, bir zamanlar ölümün kaynağı olan kontrol noktaları bugün güvenliğin garantörü haline gelmiş durumda.  

Esed’in devrilmesi sonrasında yeni yönetim, Suriye’yi yeniden güvenli ve müreffeh bir ülkeye dönüştürmek için tarihi bir fırsatla karşı karşıya kaldı.  

Bu fırsat, Suriye’nin istikrarını ve birliğini desteklemeyi amaçlayan güçlü uluslararası irade ile bölgesel ve Arap siyasi desteği sayesinde mümkün oldu.  

Böylesine kapsamlı bir dış destek, yalnızca Ortadoğu’da değil dünyada da yeni kurulan yönetimlere nadiren sağlanıyordu. Ancak bu geniş desteğe rağmen yönetimin önündeki yol, ciddi ve çok katmanlı zorluklarla doluydu. 

Bu zorlukların başında, İsrail’in Suriye topraklarına yönelik yoğunlaşan saldırıları, rejimin çöküşü sırasında imha edilen savunma sistemleri ve stratejik silahların yarattığı güvenlik açığı geliyordu.  

Süveyda’daki Dürzileri.

İsrail’in özellikle Süveyda’daki Dürzileri koruma konusunu Suriye’nin içişlerine müdahale için bir gerekçe olarak kullanması, güney cephesinde kaos yaratma girişimleri ve 1974’ten bu yana yürürlükte olan Kuvvetlerin Çekilmesi Anlaşması’nın sona erdiğini ilan etmesi yeni yönetim için ciddi bir meydan okuma oluşturdu. 

Buna ek olarak, iç güvenlik mimarisinin yeniden kurulması, yıllarca birbirine rakip grupları içererek Savunma Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, iç barışın güçlendirilmesi ve halkı gerçek anlamda temsil edecek bir yasama organının oluşturulması da yönetimin karşı karşıya bulunduğu kritik başlıklar arasında yer aldı. 

Yeni dönemin hedeflerinden biri de Suriye’yi yeniden doğal jeopolitik konumuna kavuşturacak bir dış politika geliştirmekti. 

Esed’in devrilmesinden sonraki dış politika 

Arap Suriye Araştırmaları Merkezi’nden araştırmacı Muhammed Sukari, Esed’in devrilmesi sonrası şekillenen dış politikaya ilişkin değerlendirmesinde, Suriye’nin dış politikasının kapsamlı ve hızlı bir dönüşüm sürecine girdiğini vurguladı. 

Sukari, yeni yönetimin, Suriye’nin hem bölgedeki hem uluslararası sistemdeki konumunu, yalnızca uzun bir çatışmadan çıkan bir ülke olarak değil, aynı zamanda onlarca yıl süren otoriter yönetimlerle özdeşleşmiş eski imajının dışında, yeni bir dış meşruiyet inşa etmeye çalışan bir siyasi sistem olarak yeniden tanımlamaya çalıştığını dile getirdi. 

Konuya ilişkin Al Araby Al Jadeed’e görüş bildiren Sukari, şu ifadeleri kullandı: 

“Bu dönüşümler, Suriye’nin hem bölgesel hem uluslararası düzeyde tehdit oluşturmayan bir aktör olarak yeniden konumlandırılmasını sağladı. Suriye'nin dışa açılımı, önceki rejimin sürekli olarak sorun yaşadığı ülkeler de dahil olmak üzere neredeyse tüm bölgesel ve uluslararası aktörlerle (İran hariç) kurduğu etkileşimle dikkat çekiyor.” 

Sukari, bu yaklaşımın uluslararası ilişkiler literatüründe çatışma sonrası devletlerin uluslararası sisteme yeniden entegrasyonu olarak bilinen politika çerçevesiyle uyumlu olduğunun altını çizdi. 

Araştırmacı, bu politikada, yeni yönetimler geçmişte taşıdıkları tehdit imajını ortadan kaldırmaya ve kendilerini bölgesel istikrarın potansiyel bir ortağı olarak sunmaya çalıştığına dikkat çekti. 

Esed sonrası dış politikanın birkaç temel ilkeye dayandığını vurgulayan Sukari, açıklamasını şöyle sürdürdü: 

“Bunların başında, Suriye’nin artık bölgesel ya da uluslararası bir tehdit kaynağı olmadığına dair ısrarlı vurgu, komşularla pozitif denge politikasının benimsenmesi ve kriz ya da devrim ihraç etmeme konusundaki taahhüdü geliyor. Bunun yerine Şam, bölgesel barış ve istikrarı desteklemeye odaklanan, terörle mücadele ortaklıklarına kademeli bir yaklaşım benimseyen bir dış politika dili kullanıyor.” 

Bu söylemin, özellikle Trump’ın Ortadoğu’ya dair güvenlik ve istikrar öncelikli vizyonu ile çeşitli derecelerde örtüştüğünü söyleyen Sukari, söz konusu yaklaşımın Suriye’nin diplomatik alanda önemli açılımlar yapmasına imkan tanıdığını, özellikle de Avrupa Birliği (AB), İngiltere ve ABD ile iletişim kanalları ve siyasi ilişkilerin yeniden kurulmasını sağladığını ekledi.  

Sukkari, AB, İngiltere ve ABD’nin, Suriye’nin uluslararası sisteme yeniden entegrasyonunda merkezi bir rol oynadığını, müzakerelerde Şam’ın pozisyonunu güçlendirdiğini ve bölgesel çıkmazların aşılmasına dair yeni siyasi değerlendirmelerin önünü açtığını söyledi. 

Ancak tüm bu diplomatik ilerlemenin büyük ölçüde sembolik düzeyde kaldığını ve mevcut yapısal sorunların çözümünde henüz somut bir dönüşüme yol açmadığını da özellikle vurguladı. 

Tüm bu belirgin değişimlere rağmen Suriye dış politikasının, yalnızca ülke içindeki dinamiklerden değil, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası çatışma yapısının şekillendirdiği karmaşık bir sorunlar ağıyla çevrili olduğuna da dikkat çekti. 

Sukari’ye göre bunların başında, rejimin devrilmesinin ardından geçen ilk yıl boyunca en çalkantılı dönemin yaşandığı İsrail ile ilişkiler geliyor. 


 

İsrail  tarafından bombalanan Suriye Savunma Bakanlığı binası.

Suriye, bu süreçte bir dizi kritik güvenlik olayına sahne oldu. Özellikle de Şam’ın, dahası ülkenin “egemen kalbi” sayılan Emevi Meydanı’ndaki Savunma Bakanlığı binasının Temmuz ayında hedef alınması, ülkenin siyasi ve güvenlik tarihinde benzeri görülmemiş bir kırılma anı olarak kayda geçti. 

Sukari’ye göre bu saldırılar, İsrail’in karmaşık ve çok katmanlı saldırganlığı ve Suriye’deki yeni yönetimle bir güvenlik anlaşması ya da net angajman kurallarının olmaması nedeniyle, Tel Aviv’in sahadaki kuralları yeniden tanımlama girişimi olarak okunabilir. 

Daha da önemlisi, Süveyda olayı, iç dinamiklerin nasıl hızla uluslararası boyutlara taşınabildiğinin çarpıcı bir örneği olarak öne çıktı.  

Sukari, bu krizin, Esed’in düşüşünün ilk aşamalarında yapılan yanlış hesaplamalar ile bazı bölgesel ve uluslararası aktörlerin, yeni yönetimin sınırlı kriz yönetimi deneyimini ve kırılgan yerel dengeleri istismar etmesinin bir sonucu olduğunu belirtti. 

Türkiye ile daha istikrarlı ilişkiler 

Sukari’ye göre yeni dönemde Suriye dış politikasının en gelişmiş, en düzenli ve en istikrarlı seyreden ilişkisi Türkiye ile olan ilişkiler.  

Türkiye’nin, Suriye’yi yalnızca bir komşu değil, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirme projesinin temel bir ayağı olarak gördüğünü söyleyen Sukkari, Al Araby Al Jadeed’e yaptığı açıklamasını şu ifadelerle sürdürdü:  

“Bu ilişki, Suriye meselesini doğrudan bir çatışmaya girmeden ve bölgesel rekabet kurallarını düzenlemeyi amaçlayan bir yaklaşımla yönetmek için özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan arasında ilan edilmemiş daha geniş bir bölgesel koordinasyon çerçevesinin de parçası.” 

Suriye’nin son dönemde Rusya ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalıştığını vurgulayan Sukari, ancak Rusya’nın Suriye’de biriken askeri, siyasi ve ekonomik çıkarlarının büyüklüğü ve bunlarla ilgili karmaşıklık göz önüne alındığında, bu sürecin hala dikkatle gözden geçirildiğini söyledi. 

Yeni yönetimin, ülkedeki uluslararası nüfuz dengelerini sarsmadan hareket etmek zorunda olduğunun da altını çizdi. 

Sukari’ye göre Esed sonrası dış politikada ortaya çıkan bu dönüşüm, Suriye’nin diplomatik görünürlüğünü ve sembolik meşruiyetini yeniden tesis etmeyi başaran iddialı bir yeniden konumlanma süreci sunuyor. Ancak bu adımlar henüz stratejik konular düzeyinde somut sonuçlara dönüşmüş değil. 

Bu nedenle, bir sonraki aşamadaki asıl zorluğun “daha fazla ülkeyle ilişki kurmak” değil, Suriye’nin elde ettiği uluslararası tanınırlığı siyasi ve güvenlik istikrarını yeniden sağlayacak gerçek çözümlere dönüştürmek olacağına işaret etti. 

Askeri bir kurum inşa etmenin zorluğu 

Öte yandan yeni yönetim, Esed rejiminin ordusunu ve güvenlik güçlerini dağıtma kararı sonrasında, ülkenin sınırlarını savunabilecek, ulusal bir doktrine sahip yeni bir ordu kurma gibi çok büyük bir sınavla karşı karşıya kaldı.  

Bu karar, birçok uzman tarafından “yanlış yönlendirilmiş” ve “2003 sonrası Irak deneyiminden ders çıkarılmamış bir adım” olarak değerlendiriliyor. 

Askeri konularda uzman araştırmacı Raşid Hurani, Al Araby Al Jadeed’e yaptığı değerlendirmede, silahlı kuvvetlerin inşasının doğrudan ülkenin siyasi, ekonomik ve toplumsal koşullarına bağlı olduğuna dikkat çekti. 

Hurani’ye göre Suriye Savunma Bakanlığı, sahadaki gerçeklere ve karşı karşıya kalınan güvenlik tehditlerine uyum sağlamak için orduyu yeniden şekillendirmeyi başardı. 

Bakanlık, insan gücü ve ekipman kapasitesini belirlemek üzere uzman komiteler kurdu, mevcut kaynaklara dayanarak ülke geneline yayılan ve farklı askeri uzmanlık alanlarını kapsayan 20 tümen oluşturdu. 

Bu temel yapı kurulduktan sonra eğitim, lojistik, haberleşme, medya gibi komuta birimleri inşa edildi ve bu birimlere, birliklerin programlarını planlama ve takip etme sorumluluğu verildi. 

Bakanlık, silahlı kuvvetlerin eğitim altyapısını güçlendirmek için geniş bir yeniden yapılanmaya gitti. Yüksek Askeri Akademi, çeşitli askeri kolejler, teknik ve idari bölümler, mühendislik ve kimya mühendisliği fakülteleri gibi yeni kurumlar açıldı. Böylece hem ileri seviye askerî eğitim hem de teknik uzman yetiştirilmesi hedeflendi. 

Bakanlığın, silahlanma ve eğitim konusunda özellikle iki ülkeye odaklandığını dile getiren Hurani, açıklamasını şu ifadelerle sürdürdü: 

“Bunlardan ilki, Suriye ordusunun ihtiyaçlarını değerlendirmek üzere her iki ülkeden askeri heyetlerin sık sık yaptığı ziyaretlerden de anlaşılacağı üzere Türkiye. İkincisi ise, eski rejime tedarik ettiği silahların, özellikle zırhlı araçlar ve hava savunma sistemlerinin bakım hizmetlerini almak üzere Rusya.” 

Hurani, Suriye devletine ve askeri yapıya yönelik yaptırımların kaldırılması, ABD’nin desteği ve ülkenin terörle mücadele koalisyonuna katılımı gibi faktörler sayesinde Savunma Bakanlığı’nın önümüzdeki dönemde daha fazla istikrar ve profesyonelleşme kaydedeceği görüşünde. 

Ulusal bir ordunun çekirdeğini oluşturmak 

Arap Suriye Çalışmaları Merkezi araştırmacılarından Navvar Şabab ise Al Araby Al Jadeed’e konuya dair yaptığı değerlendirmede, Esed’in devrilmesinden bir yıl sonra Savunma Bakanlığı’nın, devlet otoritesi altında çalışan ve belirgin profesyonel standartlara dayanan ulusal bir ordunun çekirdeğini oluşturma yönünde “kayda değer ilerleme” sağladığını söyledi. 

Şaban, Hurani’nin tespitlerine katılarak, bakanlığın kurtuluş savaşlarında yer alan farklı askeri grupların önemli bir kısmını tümenler, tugaylar ve özel birlikler halinde organize bir yapı altında toplamayı başardığını belirtti. 

Ayrıca eğitim ve yapısal programlarla birliklerin operasyonel hazırlık seviyesinin belirgin şekilde artırıldığını ifade etti. 

Savunma Bakanlığı’nın hala bir dizi karmaşık yapısal zorlukla karşı karşıya olduğuna vurgu yapan Şaban, en önemli engellerden birinin, savaş bağlamında ortaya çıkan güçleri birleşik bir ulusal askeri doktrine sahip disiplinli birimlere dönüştürme ve hizipsel ya da yerel bağlılıklarla başa çıkma ihtiyacı olduğunu söyledi. 

Şaban, eski rejimin ordusundan ihraç edilenlerin durumunun da, bugün hala entegrasyonları için net bir çerçeve bulunmaması nedeniyle en hassas konulardan biri olduğunun altını çizdi. 

Bunun güvenlik boşluklarının veya yeni asker alımlarına açık alanların oluşmasını önlemek için ulusal bir plan gerektirdiğini de ekledi. 

Açıklamalarına devam eden Şaban, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilişkiler ve başta Türkistan İslam Partisi olmak üzere bazı oluşumlardaki yabancı savaşçılar meselesinde zorlukların sürdüğünü dile getirdi.  

Bakanlığın, askeri karar alma süreçlerinde birlik sağlarken bu konuları tüm unsurların, özellikle de Kürtlerin haklarını koruyan ulusal bir çerçeve içinde yönetmeye çalıştığını bildirdi. 

Şaban’a göre Savunma Bakanlığı’nın Esed’in devrilmesinden sonra geçen yıl içinde kaydettiği başarılar, Suriye’de profesyonel bir ulusal ordu kurulmasına yönelik sürecin artık teorik bir vizyon olmaktan çıkıp zorluklara rağmen istikrarlı bir şekilde ilerleyen bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor. 

Bakanlığın askeri reformları derinleştirerek, muharebe doktrinini geliştirerek, eğitim programlarını genişleterek ve savunma teşkilatını tüm Suriyelileri kapsayan bir ulusal çerçeveye dönüştürme çabalarını sürdürdüğünü söyleyen Şaban şöyle devam etti: 

“Bu çerçeve, ülkenin sınırlarını ve vatandaşlarının güvenliğini koruyan, kurumları hukuka, şeffaflığa ve hesap verebilirliğe dayalı modern bir devlet yapısına katkı sunmayı amaçlıyor.” 

Güvenlik konusundaki zorluklara dikkat çeken Şaban, hükümetin savunma ve güvenlik kurumlarını yeniden inşa etme sürecinde somut ilerleme kaydettiğini, ancak iç ve dış tehditlerin iç içe geçtiği karmaşık bir güvenlik ortamıyla karşı karşıya olduğunu belirtti. 

Bu durumun, geleneksel teknik çözümlerin ötesine geçen, geçiş güvenliğini önceleyen farklı bir yaklaşım gerektirdiğini de söyledi. 

Şaban kurumsal düzeyde ise, devletin Esed’in devrilmesinden sonraki bir yıl içinde kapsamlı bir geçiş güvenliği sisteminin ilk temellerini attığını, bunun güvenlik sektöründeki reform çalışmaları doğrultusunda teşkilatın yeniden yapılandırılmasını da içerdiğini dile getirdi. 

İhlallere karışmamış askerler için uygulanan genel affın, eski askerler arasında gerginliği azaltmaya ve ani güvenlik boşluklarının ortaya çıkma riskini sınırlamaya yardımcı olduğunu ifade etti.  

Aynı zamanda, Suriye Demokratik Güçleri’nin entegrasyonuna yönelik ilk adımların ise kuzeydoğudaki cephe hatlarında çatışmaların şiddetinin kısmen de olsa azalmasına katkı sağladığını kaydetti.  

Şaban, savunma ve güvenlik teşkilatının silahlı unsurların büyük bir bölümünü resmi yapılar içinde toplamayı, devletin başkent ve büyük il merkezlerindeki varlığını güçlendirmeyi başardığını söyledi.  

Ayrıca terörizm, organize suç, silah ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele için özel birimlerin kurulduğunu ve Suriye Çölü ile Şam kırsalının bazı bölgelerinde IŞİD hücrelerine yönelik hedefli operasyonlar yürütüldüğünü açıkladı. 

Şaban, bu adımların tam bir kontrol anlamına gelmediğini, ancak tüm Suriye topraklarında “ön cephe yönetimi” yaklaşımından “ulusal güvenlik yönetimi” yaklaşımına kademeli bir geçişi yansıttığını ifade etti. 

Şaban, geçişin ilk yılındaki tehditlerin izlenmesinin, birbirinden ayrı ele alınamayacak kadar iç içe geçmiş karmaşık bir güvenlik yapısına işaret ettiğini söyledi. 

Bu tehditlerin yalnızca “çok cepheli” bir tablo oluşturmakla kalmadığını, aynı zamanda her iç zaafın bölgesel ve uluslararası aktörlerin hesaplarıyla kolayca tetiklendiği dinamik bir güvenlik ortamı yarattığını ifade etti. 

Bu ortamda, sınır hattındaki ya da devlet kurumları içindeki her boşluğun, yerel veya yabancı silahlı aktörler için nüfuzlarını artırma ya da yeniden konumlanma fırsatına dönüşebildiğinin de altını çiziyor. 

Şaban’a göre geçiş sürecindeki güvenlik sisteminin karşı karşıya olduğu temel engeller birbirine bağlı şu dört düzeyde özetlenebilir:  

İlk olarak, güvenlik ve askeri kurumların halen oluşum sürecinde olması, entegrasyon ve yeniden yapılandırma çalışmalarının tamamlanmamış bulunması nedeniyle ortaya çıkan iç kurumsal kırılganlık.  

İkinci olarak, eski rejim unsurları sorunu, eski güvenlik personelinin geniş kesimlerinin yalnızca af veya görevden alma yoluyla sistem dışına çıkarılması, ancak yeniden entegrasyon için net bir plan bulunmaması sebebiyle oluşan örgütsel ve toplumsal boşluk. 

Şaban, bu grubun askeri ve güvenlik alanında önemli bir uzmanlığa sahip olduğunu, bu nedenle gözardı edilmenin devam etmesi durumunda iç veya dış güçlerin personel devşirme girişimlerine açık bir hedef haline gelebileceğini vurguladı.  

Üçüncü düzeyin bölgesel baskılarla ve rekabetlerle bağlantılı olduğunu belirten Şaban, İsrail, Türkiye, İran, Rusya ve ABD’nin Suriye’deki rolüne ilişkin karmaşık dengenin, herhangi bir güvenlik projesinin müdahaleler ve karşılıklı mesajlarla kuşatıldığı anlamına geldiğini söyledi.  

Ekonomik ve insani koşulların ise durumu daha da zorlaştırdığını, sınırlı mali olanaklar, devam eden hizmet krizleri ve yaptırımların kaldırılması veya hafifletilmesindeki yavaşlığın, devletin toplumun ihtiyaç duyduğu insan güvenliğini sağlamasını güçleştirdiğini söyledi.  

Daha istikrarlı bir döneme geçebilmek için, Suriye’nin bugün karşı karşıya olduğu karmaşık tehditlerin yalnızca geçici acil durum planlarıyla veya güvenliği iki savaş arasındaki bir mola olarak değil, uzun vadeli bir stratejik vizyon gerektiğini kabul etmeyi gerektirdiğini söyledi. 

Esed’in devrilmesinin ardından geçen bir yıl içinde yeni yönetimin karşılaştığı en önemli bir diğer zorluk ise, Suriye halkını temsil edecek bir yasama organının seçilmesi, geçiş adaletinin tesis edilememesi ve iç barışı sağlamak oldu. 

Diğer yandan, İnsan hakları aktivisti Ghazwan Qarnfal, Al Araby Al Jadeed’e yaptığı açıklamada, Halk Meclisi’nin siyasi hayatta büyük bir fark yaratmasının, mevcut güç yapısının Meclis üzerindeki sınırlayıcı etkisi nedeniyle mümkün olmadığını, ancak yine de yasama sürecine katkı sağlayabilecek bir rol oynayabileceğini ifade etti. 

Değiştirilmesi gereken pek çok yasa olduğunu belirten Qarnfal, Meclis’in yeterli sayıya ulaşmasındaki gecikmesinin ülke çıkarlarıyla bağdaşmadığını belirtti. 

Geçiş döneminde adalet konusunda değinen Qarnfal, “Ne yazık ki Geçiş Dönemi Adaleti Komisyonu, aylar önce kurulmasına rağmen hiçbir ilerleme kaydedemedi. Komisyonun toplanabileceği resmi bir merkezi ya da iletişim kurulabilecek net bir adresi olduğunu düşünmüyorum” dedi. 

Qarnfal, komisyonun çalışma yöntemlerine ilişkin herhangi bir iç belge sunmadığını, bir geçiş adaleti yasa taslağı hazırlamadığını ve mevcut hukuki çerçevenin hesap verebilirlik, suç ve ihlallerin faillerini sorumlu tutma konusunda yetersiz kaldığını söyledi. 

Esad rejiminin devrilmesinden önce Suriye’nin haritası.

Adaletin tek taraflı yürütüldüğünü savunan Qarnfal, “İhlaller sadece Esed rejimi tarafında işleyenlere atfediliyor. Oysa diğer taraflarda, özellikle Suriye Ulusal Ordusu içinde çok sayıda suç ve ihlal işleyen milis var. Bunların tamamının da hesap vermesi gerekir” ifadelerini kullandı. 

Diğer yandan, Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Samer el-Ahmed ise, Esad rejiminin devrilmesinden önce Suriye’nin İran destekli milisler, yerel güçler ve Rusya yanlısı silahlı gruplar arasında bölünmüş olduğunu söyledi. 

Al Araby Al Jadeed’e konuşan Ahmed, Dera ve Süveyda’nın büyük ölçüde rejim kontrolü dışında olduğunu, kuzeyde ise isyancı gruplar, Türkiye destekli güçler ve İdlib ile batı Halep kırsalını kontrol eden Heyet Tahrir eş-Şam’ın hakimiyet kurduğunu hatırlattı. 

Esed’in devrilmesiyle birlikte “kontrol haritasının tamamen değiştiğine” vurgu yapan Ahmed, bugün Suriye vilayetlerinin hiçbirinde devlet otoritesi dışında milis bulunmamasının önemli bir başarı olduğunu vurguladı. 

Bugün iki alanda zorlukların devam ettiğini söyleyen Ahmed, konuya ilişkin görüşlerini şöyle ifade etti: 

“Bunlardan ilki, İsrail ile karmaşık düzenlemelere tabi olan ve yakın zamanda yeni bir anlaşmaya bağlanması beklenen Süveyda. İkincisi ise Mart ayında Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Abdi arasında varılan anlaşmanın belirlediği çerçevede yönetilen Fırat’ın doğusu.” 

Ancak Ahmed, bu anlaşmanın süresinin dolduğunu, uzatılmadığı takdirde başarısız kabul edileceğini belirtti. 

SDG’nin kontrolündeki bölgelerin, PKK’ya bağlı yerel milislere karşı, ABD–Türkiye–Suriye’nin ortak çıkar ve anlaşmalarına tabi olduğunu, söz konusu milislerin ise bu durumdan hem siyasi hem ekonomik olarak faydalandığı söyledi. 

SDG’nin kolayca taviz vermesinin pek olası olmadığını, bu nedenle anlaşmanın uygulanmasının ABD’nin bu sorunu çözme arzusuna bağlı olduğunu da ekledi. 

Ahmed, Suriye yönetiminin bugün ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden tesis etme fırsatına sahip olduğuna dikkat çekerek, özellikle Süveyda’da yapılan hatalardan ders çıkarılması gerektiğini ve SDG ile aynı hataları tekrarlamamaları konusunda uyardı. 

Yerel halkın taleplerinin dikkate alınması gerektiğini söyleyen Ahmed, “SDG’yi bölge halkının tek temsilcisi olarak görmek, Şeyh Hikmet el-Hicri’yi Süveyda’nın temsilcisi saydıklarında yapılan stratejik hatanın tekrarı olur” değerlendirmesinde bulundu. 

Arap, Kürt ve Süryani topluluklarının taleplerinin koordinasyonla ele alınması gerektiğini belirten Ahmed, doğu bölgesinin yalnızca ekonomik bir kaynak sahası olarak görülmemesi gerektiğini de sözlerine ekledi. 

Siyasi geçiş sürecini tehdit eden zorluklar 

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Şam temsilcisi Abdulkerim Ömer, Esed’in devrilmesinden bir yıl sonra Suriye’nin “siyasi geçişi tehdit eden temel zorluklarla dolu kritik bir sürece” girdiğini ifade ediyor. 

Al Araby Al Jadeed’e konuşan Ömer’e göre bu zorluklar, ulusal ortaklık ilkesini yansıtmayan, toplumun etnik ve kültürel çeşitliliğini gözetmeyen tek taraflı uygulamalardan kaynaklanıyor. 

Ömer, söz konusu uygulamaların “Zafer Konferansı” ilebaşladığını, Ulusal Konferans ve Anayasa Bildirgesi’yle devam ettiğini ve kurumların tarafsızlığını gölgeleyen atama mekanizmaları üzerinden kurulan geçiş parlamentosuyla somutlaştığını dile getirdi. 

Bu süreçte özellikle sahil ve Süveyda bölgelerinde yaşanan ihlallerin, geçiş aşamasının güvenliğine dair ciddi endişelere yol açtığını da söyledi. 

10 Mart Mutabakatı imzalayan Şara ve Abdi.

Ömer, 10 Mart Mutabakatı’nın Suriyelilerin birleşmesi için tarihi bir dönüm noktası olduğunun altını çizerek, mutabakatın Özerk Yönetim ve SDG kurumlarının yeni ulusal yapıya entegre edilmesini açık biçimde öngördüğünü hatırlattı. 

Ayrıca, “Entegrasyon mekanizmalarına dair yorumlar farklı olsa da, geçiş sürecini katılımcı ve bütünleştirici bir süreç olarak gördüğümüz sürece, sürecin başarısı Suriye’nin çeşitliliğine uygun kapsamlı bir ulusal vizyonun benimsenmesine ve derin krizlere yol açmış kapalı merkeziyetçiliğe geri dönülmemesine bağlıdır” dedi. 

Kürt meselesinin Suriye’de adil ve sürdürülebilir bir çözümün “temel unsuru” olduğunu vurgulayan Ömer, Kürt halkının ulusal, kültürel ve siyasi haklarının anayasal güvenceye alınmasının uzun vadeli istikrar için zorunlu olduğunu vurguladı. 

Özerk Yönetim’in 10 Mart Mutabakatı’nı uygulamada kararlı olduğunu söyleyen Ömer, siyasi geçiş sürecinin başarısı için tüm ulusal ve uluslararası aktörlerle çalışmaya hazır olduklarını kaydetti. 

Suriye deneyiminin askeri çözümün mümkün olmadığını defalarca kanıtladığına dikkat çeken Ömer, “Katılımcı siyasi çözüm, ülkenin birliğini korumanın ve çatışmanın yeniden patlak vermesini önlemenin tek yoludur” diye konuştu. 

Son olarak Ömer, kapsamlı bir ulusal uzlaşı sürecinin başlatılması, mezhepçi kışkırtma ve nefret söyleminin durdurulması, işlenen ihlallerin kabul edilmesi ve sorumluların geçiş dönemi adaleti ilkeleri doğrultusunda hesap vermesi çağrısında bulundu. 

 

 

Kaynak : Al Araby Al Jadeed.