Dr. Azmi Bişare'dan Kritik Konferans: Filistin Ulusal Projesi Masaya Yatırıldı

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi Genel Direktörü Dr. Azmi Bişare, Filistin meselesinin geleceğine ışık tuttuğu konferansında, parçalanmışlığa karşı ulusal projesinin vurgusu yaptı. Bişara, stratejik bir vizyonun ve ortak mücadelenin Filistin halkı için tek çıkış yolu olduğunu belirtti.
Dr. Azmi Bişara'dan Kritik Konferans Filistin Ulusal Projesi Masaya Yatırıldı

26.01.2026 - 17:22  |  Son Güncellenme:  06.02.2026 - 09:18

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi Genel Direktörü Dr. Azmi Bişare, Filistin Forumu’nun dördüncü döneminde düzenlenen yıllık forumun ilk gününde, “Mevcut uluslararası/Arap bağlamında Filistin ulusal projesi” başlıklı genel bir konferans sundu. 

Bişare’nın konuşması, Filistin meselesinin geçirdiği derin dönüşümler çerçevesinde, özellikle Gazze Şeridi’ne yönelik süren soykırım savaşı ve Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından ortaya çıkan gelişmeler ışığında Filistin ulusal projesinin seyrine dair kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirme niteliği taşıdı. 

Ayrıca konuşmasına, Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi’nin on yılı aşkın süredir Filistin ulusal projesini farklı akademik bağlamlarda ele aldığını hatırlatarak başlayan Bişare, 2013 ve 2015 yıllarında bu projenin geleceğine odaklanan iki konferansa atıfta bulundu.  

Mevcut koşulların ağırlığına dikkat çeken Bişare, bu başlığı tartışmak ve karamsar görünen bir gelecekte umut ışığına alan açabilecek bir şeyler söylemek için mevcut durumdan daha zor bir bağlamın hayal edilmesinin güç olduğunu ifade etti. 

Azmi Bişare

Bişare, soykırım savaşının ardından forumun düzenlenmesini, Filistin halkı ve siyasal güçlerinin yaşadığı büyük dönüşümler, Batı Şeria’daki “sinsi ilhak” ve “siyasi tasfiye girişimleri” gölgesinde, Filistin ulusal projesi sorusuna yönelik “temkinli bir geri dönüş” için önemli bir fırsat olarak değerlendirdi. 

Teorik çerçevede Bişare, ulusal proje ile siyasal programın yaygın biçimde birbirine karıştırıldığına işaret ederek, ulusal projenin yalnızca "programa dayalı” boyuta indirgenmesi konusunda uyarıda bulundu. 

Programın, ulusal proje olarak adlandırılmayı hak eden her siyasal yapının temel bir bileşeni olduğunu vurgulayan Bişare, ancak bu tanımın örgütsel yapıları ve programın toplumsal taşıyıcılarını içermemesi halinde eksik kalacağını belirtti. 

Siyasal hedeflerin bir makale ya da konuşmada dile getirilebileceğini ifade eden Bişare, “Ancak bu şekilde dile getirilmeleri, onları ulusal proje haline getirmez” ifadelerini kullandı. 

Ulusal projenin, hedeflerin yanı sıra bu hedefleri taşıyan ve ulusal meşruiyeti temsil iddiasında bulunabilecek güçleri de kapsadığını vurguladı. 

Bişare, Filistin deneyiminin özgünlüğünü ele aldığı bölümde, bölgesel ve uluslararası bağlamların diğer ulusal kurtuluş hareketlerine kıyasla Filistin meselesinde çok daha belirleyici bir rol oynadığını belirtti. 

Bunun nedenini, Filistin meselesinin Avrupa sömürgeciliği, Avrupa’daki Yahudi meselesi, Arap meselesi ve bağımsız Arap devletlerinin ortaya çıkışıyla iç içe geçmiş olmasına bağladı.  

ABD-İsrail arasındaki özel ilişki, Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında bölgede giderek artan ABD nüfuzunun da bu bağlamın ayrılmaz parçaları olduğuna dikkat çekti.  

Bu unsurların ikinci bir dış etkenler değil, Filistin ulusal projesinin seyrini, siyasal programını ve toplumsal taşıyıcılarını belirleyen temel faktörler olduğunu vurguladı. 

Konferanstan bir kare

Filistin siyasal tarihine ilişkin değerlendirmesinde Bişare, konuşmasının önemli bir bölümünü ulusal proje içinde silahlı mücadelenin konumuna ayırdı.  

Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kuruluşunun, 1948’de yaşanan Nakbe sonrasında “tek ve birleşik Filistin varlığının” teyidi anlamına geldiğini belirten Bişare, bunun Filistin’in “işgal altındaki tek Arap toprağı” olduğu Arap-İsrail çatışması bağlamında gerçekleştiğini ifade etti. 

1967 yenilgisi ve bunun sonucunda Filistin topraklarının geri kalanının da işgal edilmesinin, ulusal proje için yeni siyasal güçleri dayattığını söyleyen Bişare, bu sürecin FKÖ üzerinde hakimiyet kuran silahlı mücadele hareketlerinin yükselişine yol açtığını kaydetti. 

Bu hareketlerin, o dönemde “programın hayata geçirilmesinin tek yolunun silahlı mücadele olduğu” görüşünü benimsediğini aktardı. 

Buna karşın Bişare, bu yaklaşımın pratikte Filistin’in kurtuluşuna yönelik somut bir strateji üretmediğini vurguladı.  

Silahlı mücadelenin hiçbir zaman “siyasal programın hayata geçirilmesiyle ilişkisi temelinde değerlendirilmediğine” dikkat çeken Bişare, aksine bunun çoğu zaman kimliğin ve özgürlükçü ruhun bir aracı olarak yüceltildiğini belirtti.  

Bu dönemin eleştirel bir tarihsel değerlendirmesinin yapılmasının, konuyu çevreleyen kutsallık atmosferi ve kolektif kimlikle iç içe geçmiş olması nedeniyle zorlaştığını ifade eden Bişare, hafızayı seçici bir koruma ve unutma pratiği, tarihi ise bugünden hareketle yorumlama ve anlama alanı olarak ayırdı. 

Camp David Anlaşmaları imzalanırken

Bişare, analizini 1973 Savaşı sonrasında “toprak karşılığında barış” yaklaşımı ve Camp David Anlaşmaları’nın dayattığı büyük dönüşümler üzerinden sürdürdü.  

Bu sürecin, Mısır’ın çatışma sahasından çekilmesine ve Filistin silahlı mücadelesine karşı Arap cephelerinin kapanmasına yol açtığını belirtti. 

Çatışmanın ağırlık merkezinin Filistin dışındaki silahlı eylemlerden Filistin içindeki halk mücadelesine kaymasının Birinci İntifada ile sonuçlandığını söyledi.  

Bu dönüşümün FKÖ’nün siyasal programında köklü bir değişime yol açtığını, bunun da 1988’de Filistin Devleti’nin ilanına ve ardından Oslo Anlaşmaları’na uzandığını kaydetti. Bu sürecin sonuç itibarıyla ulusal projede tam kapsamlı bir değişim ürettiğini ifade etti. 

Bu bağlamda Bişare, Filistin Yönetimi’nin kurulması ve ardından Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde iki ayrı otoritenin ortaya çıkmasının Filistin ulusal projesinin parçalanmasına yol açtığını belirtti. 

Bu durumun FKÖ’yü fiilen Oslo Anlaşmaları ve bunların güvenlik yükümlülükleriyle kısıtlanmış, otoriteye bağlı bir departmana dönüştürdüğünü söyledi. 

Söz konusu bölünmenin, Filistin meselesinin uluslararası düzeyde göz ardı edilmesinin başlıca nedenlerinden biri olduğuna dikkat çeken Bişare, bunun İsrail’e yerleşim faaliyetlerini sürdürme ve Gazze Şeridi’ne yönelik tekrarlanan savaşlar yürütme alanı açtığını vurguladı. 

Konuşmasının en dikkat çekici bölümünde Bişare, “Aksa Tufanı” operasyonu ve bunun sonuçları üzerinde ayrıntılı biçimde durdu. 

İsrail’in operasyona verdiği yanıtın, olayı yeni bir dönemin kapısını aralayan bir sarsıntıya dönüştürdüğünü belirten Bişare, bunun Filistin’de, bölgede ve uluslararası sistemde yeni bir aşamayı başlattığını dile getirdi. 

İsrail’in ABD’nin desteği ve uluslararası işbirliğiyle, Gazze Şeridi’ne karşı kapsamlı bir soykırım savaşı yürüttüğünü ifade eden Bişare, bu savaşın Filistinlileri yerinden etmeyi ve Gazze’yi ya köklü bir toplumsal, ekonomik ve siyasal dönüşüme zorlamayı ya da ulusal varlıktan yoksun bir yerleşim alanına dönüştürmeyi hedeflediğini söyledi. 

Bişare, bu savaşın ardından Filistin meselesine yönelik uluslararası ilginin iki ayrı hatta bölündüğüne dikkat çekti. 

Bunlardan ilkinin, krizi insani ya da idari düzeyde yönetmeyi amaçlayan, savaşı durdurmaya veya işgali sona erdirmeye yönelik gerçek baskı araçlarından yoksun resmi bir hat olduğunu belirtti. 

İkincisinin ise 1948’den bu yana en geniş ve en derin düzeye ulaştığını söylediği küresel dayanışma hareketleri olduğunu vurguladı. 

Buna rağmen, bu hareketlerin açık ve net bir Filistin ulusal projesinin yerini alamayacağını ifade eden Bişare, ulusal projenin yokluğunun küresel dayanışmanın kalıcı ve sürdürülebilir bir siyasal güce dönüşmesinin önündeki başlıca engel olduğunu söyledi. 

Bu çerçevede Bişare, bugün Filistin’de inşa edilmekte olan yapının kendine özgü bir apartheid rejimi olduğuna dikkat çekti. 

İsrail hükümetinin 1967’de işgal edilen topraklardan herhangi bir geri çekilmeyi açık biçimde reddettiğini belirten Bişare, mevcut yönetimin en fazla “İsrail egemenliği çerçevesinde işlevsel Filistinli otoriteler” fikrine razı olduğunu dile getirdi. 

Uluslararası alanda sıkça dile getirilen iki devletli çözüm söyleminin ise, Filistin devletinin kurulmasına yönelik somut adımlar atılmasına dair bir irade bulunmadığı sürece, söylemsel bir düzeyde kaldığını ifade etti. 

Konferanstan bir kare

Bişare, Filistin ulusal kurtuluşunun bugün esas olarak apartheid rejiminden kurtuluş anlamına geldiğini belirtti. 

Bu sürecin bağımsız bir Filistin devletine ya da tarihsel Filistin’de vatandaşlığa dayalı demokratik bir sisteme evrilebileceğini kaydeden Bişare, ancak mevcut koşullarda apartheid sistemine karşı mücadeleyi merkeze alan bir ulusal proje olmaksızın bu iki modelden herhangi birine götürecek bir siyasal program ve stratejinin bulunmadığını söyledi. 

Ulusal projenin yalnızca siyasal hedefle sınırlı olmadığını, onu taşıyan örgütlü toplumsal ve siyasal güçleri de kapsadığını belirten Bişare, bugünkü temel zorluğun bu güçlerin şekillenmesi ve kapsayıcı bir siyasal kurumun inşa edilmesi olduğunu dile getirdi. 

Konuşmasının sonunda Bişare, işgal altındaki halkın gündelik işlerinin yönetilmesinin hayati bir gereklilik olduğunu ifade ederken, özgürlükçü siyasal liderliğin işgale karşı herhangi bir güvenlik ya da siyasal yükümlülükten uzak tutulması gerektiğinin altını çizdi. 

Bu iki alan arasında net bir ayrım yapılmasının zorunlu olduğuna işaret eden Bişare, kapsayıcı bir ulusal kurtuluş projesinin yokluğunun ulusal olan ile sivil olan arasındaki diyalektiği özgürleşme öncesi iktidar mücadelelerine dönüştürdüğünü dile getirdi. 

Bunun da Oslo Anlaşmaları’ndan bu yana gelinen tablonun temel dinamiğini oluşturduğunu sözlerine ekledi. 

 

 

Kaynak: Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi  (Alaraby)