Azmi Bişare: Trump Rejim Değişikliği Hedeflemiyor Diz Çöktürmek İstiyor!

Dr. Azmi Bişare, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran politikasının rejim değişikliğine değil, Tahran’ı ABD ile işbirliğine zorlamaya dayandığını söyledi. Bişare ayrıca, olası bir saldırının baskı aracı olarak görüldüğünü, İsrail’in Washington üzerindeki etkisinin ise özellikle İran ve Filistin dosyalarında belirleyici olduğunu vurguladı.
Azmi Bişare Trump Rejim Değişikliği Hedeflemiyor Diz Çöktürmek İstiyor

16.01.2026 - 17:29  |  Son Güncellenme:  23.01.2026 - 10:12

Arap Araştırma ve Siyaset Çalışmaları Merkezi Genel Direktörü Dr. Azmi Bişare, ABD Başkanı Donald Trump’ın güç politikalarını uygulamakta “ısrarcı” olduğunu belirterek, rejim değişikliğini “kendi başına bir hedef” olarak görmediğini, "rejimleri kendi istediği şekilde işbirliğini kabul etmeleri için diz çöktürmeyi" hedeflediğini ifade etti. 

Bişare, ABD’nin İran’a yönelik tutumunun rejim değişikliğine yönelik kesin bir adıma işaret etmediğini söyledi. 

Trump’ın İran’a yönelik “olası bir saldırının” rejimini daha esnek hale getirebileceğine inandığını belirtti. 

İsrail’in, ABD’nin İran’a yaklaşımına müdahale ettiğine dikkat çeken Bişare, İsrail’in Trump üzerindeki etkisinin Filistin konusunda da belirgin olduğunu vurguladı. 

Al-Araby TV’de gazeteci Wael el-Tamimi’nin sunduğu programa konuk olan Bişare, İran’la tırmanan gerilim ve bunun bölgeye yansımaları, Yemen, Gazze ve Lübnan konularının yanı sıra seçim yılında Trump ve Netanyahu’nun davranışları ve ABD’deki iç siyasi tablonun Washington’un dış politika tercihlerine etkilerine ilişkin yorumlarda bulundu. 

Bişare, İran’daki iç gelişmelere ilişkin değerlendirmesinde, İran yönetiminin protestocuların dile getirdiği toplumsal taleplerin meşruiyetini kabul ettiğini, ancak reformistlerin hazır çözümler sunmadan yaptırımlardan kaynaklanan sorunları "miras aldığını" belirtti. 

İran’daki siyasi akımlar arasındaki gerilimin, dini liderlik makamının halefiyeti üzerinden bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısında bulunan Bişare, ülkedeki rejimin totaliter niteliğinin giderek zayıfladığını savundu. 

Öte yandan, protestoları fırsata çeviren İsrail kaynaklı sızmaların varlığının inkar edilemeyeceğine dikkat çekti. 

Arap dünyasında hiçbir aktörün İran’la bir savaşın patlak vermesinde çıkarı olmadığının altını çizen Bişare, İran’ın köklü bir devlet geleneğine sahip olduğunu hatırlattı ve dış müdahaleyle dayatılan değişimin kaosa yol açabileceği konusunda uyardı. 

Bölgesel nüfuz dengelerine ilişkin ise Bişare, İran’ın nüfuzunun baskı ve şantaj aracı olarak değil, onunla uzlaşı ve diyalog için bir fırsat olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. 

Tarafların zayıflık anlarının hesaplaşma zemini haline getirilmesinin, sürdürülebilir çözümler üretmek yerine yeni krizlere kapı aralayabileceğini dile getirdi. 

“Trump’ın ikinci başkanlık döneminin” özelliklerine değinen Bişare, ABD’nin Avrupa ile yaşadığı ihtilaflarda tonunun daha sert göründüğünü belirtti. 

Trump’ın çizgisinin, dış aktörlerle yakınlık ya da mesafeyi belirlerken muhafazakar değerlere dayandığını ifade eden Bişare, ABD’nin Grönland üzerinde kontrol sağlamasının -eğer gerçekleşirse- askeri ve stratejik dengeleri değiştirmekten ziyade, hegemonya arayışı ve müttefiklerle ilişkilerin yeniden düzenlenmesi bağlamında okunması gerektiğini söyledi. 

ABD’nin iç siyasetinde ise Trump’ın Ulusal Muhafızları eyaletlere göndermesinin tam bir mutabakatla karşılanmadığına dikkat çekerek, belirleyici olanın “iç mücadele” olacağını söyledi.  

ABD’deki sağ kamp içindeki ayrışmaların yaklaşan seçim sonuçlarına nasıl yansıyacağının ise henüz netleşmediğini kaydetti. 

Bişare, Trump’ın ara seçimlerin sonucuna dair kesin bir yargıya varmasını sağlayacak yeterli verilere sahip olmadığını da dile getirdi. 

İsrail konusuna ilişkin değerlendirmesinde Bişare, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarda kalmak istemesinin, uygulamaya koymayı hedeflediği ideolojiyle bağlantılı olduğunu ifade etti. 

İsrail’in Batı Şeria’da yerleşim faaliyetlerini genişleterek ve mülteci kamplarını yıkarak “sinsi bir ilhak” politikası izlediğine işaret etti. 

Gazze’deki savaşın temposunun düştüğünü ancak sona ermediğini kaydeden Bişare, Netanyahu’nun bölgedeki savaşlarını İsrail toplumuna “başarılı” örnekler olarak sunduğunu söyledi.  

7 Ekim’den bu yana İsrail toplumunda derin dönüşümler yaşandığına dikkat çeken Bişare, bunlar arasında Filistin devletine karşı çıkışın güçlenmesi ve İsrail içindeki Arapların haklarını hedef alan eğilimlerin yaygınlaşmasının öne çıktığını dile getirdi. 

Gazze’ye ilişkin düzenlemeler bağlamında ise Bişare, ABD’nin bu düzenlemelerin doğrudan denetlediği izlenimini vermekte ısrarcı olduğunu, Gazze’de mevcut idari yapının mevcut durumla başa çıkmada faydalı olabileceğini ifade etti. 

Trump’ın “20 maddelik planının” kabul edilmesinin de, kapsamlı bir savaşın durdurulmasının bedeli olduğunu savundu. 

Lübnan’daki gerilime ilişkin olarak da Bişare, İsrail’in şartlarını giderek genişlettiğini, bunun nedeninin ise saldırılarının karşılıksız kaldığına inanmaları olduğunu belirtti. 

“Erteleme" İran'la yaşanan gerginliğin sonu anlamına gelmiyor 

Al-Araby TV’ye verdiği röporajda, İran ile yaşanan gerilime değinen Bişare, son saatlerde gözlenen görece sakinliğin gerilimin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı. 

Görünümün hala dikkatle izlenmesi gerektiğini belirten Bişare, “beklenen” saldırının iki olası nedenden ötürü ertelenmiş olabileceğini söyledi. 

Bişare’ya göre saldırının ertelenmesi öncelikle “diyalog kapısının” aralanmasından kaynaklanmış olabilir. 

Eğer bu senaryo doğruysa, bunun iyimserlik için bir gerekçe oluşturduğunu ifade etti. 

Diğer olasılığın ise hedeflerle, bunların gerçekleştirilmesi için bölgede gerekli güçlerin büyüklüğüyle ve Trump’ın istediği hızda gerçekleştirebilme ile bağlantılı teknik ve operasyonel nedenlerle ilgili olduğuna dikkat çekti. 

İkinci senaryoda ertelemenin, engellerin ortadan kalkması ve yeterli koşulların oluşmasına kadar geçici olacağı değerlendirmesinde bulundu. 

Trump’ın yöntemine ilişkin olarak Bişare, onu “tutarsız” olarak nitelemenin doğru olmadığını söyledi. 

Basın toplantılarındaki söylemi değişken ya da tartışma yaratıcı görünse bile, izlediği çizgide “ısrarcı” olduğunu dile getirdi. 

Daha önce de dile getirdiği görüşü yineleyen Bişare, Trump’ın “gerçeklik televizyonu” çerçevesinde “güç politikaları” uyguladığını, gösterinin siyasete dönüştürüldüğünü ve kararların, hem ABD kamuoyu hem de uluslararası toplum için “gösteri” olarak sunulduğunu ifade etti. 

Bu çerçevede Bişare, Trump’ın klasik ABD sağına mensup olmadığını belirterek, hedefinin rejim değişikliği olmadığını, aksine Irak örneğinde olduğu gibi müdahaleleri ve bunların yönetilme biçimini eleştirdiğini ifade etti. 

Trump’ın, “rejim değiştirme” yerine “rejimleri dize getirme” fikrine odaklandığını söyleyen Bişare, “Amaç, bu rejimlerin ABD ile jeostratejik ve ekonomik hedeflerine hizmet edecek şekilde iş birliğini kabul etmesi, yani ABD’yi önemli bir ortak olarak tanımalarını sağlamak” dedi. 

Bişare, bu yaklaşımı ise şu sözlerle ifade etti: 

“Bence İran’da da ulaşmak istediği budur. Eğer bunu iyi niyetle başarırsa ne ala, tehdit yoluyla başarırsa ne ala. Ama eğer bunlar da işe yaramazsa, o zaman güç kullanarak, İran rejiminin moralinin saldırılardan sonra çökeceğini ve müzakere masasına oturacağını umarak hareket edecektir.” 

ABD İran’dan ne istiyor? 

Konuya ilişkin bir soruya yanıt olarak Bişare, Trump’ın İran rejiminden beklentisinin, İran’ın İslam Devrimi’nden bu yana olduğu gibi ABD için bir “düşman odağı” olmaktan çıkması ve jeostratejik anlamda düşmanlıktan “dostluk” konumuna evrilmesi olduğunu ifade etti. 

Trump’ın İran’dan talep ettiği ikinci hususun ise ekonomik boyut taşıdığını belirten Bişare, İran’ın önemli bir ülke olduğunu ve konumunu değiştirmesi halinde etkili bir ekonomik ortak haline gelebileceğini dile getirdi. 

Bu çerçevede “nükleer” ve “balistik füzeler” gibi başlıkların, müttefiklerin hesapları ve Washington’un çıkarlarıyla bağlantılı baskı araçları haline geldiğini, ancak meselenin özünü tek başına oluşturmadığını vurguladı. 

Trump’ın son savaşın ardından nükleer müzakerelere kolaylıkla geri dönemeyeceğini söyleyen Bişare, Trump’ın fiilen nükleer silah meselesinin “sona erdiğini” söylediğini, bunun da onu siyasi güvenilirliği açısından bir sınavla karşı karşıya bıraktığını belirtti.  

Bu nedenle gündemin daha çok uzun menzilli füzeler ve İran’ın bölgesel rolüne ilişkin şartlar üzerinde yoğunlaştığını ifade etti. 

Öte yandan Bişare, “İsrail meselesinin” teorik olarak Trump açısından temel bir sorun olmayabileceğini, ancak her seferinde kendini dayattığını vurguladı. 

Barack Obama

İsrail’in, özellikle çözüm emarelerinin belirdiği her aşamada Washington ile Tahran arasındaki krizin tırmanmasında başlıca etkenlerden biri olduğunu belirten Bişare, bunun özellikle reformist dönemlerde daha belirgin hale geldiğini ifade etti. 

Geleneksel ABD düşüncesinin, İran’daki reformistleri diyalog için bir ortak olarak görebileceğine dikkat çeken Bişare, İsrail açısından durumun böyle olmadığını, İsrail’in ne Hatemi’den ne de Ruhani’den hoşnut kaldığını ve İran’da bir reform sürecinin gerilimi azaltacak uzlaşmalara kapı aralaması fikrini temelden reddettiğini dile getirdi. 

Bişare, Barack Obama dönemindeki nükleer anlaşma deneyimini hatırlatarak, Netanyahu’nun Kongre’nin ortak oturumunda anlaşmaya karşı çıkarak ABD yönetimine nasıl meydan okuduğunu hatırlattı. 

Obama’nın o dönemde geri adım atmadığını belirten Bişare, buna karşın İsrail lobisinin Kongre’de ve Cumhuriyetçi Parti çevrelerinde anlaşmayı engellemek için yoğun bir çaba yürüttüğünü, sonuçta Trump’ın 2018 yılında anlaşmayı iptal ettiğini kaydetti. 

Trump’ın mantığı: “Tutumu yumuşatmak için saldırı” 

Mevcut aşamaya ilişkin değerlendirmesinde Bişare, nükleer konusunun “fiilen gündem dışı kaldığını”, baskının daha çok füze programına ve İran’ın bölgedeki rolüyle bağlantılı jeostratejik başlıklara yöneleceğini ifade etti.  

Tahran’ın, bölgesel müttefikler ve elindeki bazı kozları kaybettiğini öne süren Bişare, bunun da rakipleri nezdinde İran üzerindeki baskı alanını genişlettiğini dile getirdi. 

Bişare, Trump’ın üzerine güvendiği temel fikrin ise güç kullanımının İran liderliğini daha esnek hale getirebileceği, rejim içindeki moral düzeyini düşürebileceği ve müzakereye zorlayabileceği yönünde olduğunu kaydetti. 

Trump’ın son savaştan sonra istediği sonucu alamadığını, İran’ın müzakere masasına “boyun eğmiş bir şekilde” oturmadığını ve bu nedenle görevin henüz bitmediğine ve devam etmesi gerektiğine inandığını söyledi. 

Bişare, bu noktada “Trump’ın ne düşündüğü” ile “bölgeyi iyi tanıyan birinin ne söyleyebileceği” arasında ayrım yapılması gerektiğini belirterek, bu değerlendirmeye göre İran’ın dini lideri Hamaney’in tutumunu kolaylıkla değiştirmeyeceğini vurguladı. 

Bu çerçevede, yaşanabilecek olası senaryonun, Hamaney’in rejim içindeki konumunun zayıflatılmasına yönelik bir çaba olabileceğini kaydetti. 

Bunun da Trump dönemi boyunca “geçici” uzlaşılar üzerine iç tartışmaların önünü açabileceğini dile getirdi. 

Ancak İran’ın, ABD başkanının değişmesinin ardından yeniden özgüvenini toparlayabileceğini de ekledi. 

İran protestoları: “Haklı” talepler ve gerçek bir mücadele 

İç dinamiklere ilişkin değerlendirmesinde Bişare, İran’da “gerçek bir sorun” bulunduğunu belirterek, yaptırımlar kaldırılmadan ekonomik durumun düzeltilmesinin ve toplumsal ile ekonomik meşru taleplere yanıt verilmesinin son derece zor olduğunu söyledi. 

Bişare, İran’ın yaptırımlar nedeniyle petrolünü düşük fiyatlarla satmak zorunda kaldığını, üretimi artıramadığını ve gerekli şirketler, yatırımlar ile ekipmanlardan mahrum olduğu için altyapıyı yenileyemediğini ifade etti. 

Bişare, bu durumu şu sözlerle özetledi:  

“İktidardaki reformistler sorunları miras alıyor ama çözüm araçlarına sahip değiller. Muhafazakarların izlediği politikaların kendilerini ve çözümleri engellediğini düşünüyorlar. Çünkü muhafazakârlar jeostratejik konuları kontrol ettikleri sürece yaptırımlar devam edecek.” 

Bu çerçevede İran’daki iç mücadelenin gerçek olduğunu savunan Bişare, bunun “bir sonraki dini liderin kim olacağına” dair bir mücadeleye dönüşeceğini öngördü. 

Dini lider makamının bu denli belirleyici olması nedeniyle, “Neden dini lider bir reformist olmasın?” sorusunun kaçınılmaz biçimde gündeme geleceğini ifade etti. 

Bişare’ya göre, toplumsal ve ekonomik krizi hafifletmek için zorunlu görülen yaptırımların kaldırılması meselesi, zamanla piramidin tepesine kadar uzanan daha büyük bir siyasi mücadelenin ana eksenlerinden biri haline gelebilir. 

İran’da rejimin totaliter yapısı geriliyor 

Bişare, İran’ın 2009’dan bu yana “sürekli bir devrimci hal” içinde yaşadığını belirterek, başörtüsü zorunluluğu ya da fiyat artışları gibi bir meselenin dahi sokağı harekete geçirmeye yettiğini söyledi. 

İran toplumunun, modern şehirlerin ortaya çıkması, gelişen bir orta sınıf ve kişinin hayatı üzerindeki dini kontrolü reddeden güçlü bir bireycilik anlayışıyla birlikte derin değişiklikler geçirdiğinin altını çizdi. 

Bu çerçevede Bişare, “rejimin totaliter niteliğinin gerilediğini” ifade ederek, rejimin gerek toplumsal davranışlar gerekse ifade alanları bakımından sürekli tavizler verdiğini dile getirdi. 

İran’daki ifade özgürlüğü alanının, birçok otoriter ülkeden daha geniş olduğunu savunan Bişare, şu değerlendirmede bulundu: 

“İran’da asgari düzeyde de olsa bir ifade özgürlüğü var, seçimler var, reformist bir akım var, bir tür çoğulculuk var. Çin gibi tam anlamıyla totaliter diktatörlüklerde ya da hatta bazı Arap ülkelerinde bulunmayan nefes alma alanları mevcut. Ancak bu yeterli değil ve kendileri de bunun yeterli olmadığını biliyor.” 

İsrail, İran’daki protestolara sızdı mı? 

Buna karşın Bişare, dış faktörün göz ardı edilmemesi gerektiğini de vurguladı. 

Protestoların toplumsal ve ekonomik talepler, demokratik akımlar ve azınlık meseleleri gibi “gerçek” yönlerinin yanı sıra İran içindeki bu dinamiklerden faydalanan dış müdahalelerin de bulunduğunu ifade eden Bişare, bu bağlamda “en önemli faaliyetin” İsrail’den geldiğini söyledi. 

Savaş sırasında ortaya çıkan İsrail kaynaklı sızmaların boyutuna dikkat çeken Bişare, savaş zamanında bu tür sızmaların kabul edilip protesto dönemlerinde inkar edilmesinin tutarlı olmadığını belirtti.  

İsrail’in bizzat kendisinin, İran kamuoyunu etkilemekle övündüğünü ve Farsça ifadelerle doğrudan İranlılara hitap ettiğini hatırlattı. 

Bişare, bir ABD başkanının protestocuları “kurumları işgal etmeye” çağırmasını, müdahale düzeyinin çarpıcı bir örneği olarak değerlendirdi ve konuya ilişkin bir soruya verdiği yanıtı şu ifadelerle sürdürdü: 

Bir dünya liderinin, ABD’deki protestocuları kurumları işgal etmeye çağırdığını veya saldırıya uğrayana kadar sabretmelerini söylediğini hayal edin. Gösteriler, dünyadaki herhangi bir ülkeye saldırı düzenlemek için gerekçe olamaz. Bunun yaşandığı her yerde, ters teptiği ve hatalara yol açtığı görülmüştür. Bunun yaşandığı Arap ülkelerinde, nihayetinde çöküşlere yol açtığını biliyoruz.” 

Trump yönetimi

Bişare, bu çerçevede Trump yönetiminin “rejim değiştiren ve devlet inşa eden” bir yönetim olmadığını, güç ilişkileri ve çıkarlar üzerinden hareket eden bir yönetim olduğunu belirtti. 

ABD’nin İran’a yönelik olası bir saldırıyı, Tahran’ı kendi şartları doğrultusunda müzakereye zorlamak amacıyla bir baskı aracı olarak gördüğünü dile getirdi. 

Arap dünyasının İran’la bir savaşta çıkarı yok 

Bişare, Arap bölgesinde ne karar alıcılar ne de “aklıselim” aktörler açısından İran’la bir savaşın patlak vermesinde bir çıkar bulunmadığını vurguladı.  

Bunun ahlaki nedenlerden ziyade doğrudan çıkarlarla ilgili olduğunu belirten Bişare, bölgenin kaosun sonuçlarını tecrübe ettiğini ve halen bu sonuçların bedelini ödediğini hatırlattı. 

Bişare, İran’la görüş ayrılığı yaşayan Arap ülkelerinin dahi tepkilerinde temkinli davrandığını, çünkü kimsenin savaş ve kaos istemediğini belirterek, “Bunun sonuçlarını gördük ve bölgedeki bazı ülkeler hala bunun bedelini ödüyor” dedi. 

Körfez ülkelerine ilişkin değerlendirmesinde ise Bişare, dış müdahaleyle ve güç kullanılarak dayatılacak herhangi bir değişimin doğurabileceği sonuçlara dair ciddi bir endişe bulunduğunu ifade ederek, Irak deneyimini, işgalin ve kaosun ağır maliyetlerini hatırlattı. 

İran’ın devlet geleneklerine sahip, kadim ve çok etnikli bir devlet olduğunu vurgulayan Bişare, devletin tamamen çökmesinin olası bir senaryo olmadığını, ancak kimsenin arzu etmediği kaotik bir geçişin mümkün olduğunu dile getirerek şöyle devam etti: 

“Devletin çökeceği yönünde bir risk olduğunu düşünmüyorum. Ancak Rusya gibi bir ülke bile değişimden sonra on yıl süren bir kaos dönemine girdi. Kimsenin kaos ve onun sonuçlarında çıkarı yoktur. Bu tür durumlarda herkes, kademeli ve geçiş sürecine dayalı reformist değişimleri tercih eder.” 

Yemen: Ulusal diyaloğun alternatifi yok 

Yemen konusuna ilişkin değerlendirmesinde Bişare, diğer tarafların mevcut koşulları hesaplaşma amacıyla kullanmaktan kaçınması halinde, İran’ın gerilimi düşürmeye katkı sağlayabilecek bir rol oynayabileceğini söyledi. 

Ancak İran’ın zayıflığından yararlanarak iç siyasi grupları aşağılamanın güçlü bir tepkiye yol açacağı konusunda uyararak, bunun belirli gruplar nezdinde varoluşsal kaygıları tetikleyebileceğini ifade etti.  

Bu durumun Lübnan için geçerli olduğu kadar Yemen için de geçerli olduğunu vurguladı. 

Bişare, Husilerin tarihsel olarak İran’a bağlı bir yapı olmadığını, Yemen’in toplumsal ve siyasi dokusunun bir parçası olduklarını belirterek, Yemen’de yaşanacak herhangi bir kaosun ülkenin birden fazla yapıya bölünmesine yol açabileceği uyarısında bulundu. Bunun da hiçbir aktörün çıkarına olmadığını dile getirdi. 

Buna karşılık Bişare, belirli ölçüde adem-i merkeziyet içeren, özerk yönetime sahip “vilayetler” ya da “eyaletler” formülünü en gerçekçi seçenek olarak değerlendirdi. 

İç savaşların ardından Yemen’de olduğu gibi Sudan ve Libya’da da sert bir merkezi yönetime dönüşün artık zorlaştığını kaydetti. 

Bu bağlamda, Riyad’da toplanan Güney Geçiş Konseyi üyelerinden gelen ve “güneyli–güneyli diyalog” çağrısı içeren açıklamalara dikkat çeken Bişare, açıklamada “Güney Geçiş Konseyi, Yemen’in güneyindeki devletimizi yeniden tesis etmek için kurulmuştur” ifadesini hatırlattı.  

Bununla birlikte, Suudi Arabistan’ın bağımsız bir Güney devleti kurulmasına yönelik bir planın parçası olduğu kanaatini taşımadığını da sözlerine ekledi. 

Yemen’e ilişkin genel değerlendirmesinde Bişare, Yemenlilerin bizzat yürüttüğü, Husilerin ve çeşitli güneyli kesimlerin katıldığı ulusal diyalog sürecinin ortaya koyduğu sonuçların “alternatifsiz” olduğunu vurguladı.  

Söz konusu sürecin federal bir Yemen formülünü öngördüğünü hatırlatan Bişare, “Bu koşullar altında bunun uygun bir formül olduğunu düşünüyorum” dedi. 

Bişare, İran’ın bölgesel nüfuzunun, Arap dünyasıyla uzlaşı için bir fırsata dönüştürülebileceğini belirterek, Arap iç işlerine karışmama ve mezhepsel söylemin körüklenmemesi yönünde karşılıklı şartlar konulabileceğini ifade etti. 

Mezhepçiliğin körüklenmemesi konusunda sorumluluğun yalnızca tek bir tarafa değil, tüm aktörlere ait olduğunu da vurguladı. 

Grönland ve NATO: Stratejik zorunluluktan ziyade hegemonya 

Söz konusu röportajında Grönland konusuna da değinen Bişare, Çin ya da Rusya kaynaklı bir tehditten söz edilmesinin “oldukça uzak” bir ihtimal olduğunu, bu yönde somut göstergeler bulunmadığını söyledi.  

ABD’nin halihazırda adada bir askeri üsse sahip olduğuna dikkat çeken Bişare, bu nedenle Grönland’ın kontrol altına alınmasının askeri ve stratejik dengelerde esaslı bir değişiklik yaratmayacağını ifade etti. 

Bişare, ABD’nin bu konudaki ısrarını, kaynaklar ve zenginlik meselesinin yanı sıra, hegemonya, ilhak ve ABD’nin topraklarını genişleten ülke olarak tarihe geçme arzusu çerçevesinde yorumladı. 

Bu tutumu, Washington’un Avrupa ve NATO’ya yönelik yaklaşımıyla da ilişkilendiren Bişare, Trump’ın ikinci döneminde ABD’nin söyleminin daha sert hale geldiğini, Avrupa ile ortaklığı gevşetmeye yönelik bir eğilimin ortaya çıktığını belirtti. 

Bunu stratejik açıdan şaşırtıcı olarak nitelendiren Bişare, Çin’in küresel rakip olarak öne çıktığı bir tabloda ABD’nin güçlü ve yakın müttefiklere ihtiyaç duyduğunu, ancak izlenen yönelimin bunun tam tersi olduğunu dile getirdi. 

Bişare, Trump’ın çizgisinin dünyayı bugün liberal demokrasiler ile otoriter rejimler arasında bölünmüş olarak görmediğini, aksine muhafazakar güçler ile liberal güçler arasında bir ayrışma üzerinden okuduğunu ifade etti. 

Bu bakış açısına göre Avrupa’nın, liberal kültürü nedeniyle düşman konumuna itildiğini, buna karşılık bazı otoriter rejimlerin aile ve kimlik gibi "muhafazak”r değerler" temelinde bu hareketle aynı safta yer aldığını ekledi. 

Bişare, bu durumu şu sözlerle dile getirdi:  

“Dünya bu şekilde bölünmüş durumda. Dolayısıyla Avrupa, ABD’nin mevcut yöneticileri gibi kişiler tarafından yönetilmediği sürece düşman haline geliyor. Ancak bu durumda yeniden müttefik oluyor. Trump çizgisi, Avrupa’daki sağ popülist akımları da teşvik ediyor. Bu radikal ve net bir değişim. Grönland bunun sahnelerinden biri. Liberal taraf için bir aşağılanma söz konusu çünkü zayıf ve kendini savunamıyor.” 

Büyük meydan okuma: Ara seçimler 

ABD’deki iç duruma değinen Bişare, asıl meydan okumanın ara seçimler ve ardından yapılacak başkanlık seçimleri olduğunu belirterek, temel sorunun bu siyasi çizginin devam edip etmeyeceği olduğunu söyledi. 

Dış operasyonlar ve güç gösterilerinin iç kamuoyunda güç sergilemek ve “ABD’nin büyüklüğünü” yeniden tesis etmek amacıyla kullanıldığına dikkat çeken Bişare, dış politikanın para ve istihdam getirdiği yönünde bir ekonomik algı bulunduğunu, ancak bunun sahada henüz yeterince karşılık bulmadığını ifade etti. 

Özellikle orta sınıf ve emekçi kesimlerin bu politikalardan somut bir kazanım elde etmediğini vurgulayan Bişare, şu ana kadar asıl faydayı vergi indirimleri ve yatırım kolaylıkları yoluyla zengin kesimlerin sağladığını dile getirdi. 

Asıl mücadele iç cephede 

Göç politikaları etrafında keskin ayrışmalar yaşandığını belirten Bişare, “beyaz ABD’ye dönüş” fikrini savunan, çokkültürlülükten endişe duyan muhafazakar bir akımın bulunduğunu ve bunun hem iç hem de dış politikalara yansıdığını söyledi. 

Trump’ın Ulusal Muhafızları eyaletlere göndermesi konusunda bir fikir birliği olmadığını kaydeden Bişare, ABD’de eyaletlerin yetkileri karşısında merkezi otoritenin güçlendirilmesine karşı tarihsel bir hassasiyet bulunduğunu hatırlattı. Bu çerçevede, “asıl belirleyici olanın iç mücadele” olduğunu vurguladı. 

Bişare, Trump’a verilen desteğin belirgin bir artış göstermediğini, destek oranlarının sınırlı bir aralıkta seyrettiğini ifade ederek, dış politikadaki başarıların, Trump yanlılarına başarı olarak sunulsa bile bunun otomatik olarak artan bir toplumsal desteğe dönüşmediğini belirtti. 

ABD sağı içinde bölünme 

Trump’ın rejim değişikliğine karşı olan tabanını nasıl koruduğuna ilişkin bir soruya yanıt veren Bişare, sağ kampın kendi içinde de ciddi gerilimler yaşadığını söyledi.  

Geleneksel sağ, yeni sağın genç kuşakları ve Evanjelik kiliseler arasında farklı yaklaşımlar bulunduğunu ifade eden Bişare, ABD’nin büyüklüğünün dış müdahaleleri en aza indirmekte yattığına inanan daha içe kapanmacı bir sağ akımın da güç kazandığına dikkat çekti. 

Bu tartışmaların merkezinde, İsrail’in Orta Doğu’da ABD politikasını yönlendirdiği düşüncesine yönelik itiraza atıfta bulunarak, “kuyruk köpeği sallıyor” ifadesinin giderek yaygınlaştığını belirtti. 

Bişare, bu söylemin sosyal medya aracılığıyla hızla yayıldığını, ancak bunun sandığa nasıl yansıyacağının henüz net olmadığını söyledi.  

Söz konusu çevrelerin kendilerini hala “MAGA” (ABD’yi yeniden harika yap) kampının parçası ve Trump’ın yanında gördüklerini de ekledi. 

Aynı zamanda Bişare, İsrail’in ABD’nin İran'a yönelik politikasını dikte eden taraf olmasına ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: 

“İsrail kaos istiyor, rejimi devirmek istiyor, rejim değişikliği istiyor, reformcuları istemiyor ve ayrıca Suriye’yi bölmek istiyor.” 

Bunun, Trump’ın yaklaşımıyla çeliştiğini belirten Bişare, Trump’ın ise “Suriye’de yeni müttefiklerimiz var, onlara bir şans vermek istiyoruz” anlayışında olduğunu ifade etti. 

Buna karşın Bişare, söz konusu farklılıklara rağmen İsrail’in Trump üzerindeki etkisinin, başta Filistin konusu olmak üzere birçok başlıkta son derece belirgin olduğunu ifade etti.  

İsrail’in, Orta Doğu’da “ABD politikalarının yapıcısı” konumuna gelmek için nüfuz alanını genişletmeye çalıştığını söyleyen Bişare, bunun henüz tam anlamıyla gerçekleşmediğini, ancak İsrail’in güçlü bir lobiye sahip olduğunu vurguladı. 

Bişare, ABD’nin “güce ve nüfuz alanlarına inanan” bir yaklaşım benimsediğini, bu çerçevede İsrail’in Suriye’nin güneyi ve Lübnan’ın güneyindeki nüfuzunun genişlemesine göz yumduğunu belirtti.  

Buna karşılık, ABD’nin İran’a yönelik tutumunun rejim değişikliğine doğru net bir yönelime işaret etmediğini ifade etti. 

Trump’ın Kasım 2026’da yapılacak ara seçimleri kazanacağına dair duyduğu güvene de değinen Bişare, bunun siyasi propaganda kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. 

Trump’ın bu konuda kesin bir yargıya varmasını sağlayacak yeterli veriye sahip olmadığını belirten Bişare, bazı araştırmacı ve analistlerin elindeki verilerin ise farklı sonuçlara işaret edebileceğini dile getirdi. 

İsrail Batı Şeria’da “sinsi bir ilhak” politikası izliyor 

Röportaj, İsrail ve olası seçimler başlığına taşınırken Bişare, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarda kalmak istemesinin yalnızca siyasi ya da kişisel nedenlere dayanmadığını, aynı zamanda ısrarla hayata geçirmeye çalıştığı bir “ideolojiyle” bağlantılı olduğunu söyledi.  

Bu ideolojinin merkezinde Filistin devletinin kurulmasını engellemek ve “Büyük İsrail” tasavvurunu güçlendirmek bulunduğunu ifade etti. 

Bişare, İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimlerin genişletilmesi, mülteci kamplarının yıkılması ve direniş odaklarının tasfiye edilmesi yoluyla “sinsi bir ilhak” politikası uyguladığını belirtti.  

Gazze’deki savaşın şiddetinin azaldığını ancak “halen sürdüğünü” kaydeden Bişare, bunun aralıklı hedef almalar ve sistematik yıkım yoluyla devam ettiğini vurguladı. 

“New York Times” gazetesinin, ateşkes sonrasında binlerce binanın yıkıldığına dair bir rapor yayımladığını hatırlatan Bişare, yıkımın yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı kalmadığını, organize yıkım operasyonlarıyla sürdüğünü ifade etti. 

Netanyahu

Bişare, Netanyahu’nun Gazze anlaşmasının ikinci aşamasını sabote etmeye çalışacağını ya da yalnızca kendi istediği unsurları kabul edeceğini, geri çekilme ve sınır kapılarının açılması gibi adımları ise kendi hesaplarına uygun ölçüde sınırlı tutacağını dile getirdi.  

Netanyahu’nun bu konuda kendine güvenini artıran unsurun ise, küresel kamuoyunda yaşanan büyük dönüşüme rağmen, İsrail üzerinde gerçek bir baskının bulunmaması olduğunu söyledi. 

İsrail içinde Araplara yönelik artan ırkçılık 

İsrail iç siyasetine de değinen Bişare, Netanyahu’nun Gazze ve Lübnan’da yaşananları İsrail kamuoyuna “başarılı modeller” olarak sunduğunu, bunun da seçmenin doğrudan hissedebildiği “somut gerçeklere” dayandığını ifade etti.  

İsrailli seçmenin, “İsrail’in Lübnan ve Gazze’yi vurduğunu ve karşılığında ciddi bir yanıt almadığını” gördüğünü söyleyen Bişare, bu tür somut algıların seçmeni ikna etmede etkili olduğunu belirtti. 

Bu nedenle Netanyahu’nun kamuoyu desteğinin son aylarda arttığını kaydeden Bişare, anketlerde en fazla yüzde 40 civarında destek aldığına, rakibinin ise yaklaşık yüzde 35 seviyesinde kaldığına dikkat çekti. 

Ancak İsrail’de seçimlerin doğrudan sonuçlanmadığını, sistemin parti ve koalisyonlara dayalı olduğunu vurgulayan Bişare, güç anketlerinin Netanyahu’ya otomatik olarak rahat bir hükümet kurma imkanı sağlamadığını söyledi.  

Netanyahu’nun, hükümet kurmak için yeterli çoğunluğu elde edememesi halinde siyasi manevralara başvurmak ve Arap partilerinin desteğiyle hükümet kurulmasını engelleyen “teamülleri” dayatmak zorunda kalabileceğini ifade etti. 

7 Ekim sonrasında İsrail toplumunda yaşanan dönüşüme de değinen Bişare, Araplara yönelik giderek sertleşen bir ırkçı tutumun ortaya çıktığını, bunun oy haklarının iptal edilmesinin dahi tartışıldığı bir noktaya ulaştığını söyledi. 

Bu durumu, toprağın ilhak edilip hakların verilmediği bir “apartheid düzenine” yönelim olarak nitelendirdi. 

Bu bağlamda Bişare, Filistin devletine karşı çıkış oranının yüzde 75’in üzerine çıktığını, İsrail içindeki Araplara yönelik tutumun da sertleştiğini belirterek, “Bugün İsrail’de çoğunluk, içerideki Arapların oy kullanma hakkının, hatta seçme ve seçilme hakkının ellerinden alınmasını istiyor” değerlendirmesinde bulundu. 

Taktiksel düzeyde ise, Netanyahu’nun aşırı sağcı bir hükümet kurmasını engellemenin, içerideki Arapların oy kullanma oranının yükseltilmesini ve mümkünse tek bir liste altında birleşmelerini gerektirdiğini değerlendirdi.  

Bunun, onlara daha güçlü bir temsil sağlayabileceğini ve sandalye sayısının 15’e kadar çıkabileceğini, böylece koalisyon dengelerini değiştirebileceğini belirtti.  

Bişare bu hedefin, Arap partileri arasında kapsamlı bir siyasi uzlaşmadan ziyade, temsili artırmaya yönelik “teknik” bir amaç taşıdığını vurguladı. 

Önceliğin “oy kullanma oranının artırılması” ve mümkünse “tek liste” olduğunu, siyasi görüş ayrılıkları bulunsa bile bunun gerekli olduğunu ifade etti. 

Ben Gvir ve Smotrich

Çünkü bu durumda hedefin, temsili artırmaya ve Ben Gvir ile Smotrich’in yer aldığı aşırı sağcı bir hükümeti engellemeye yönelik “teknik” bir hedef olduğunu söyledi. 

Gazze’de savaşı durdurmayı kabul etmenin “bedeli” 

Röportajın sonunda Dr. Azmi Bişare, Gazze Şeridi’ndeki gelişmelere ve durumu yönetmek üzere bir geçiş dönemi teknokrat komitesinin ilan edilmesine değindi. 

Burada, komitenin tek başına “çalışma araçlarına sahip olmadığını”, bu araçların kendisine verilmesi gerektiğini ifade etti.  

Komitenin Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’nde toplanmasının ise, ABD’nin düzenlemelerin doğrudan denetleyicisi olduğunu göstermek konusundaki ısrarını yansıttığını belirtti. 

Ayrıca, Gazze’ye sınır geçişlerinin açılmaması ve İsrail’in bombardıman, yıkım ve işgal etmeyi sürdürmesi halinde bütçelerin bir fayda sağlamayacağını, bunun da komiteyi görevini yerine getiremez hale getireceğini vurguladı. 

Öte yandan, Gazze’de mevcut idari yapının faydalı olabileceğini, yönetimi işletmenin en kolay yolunun polis dahil olmak üzere mevcut sivil kurum ve hizmetlere dayanmak olduğunu belirtti. 

Ulusal referans konusunda ise, ABD’nin girişimine göre resmi referansın “Barış Konseyi” olduğunu, ulusal meşruiyetin ise grupların onayından ya da en azından itiraz etmemelerinden geldiğini söyledi. 

Bunu, “20 maddelik plan” ile ilişkilendirerek, bu planın kabul edilmesinin yüksek yoğunluklu savaşın durdurulmasının bedeli olduğunu ifade etti.  

Ancak ABD’nin İsrail’e bombardımanı durdurması, geri çekilmesi ve geçişleri açması için baskı yapma konusundaki ciddiyetine ilişkin şüphe duyduğunu söyledi. 

Ayrıca, hakkında çok az şey bilinen “uluslararası istikrar gücü” fikrine de değinerek, şu ana kadar resmen katılımını açıklayan herhangi bir ülke bulunmadığını, bu gücün de İsrail’in her türlü düzenlemenin içine dahil etmekte ısrar ettiği silahsızlandırma sürecine bulaşmak istemeyeceğini belirtti. 

İsrail, “tepki olmadığı” için Lübnan’da saldırılara devam etti 

Lübnan konusunda ise Bişare, İsrail’in saldırılarının devam ettiğini, çünkü saldırıların karşılıksız kalacağına inandığını ve ABD’nin desteğiyle cesaretlendiğini söyledi.  

Başlangıçta Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeyle sınırlı olan bu durumun, Tel Aviv’in baskıyı karlı bulması nedeniyle genişlediğini söyledi. 

Bu baskının, ya bombalama yoluyla Hizbullah’ı daha da zayıflatmak ya da Lübnan hükümetini kendisiyle çatışmaya zorlamak için kullanılabileceğini ekledi. 

Normalleşme meselesine ilişkin olarak ise Bişare, İsrail’in bunu istediğini ancak Lübnan’ın hala bir işgal gerçeğiyle karşı karşıya olması ve Lübnan kamuoyunun bu konuda diğer Arap ülkelerine kıyasla daha etkin ve daha hassas olması nedeniyle bunun “zor” olduğunu belirtti. 

Bu tür bir adımın iç politik bedelinin son derece ağır olacağını da dile getirdi. 

Bişare, temel gördüğü bir paradoksa işaret ederek sözlerini şöyle tamamladı: 

“Filistin davası lehine küresel kamuoyunda yaşanan olumlu değişim, ‘resmi Arap sistemi’ düzeyinde benzer bir ilerlemeyle karşılık bulmadı. Aksine, ilerleme değil, bir gerileme söz konusu. Bu da İsrail’e sahadaki fiili durumunu pekiştirmek için daha geniş bir alan sağlıyor.” 

 

Kaynak : Alaraby TV