Askeri ve Siyasi Bir Yol: İran'ın Lübnan’daki Varlığı 40 Yılda Nasıl Şekillendi?
18.02.2026 - 17:29 | Son Güncellenme: 06.03.2026 - 15:49
İran’ın Lübnan’daki varlığı, özellikle Tahran’ın Lübnan arenasındaki doğrudan müdahalesinde bir dönüm noktası olan 1982 İsrail işgaline kadar uzanıyor.
1979 İslam Devrimi’nden önce sınırlı dini ve siyasi bağlar mevcutken, İslam Cumhuriyeti’nin kurulması İran’a bölgede "ezilen" olarak gördüğü hareketleri desteklemeye dayalı yeni bir yaklaşım kazandırdı.
Lübnan, mezhepsel ve siyasi karmaşıklıkları ve coğrafi konumuyla bu yaklaşımın uygulanması için uygun bir alan sağladı.
Gözden Kaçmasın
1982’de İran Devrim Muhafızları’na bağlı birliklerin Suriye üzerinden Bekaa’ya girmesiyle birlikte, örgütlü bir nüfuzun fiili temelleri atıldı.
Bu aşamada öncelikli hedefler, İsrail işgaline karşı koymak ve yerel bir direniş gücü inşa etmek oldu.
Süreç, ideolojik ve operasyonel düzeyde Tahran’la bağlantılı silahlı ve ideolojik güdümlü bir örgüt olan Hizbullah’ın ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
O tarihten bu yana İran’ın varlığı, askeri ve güvenlik desteğinin ötesine geçerek, Şii topluluğu içinde geniş bir siyasi, toplumsal ve kültürel ilişkiler ağına dönüştü.
Bu durum, İran’ı hem Lübnan iç dengelerinde hem de İsrail ve ABD ile yaşanan bölgesel gerilimde kalıcı bir aktör haline getirdi.
İran’ın Lübnan’daki varlığı nasıl gelişti?
Bugün İran’ın Lübnan’daki nüfuzu, Suriye’deki olaylardan İran-İsrail çatışmasına kadar daha geniş bölgesel meselelerle iç içe geçen siyasi, askeri, medya ve sosyal kanallara yayıldı.
Bölgesel ve uluslararası koşullar değişmiş olsa da, bu varlık son 40 yılda Lübnan sahnesinin en etkili unsurlarından biri olmayı sürdürdü.
1979 öncesi: Sınırlı dini ve diplomatik bağlar
1979’daki İslam Devrimi’nin zaferinden önce İran’ın Lübnan’daki varlığı sınırlıydı ve çoğunlukla siyasi ya da güvenlik boyutundan ziyade kültürel-dini ve ticari bir nitelik taşıyordu.
Şah döneminde İran, ABD’nin doğrudan müttefikiydi ve farklı Arap ve bölgesel dengeler çerçevesinde Lübnan, Tahran’ın stratejik öncelikleri arasında yer almıyordu.
1950’li yıllardan itibaren Lübnan ile İran arasındaki ilişkiler, büyükelçilikler, resmi temsil ve sınırlı protokol ziyaretleriyle somutlaşan klasik bir diplomatik çerçeve kazandı.
Beyrut’taki İran Büyükelçiliği, ekonomik ve kültürel koordinasyon ile sayıları sınırlı İranlıların işlerini takip etme rolünü üstlenirken, Lübnan’ın Tahran Büyükelçiliği de sınırlı ticaret ve turizm iş birliğini geliştirmeye odaklandı.
Buna karşın Şii dini bağlar, iki ülke arasında erken dönemli bir temas noktası oluşturdu.
Bu bağlar, Kum ve Meşhed’de eğitim gören Lübnanlı din öğrencileri ile Cebel Amil ve Nebatiye bölgeleriyle kurulan kültürel ilişkiler üzerinden şekillendi.
1959’da İmam Musa es-Sadr’ın Lübnan’a gelişiyle birlikte bu ilişkiler yeni bir boyut kazandı.
İran Büyükelçiliği, İran kökenli önde gelen bir dini şahsiyet olarak Sadr’ın faaliyetlerini takip etti, ancak bu çerçeve genel olarak siyasi olmaktan ziyade kültürel-dini nitelikte kaldı.
Şii dini mercilerin, mezhep içindeki liderlik boşluğunu gidermek amacıyla Lübnan’a davet ettiği Sadr ise ülkedeki Şiilerin dini hayatını organize etmeye yöneldi.
Bu kapsamda 1969’da Yüksek İslam Şii Konseyi’ni kurdu, ardından 1974’te siyasi-toplumsal bir çatı olarak Emel Hareketi’ni başlattı.
1979 – 1982: Kademeli genişleme ve kanalların inşası
1979’da Ayetullah Ruhullah Humeyni liderliğinde İslam Devrimi’nin zafer kazanmasıyla İran, bölgesel faaliyetlerinde yeni bir aşamaya geçti ve söylemine yakın müttefik hareketleri ve akımları desteklemeye odaklandı.
Lübnan, özellikle de Şii toplumu, çeşitli nedenlerle bu yaklaşımın temel hedeflerinden biri oldu.
Lübnan’da 1975-1990 yılları arasındaki iç savaşın zirve döneminde Şii toplumu, özellikle Bekaa ve güney bölgelerinde etkili bir siyasi temsil eksikliği ve ağır ekonomik koşullarla karşı karşıyaydı.
Bu siyasi ve toplumsal boşluk, İran’ın dini ve siyasi boyut üzerinden nüfuzunu genişletmesine ve Lübnanlı Şiilere İsrail’e karşı siyasi ve askeri destek sunmasına zemin hazırladı.
Bunun yanı sıra, Humeyni ilkelerine bağlı, İran liderliğine sadakati de içeren siyasi-dini bir toplum inşa etmeyi hedefleyen İslam Devrimi düşüncesinin yayılması amaçlandı. Bu çerçevede özellikle güney, Bekaa ve Cebel Amil’de doğrudan ve dolaylı nüfuz kanalları oluşturuldu.
Devlet otoritesinin zayıflaması ve İsrail işgalinin ilerleyen dönemde derinleşmesiyle birlikte dini-siyasi ve askeri faaliyet alanı genişledi.
Bu bağlamda İran, 1979-1982 yılları arasında daha geniş çaplı askeri faaliyete geçmeden önce dini ve fikri kanallar üzerinden kademeli bir nüfuz inşasına odaklandı.
İran’da yaşayan ya da Kum’daki dini merkezlerle bağlantılı Lübnanlı din adamları aracılığıyla İslam Devrimi söylemi ve Velayet-i Fakih doktrininin meşruiyeti yaygınlaştırıldı.
Söz konusu dönemde, geleneksel bir Şii dini merci olarak Necef’in etkisi gerilerken, ideolojik ve örgütsel mobilizasyon merkezi olarak Kum’un yükselişi dikkat çekti.
İran, Lübnanlı öğrencileri Kum’da eğitim almaya gönderdi. Dahiye ve Beyrut’un güney banliyölerindeki Şii dini okullara finansman sağladı ve dini, direniş ve cihat perspektifiyle ele alan bir gençlik seferberlik ağı geliştirdi.
Aynı zamanda Devrim Muhafızları, çeşitli kanallar aracılığıyla Şii silahlı gruplara eğitim ve destek sunmaya başladı.
Bu süreç, Hizbullah’ın daha sonra bilinen yapısının şekillenmesinden önce güney ve Bekaa’da erken dönem askeri nüfuzun oluşmasına zemin hazırladı.
Ayrıca Lübnanlı din adamlarıyla bağlar güçlendirildi, devrim söylemini yerleştirmeyi hedefleyen sosyal, kültürel ve medya kurumlarının faaliyetleri genişletildi.
İran’ın desteği, Musa es-Sadr’ın kurumlarına da gayri resmi ve sınırlı biçimde yansıdı.
Yüksek İslam Şii Konseyi ve Emel Hareketi ile işbirliği yapılarak Şii toplumunun siyasi ve toplumsal açıdan birleştirilmesi ve bunun gelecekteki İran nüfuzu için bir zemin olarak değerlendirilmesi amaçlandı.
Bu dönemde İran, Lübnan’daki Şii sahnenin yeniden şekillenmesinde kademeli ancak belirleyici bir rol oynadı.
İç savaş sırasında devletin çöküş koşullarından ve 1978’de Musa es-Sadr’ın kaybolmasının ardından Emel Hareketi içindeki dönüşümlerden yararlandı.
Sadr’ın kayboluşu, Şii toplumunda büyük bir sarsıntı yarattı, zira kendisi güçleri bir araya getirebilen ve organize edebilen siyasi ve dini bir otoriteydi.
Onun yokluğunda Emel Hareketi, fikri ve örgütsel birliğini korumakta zorlandı.
Tahran’dan daha çok Şam’a yakın, pragmatik ve uygulamaya dönük bir çizgiye sahip Nebih Berri lider olarak öne çıktı.
İran, Emel’deki liderlik geçiş anının stratejik bir fırsat olduğunu erken dönemde değerlendirdi, ancak hemen silahlı bir örgüt kurma yoluna gitmedi.
Öncelikle ideolojik ve fikri bir temel oluşturdu, Devrim Muhafızları’ndan temsilciler gönderdi ve Kum ile Velayet-i Fakih düşüncesinden etkilenen Lübnanlı din adamlarına destek kanalları açtı.
O dönemde İran, Emel Hareketi dışında örgütsel alternatifler arayışına girdi. Bunlar arasında Dahiye ve güney banliyölerinde ortaya çıkan küçük İslami gruplar öne çıktı. Söz konusu yapılar arasında “Hizb ed-Da‘va”, “İslami Murabıtlar”, “Baalbek İslami Sektörü” ve medrese öğrencileri ağları yer aldı.
1982 ve 1983 yıllarına gelindiğinde Şii sahada iki ana akım belirginleşti:
Şam’a daha yakın, pragmatik karaktere sahip Emel Hareketi üzerinden şekillenen siyasi akım, Lübnan sistemi içinde birlikte yaşamayı talep eden bir yaklaşım benimsiyordu.
Tahran’ın söylemi ve Velayet-i Fakih doktriniyle daha sıkı bağ kuran ideolojik çizgi ise devrimci ve cihatçı bir karakter taşıyor, Velayet-i Fakih’i referans kabul ediyor ve Hizbullah’ın çekirdeğini oluşturuyordu.
1982 – 1989: İsrail işgali ve Hizbullah’ın belirginleşmesi
İsrail’in Haziran 1982’de Lübnan’ı işgal etmesinin ardından, İran Devrim Muhafızları’na bağlı birlikler Suriye ile koordinasyon içinde Bekaa’ya girdi ve Baalbek çevresi ile yakın bölgelerde eğitim kampları kuruldu.
Farklı tahminlere göre, doğrudan askeri varlığın zirve döneminde personel sayısı yaklaşık bin ile iki bin arasında değişti, ancak kesin rakamlar konusunda kaynaklar arasında farklılık bulunuyor.
Askeri varlığın temel görevleri, Lübnanlı gruplara silahlı mücadele eğitimi vermek, kamplar ve lojistik altyapı kurmak ve Velayet-i Fakih söylemini yayacak ideolojik-dini bir yapı tesis etmekti.
Bu zemin üzerinde, Şii din adamlarının yanı sıra fikri ve sosyal roller üstlenen şahsiyetlerin varlığıyla Hizbullah’ın örgütsel yapısı belirginleşti.
O süreçte Muhammed Hüseyin Fadlallah düşünsel alanda öne çıkarken, Nebi Şit ve çevresinden din adamları ile askeri danışmanlar da eğitim ve kapasite inşasında rol aldı.
Suriye üzerinden sağlanan lojistik destek, silah ve mühimmat transferini, mali yardımları, maaş ödemelerini ve okul, sağlık ocağı ile yardım ağlarını kapsayan sosyal hizmet ağlarının kurulmasını içerdi.
Bu destek ilerleyen dönemde Resul-i Azam Hastanesi, Şehitler Vakfı ve temelleri 1980’lerin sonlarında atılan Cihad el-Bina Kurumu’na kadar uzandı.
1980’lerin ortalarında Şii çevre içinde Hizbullah ile Emel Hareketi arasında çatışmalar yaşandı. Bu süreçte İran, Hizbullah’a askeri ve ideolojik destek verirken, Suriye, Emel’i siyasi ve güvenlik alanında destekledi.
Söz konusu çatışmalar, 1987 ve 1988 yılları arasında, Şam ve Tahran arasında Lübnan'da yaşanan ve "Kardeşler Savaşı" olarak bilinen karmaşık bir çıkar çatışması ağı içinde doruk noktasına ulaştı.
İran’ın rolü bu aşamada oldukça belirgindi. Tahran, arabulucu bir rol oynamaya çalışırken aynı zamanda güney ve Bekaa’da Hizbullah’ın ağırlığını artırma yönünde açık bir tutum sergiledi.
Bu çerçevede İmad Muğniye (güvenlik alanında) ve resmi olarak daha sonra kurulan “Kudüs Gücü”ne bağlı subaylar da dahil olmak üzere önde gelen saha komutanları gönderildi.
İsrail güçlerine karşı gerçekleştirilen ve İranlıların gözetiminde olduğu belirtilen operasyonlar, güneyde pusular, patlayıcı eylemleri ve hedefli saldırılar şeklinde çeşitlilik gösterdi.
Ayrıca 1983’te Beyrut’taki çok uluslu güçlere yönelik saldırılar da düzenlendi.
ABD ve bazı Batılı ülkeler, İran ve Devrim Muhafızları’nı bu eylemlere katılım ya da destekle suçladı.
Batılı araştırmalar ise bu dönemi, Lübnan’daki Şii kimliğinin direniş söylemi çerçevesinde “siyasallaştırılması/çerçevelenmesi” aşaması olarak değerlendirdi.
İsraillilere karşı öne çıkan askeri operasyonlar (1982-1989)
- İsrail ordusuna karşı güneyde gerçekleştirilen intihar saldırıları (1983-1985)
Deyr Kanun Operasyonu (Kasım 1982): Ahmed Kassir tarafından Deyr Kanun en-Nahr beldesinden, Sur’daki İsrail askeri valiliği karargahına karşı düzenlendi. Operasyon sonucu onlarca asker ve subay hayatını kaybetti.
Söz konusu eylem, Lübnan’ın güneyinde işgale karşı ilk dikkat çekici intihar saldırısı olarak kabul ediliyor ve direnişin seyrinde niteliksel bir dönüşümün başlangıcı sayılıyor.
- Beyrut’ta deniz piyadeleri ve Fransız güçlerinin karargahlarına yönelik bombalı saldırılar (Ekim 1983): ABD ve Avrupalı kurumlar, operasyonun “Birim 1800” üzerinden doğrudan İran ve Devrim Muhafızları tarafından denetlendiğini ileri sürdü.
1989’daki Taif Anlaşması ve sonrasında yapılan iç düzenlemelerin ardından, İran’ın doğrudan askeri varlığı görünür biçimde azaldı.
Bunun yerine danışmanlar ve uzmanlar aracılığıyla “vekalet yoluyla destek” modeline yönelindi. Buna karşılık Hizbullah’ın, daha geniş bir bölgesel strateji içinde yerel uygulayıcı kol olarak rolü pekişti.
İran = Stratejik liderlik
Hizbullah = Yerel uygulayıcı kol
1989 – 2000: Gizlilik ve siyaset arasında nüfuzun pekiştirilmesi
Lübnan’da iç savaşın 1990 yılında resmen sona ermesinin ardından, İran’ın Hizbullah’a askeri ve siyasi desteği sürdü, ancak sahadaki görünürlüğü azalarak daha gizli bir nitelik kazandı.
Bu destek, Hizbullah birimlerinin farklı muharebe taktikleri konusunda eğitilmesini, güneyde İsrail’e karşı kullanılmak üzere kısa menzilli füze kapasitesinin geliştirilmesini ve Suriye üzerinden ikmal hatlarının güvence altına alınmasını kapsadı. Böylece Lübnan içinde İranlı silahlı unsurların açık varlığına rastlanmadı.
1990’lı yıllarda intihar saldırıları için uzmanlaşmış birimler oluşturuldu. Bu birimler başlangıçta doğrudan İran gözetiminde faaliyet gösterirken, ilerleyen dönemde yerel bir yönetim yapısına devredildi.
Bu dönemde Hizbullah’ın 1992 ve 1996 genel seçimlerine katılımıyla birlikte etkili bir siyasi aktöre dönüşümü de pekişti.
Yaşanan bu durum, partinin kurumsal yapılar ve ittifaklar içindeki nüfuzunu genişletmesine olanak sağladı, aynı zamanda İsrail’in 2000’deki çekilmesine kadar güneydeki askeri rolü devam etti.
İran'ın Hizbullah'a verdiği siyasi destek, partinin liderlerine iç meseleler, Suriye ile anlaşmalar, direniş ile siyasi nüfuz arasındaki denge ve diğer Şii gruplarla olan anlaşmazlıkların yönetimi konularında doğrudan ve dolaylı tavsiyelerde bulunmayı içeriyordu.
Bu çerçevede İran, Hizbullah aracılığıyla Şii gruplar arasındaki iç çekişmelerde, örneğin Emel Hareketi ile yaşanan gerilimlerde doğrudan etkili bir rol oynadı.
İran ayrıca siyasi anlaşmazlıklara da müdahil oldu. İran yönlendirmesiyle Hizbullah, zaman zaman Lübnan hükümeti ya da diğer partiler üzerinde baskı kurarak, direnişi veya Şii nüfuzunu etkileyebilecek yasa ve kararlara karşı çıktı.
Tahran, Hizbullah’ın Suriye ile koordinasyonunu da yakından izleyerek, Şam’la doğrudan bir karşı karşıya gelişe girmeden Lübnan’daki nüfuzunun sürmesini sağlamaya çalıştı.
Zaman zaman ortaya çıkan gerilimlerde dengeyi yeniden tesis etmek üzere sınırlı müdahalelerde bulundu.
Ayrıca sosyal ve kültürel boyut, geniş bir hizmet ağı üzerinden daha da genişledi. Okullar, sağlık merkezleri ve yardım kuruluşlarını kapsayan bu yapı, taban çevre içinde daha sağlam bir nüfuz zemini oluşturdu.
1989-2000 yılları arasında İran’ın destek verdiği öne çıkan operasyonlar
- İsrail’e karşı operasyonlar: Lübnan’ın güneyinde İsrail ordusu ve ordu güçlerine yönelik pusular ve doğrudan çatışmalar.
- 1990’lı yıllarda sınırlı sayıda intihar saldırısı.
- İşgal altındaki topraklarda İsrail mevzilerine kısa menzilli roket atışları.
2000 – 2010: Meşruiyetin pekiştirilmesi ve rolün genişlemesi
2000 yılında İsrail’in Lübnan’ın güneyinden çekilmesinin ardından, 2010 yılı sonuna kadar geçen süreçte, İran’ın Lübnan’daki nüfuzu Suriye aracılığıyla yürütülen sınırlı bir etkiden, esas olarak Hizbullah’a dayanan askeri, siyasi ve toplumsal bir kurumsal varlığa dönüştü. Hizbullah, bu dönemde İran’ın Lübnan’daki askeri, siyasi ve sosyal kolu olarak öne çıktı.
Askeri açıdan bu dönem, füze cephaneliğinin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi, iletişim ile komuta-kontrol kapasitesinin inşası ve savunma ile taarruz taktiklerinin ilerletilmesini içerdi.
Bu gelişim, “Temmuz 2006 Savaşı” sırasında füze kapasitesinin etkisini ortaya koydu. Savaşın ardından Lübnan yeniden imar sürecine girerken, Hizbullah’a bağlı ağlar doğrudan ve dolaylı destekle bu süreçte önemli rol üstlendi.
Siyasi açıdan ise 2005’te Refik Hariri suikastı ve Suriye’nin çekilmesi gibi dönüm noktaları, iç dengelerin yeniden şekillenmesine yol açtı ve 8 Mart ile 14 Mart blokları arasındaki kutuplaşma derinleşti.
Mayıs 2008 olayları ve Doha Anlaşması, Lübnan içindeki güç dengesini gözler önüne seren kritik eşiklerden biri olarak kayda geçti.
Bu dönemin özeti, İran nüfuzunun askeri güç, siyasi varlık ve sosyal-hizmet finansmanının birleşimi üzerinden kurumsal bir gerçeklik haline gelmesi ve Lübnan ya da bölgesel herhangi bir denklemde göz ardı edilmesi güç bir unsur olarak yerleşmesidir.
1- Askeri ve güvenlik rolü: Tedarik, eğitim, danışmanlık
İran, Hizbullah’a kısa, orta ve uzun menzilli füzeler ile çeşitli füze sistemleri (Şahin, Zelzal, Fecr-5, Fecr-3 ve diğer türler) sağladı. Ayrıca büyük miktarda Katyuşa roketi ve yerel olarak modifiye edilmiş mühimmat temin etti.
Temmuz 2006 Savaşı öncesinde Hizbullah’ın rfüze envanterinin on binlerce olduğu tahmin ediliyordu.
İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü, özellikle Kasım Süleymani’nin komuta ettiği birimler gelişmiş askeri planlama ve eğitim desteği sundu.
Bu destek kapsamında şu başlıklar öne çıktı:
Füze taktikleri, iletişim ağları, şehir savaşı, komuta ve kontrol modelleri, ayrıca Hizbullah savaşçılarının İran ve Suriye’deki kamplarda eğitilmesi, karmaşık füze sistemlerinin kullanımı, yerel olarak modifiye edilmiş mühimmatın üretim ve montaj teknikleri ile özellikle 2006 sonrası dönemde lojistik üsler, tüneller ve yer altı sığınaklarının geliştirilmesi.
Önemli rol oynayan bazı silah ve sistemler ise şunlar:
- “Fecr-5”, “Zelzal” ve “Katyuşa” ile farklı kaynaklardan temin edilen çoklu sistemler, sahadaki taktik yoğunluğu ve ateş gücünü artıran geniş bir cephanelik oluşturdu.
- “Hayber 1”, “Şahin” ve “Naze’at” gibi bazıları İran menşeli ya da modifiye edilmiş diğer sistemler ise Hizbullah’ın ateş kapasitesine çeşitlilik kazandırdı.
2- Siyasi rol
Bu dönemde öne çıkan kritik zaman durakları ve etkileri şu şekilde sıralanabilir:
2000: İsrail’in güneyden çekilmesi sahada bir boşluk yarattı. Bu gelişme birçok gözlemci tarafından, Hizbullah ile İran arasındaki ilişkinin “Suriye üzerinden faaliyet göstermekten”, İran-Lübnan hattında daha belirgin ve görece daha bağımsız bir ilişki düzeyine evrilmesinin başlangıç noktası olarak değerlendirildi.
2005: Refik Hariri suikastı ve Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi, Lübnan’daki siyasi haritayı yeniden şekillendirdi. İran, Hizbullah ve 8 Mart İttifakı üzerinden nüfuzunu korudu ve Lübnan içinde doğrudan temas kanallarını genişletmeye yöneldi.
2006: Temmuz Savaşı (34 Gün Savaşı), Hizbullah’ın füze cephaneliğini uzak İsrail hedeflerine karşı kullanma kapasitesini ortaya koydu. Bu İran’ın tedarik ve eğitim desteğinin doğrudan sonucuydu.
Savaş, Hizbullah’ın bölgesel konumunu yükseltirken, güney ve Dahiye’de geniş çaplı yıkıma yol açtı. Bunu izleyen yeniden imar sürecinde İran ve Hizbullah, toplumsal sadakat ağlarını destekledi.
2008: Mayıs olayları ve Doha Anlaşması, Hizbullah’ın iç siyasette siyasi ve askeri seferberlik kapasitesini gösterdi. İran’ın yerel siyasi dengelerdeki rolü daha görünür hale geldi.
İran, Hizbullah ve 8 Mart İttifakı aracılığıyla hükümetlerin kurulmasında, iç dengelerde ve Hizbullah’ın silahı gibi egemenlik dosyalarında etkili oldu.
Bu siyasi baskı, Suriye'nin geleneksel arabulucu ve garantör rolünün azaldığı 2005 yılından sonra yoğunlaştı.
Hizbullah'ın yükselişi ayrıca Lübnan siyasi manzarasında 8 Mart İttifakı (Hizbullah ve müttefikleri dahil) ve 14 Mart İttifakı (Hizbullah'a ve bölgesel bağlarına karşı olan güçler) arasında net bir kutuplaşmaya yol açtı.
Sonuç olarak 2000-2010 döneminde İran, askeri müdahale (silahlandırma ve eğitim), siyasi nüfuz (sistem içindeki müttefikler, Meclis ve destekçilerin varlığı) ve sosyal-ekonomik finansman (yeniden imar ve hizmet ağları) bileşimi üzerinden Lübnan’da etkili bir varlık inşa etti.
Hizbullah temel aracı ve kolu olmakla birlikte, İran’ın nüfuzu diplomatik, medya ve kurumsal mekanizmaları da kapsayacak şekilde genişledi ve Lübnan sahnesinde yeni bir gerçeklik oluşturdu.
On yılın sonunda İran nüfuzu, Lübnan ya da bölgesel herhangi bir denklemde göz ardı edilmesi mümkün olmayan kurumsal bir olguya dönüştü.
2010 sonrası: Yapısal nüfuz ve sahaların dönüşümü
2010’lu yılların başından itibaren İran’ın Lübnan’daki nüfuzu, Tahran’ın bölgesel stratejisi içinde daha derin, yapısal bir düzeye taşındı.
Bu süreçte Lübnan, İran için ileri bir askeri üs, dolaylı siyasi nüfuz alanı ve İsrail ile ABD karşısında bölgesel bir baskı kartı haline geldi.
İran nüfuzu daha bağımsız ve görünür bir nitelik kazanırken, temel dayanak yine Hizbullah oldu.
2010’dan itibaren İran, hassas güdümlü füzeler, insansız hava araçları, deniz kabiliyetleri ile istihbarat ve gözetleme sistemlerine odaklandı. Böylece Lübnan, olası bir bölgesel çatışmada ileri bir stratejik depo ve cephe hattı işlevi görmeye başladı.
Söz konusu dönemde İran tarafında, Hizbullah ile Suriye ve müttefik milisler arasındaki koordinasyonun mimarı olarak görülen Kasım Süleymani ile onun ardından Kudüs Gücü komutanlığını devralan İsmail Kaani öne çıkan isimler oldu.
Lübnan cephesinde ise Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah, yerel bir örgüt liderinden bölgesel bir aktöre dönüştü.
2010 yılından bu yana İran, hassas füzeler, insansız hava araçları, deniz kuvvetleri ve gözetleme ve istihbarat sistemlerine odaklanarak Lübnan'ı bölgesel bir çatışmada ileri stratejik bir üsse dönüştürdü.
Bu dönemde, Hizbullah, Suriye ve müttefik milisler arasındaki koordinasyonun beyni olarak kabul edilen Kasım Süleymani ve Süleymani'nin yerine Kudüs Gücü komutanı olan İsmail Kaani gibi önemli İranlı isimler ortaya çıktı.
Lübnan'da ise eski Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, yerel bir örgütün liderinden bölgesel bir oyuncuya dönüştü.
İran, bu dönemde Hizbullah’ın silahını “kırmızı çizgi” olarak korumayı başardı, siyasi tıkanma mekanizmaları (garanti edici üçte bir, hükümetlerin düşürülmesi) üzerinden dengeler dayattı.
Gerektiğinde cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ertelenmesi ve hükümet formüllerinin belirlenmesi gibi süreçlerde etkili olurken, doğrudan iktidar sorumluluğunu üstlenmeden barış ve savaş kararlarını kontrol etti.
2011’de Suriye’de devriminin başlaması ise stratejik bir kırılma noktası oldu. Hizbullah yerel bir aktör rolünden çıkarak, daha geniş hesaplamalar ve ittifaklar çerçevesinde bölgesel role geçti.
Lübnan ise arka üs, lojistik geçiş hattı ve insan-organizasyonel destek alanı işlevi gördü.
2019’da Lübnan’da yaşanan ekonomik çöküşle birlikte İran, gıda yardımları, akaryakıt temini, sağlık hizmetleri ve parti unsurlarına dolar üzerinden maaş ödemeleri gibi araçlara yatırım yaptı.
7 Ekim 2023 sonrasında ve Gazze’ye “destek cephesi” olarak güney hattının açılmasıyla birlikte Lübnan, topyekun bir savaştan kaçınmaya çalışırken, değişken yoğunlukta tırmanış seviyeleri eşliğinde yeniden bölgesel konumlandırmanın ön cephesine taşındı.
Uluslararası düzeyde ise, özellikle 1559 ve 1701 olmak üzere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları , Lübnan topraklarının bölgesel bir çatışma sahası olarak kullanılmasını sınırlandırmayı ve Hizbullah’ın silahını hedef almayı amaçladı.
Ancak bu kararlar, kaynağa, yani yerel bir aktör olarak Hizbullah’a odaklanmaktan ziyade sonuçlara odaklandı, İran’ın stratejik sponsor rolünü doğrudan ele almadı.
İran ise BMGK kararlarını taktik sınırlamalar olarak değerlendirdi, vekalet modeli üzerinden nüfuzunu güçlendirerek bunları aşmaya yöneldi.
Hizbullah’ı, kapsamlı bir çatışmaya yol açmayacak bir sınır içinde hareket eden bölgesel bir caydırıcılık aracına dönüştürdü. Bu yaklaşım, BMGK’nın İran’ın fiili nüfuzunu azaltma kapasitesini sınırladı.
1701 sayılı karar, Temmuz 2006 Savaşı sonrasında İran’ın Lübnan’daki rolünü sınırlama ve güneyi İsrail ile bir çatışma platformu olmaktan çıkarma girişimiyle doğrudan bağlantılıydı. Ancak İran sahadan çekilmedi, aksine Hizbullah üzerinden nüfuzunu yeniden organize ederek görünür askeri varlıktan daha disiplinli ve dolaylı bir yönetime geçti.
İran rolü azaltmaktan ziyade, araçlarını yeniden yapılandırdı. Güneydeki düzenlemelere resmi bir bağlılık karşılığında, Hizbullah’ın Litani Nehri’nin kuzeyinde ve Lübnan’ın derinliklerinde yetenekleri güçlendirildi.
Bu anlamda 1701 sayılı karar, İran nüfuzunu zayıflatmadı, tersine onu organize vekalet modeline yöneltti. Böylece İran doğrudan bir çatışmaya girmeden bölgesel caydırıcılık denkleminde stratejik bir aktör olarak konumunu pekiştirdi.
Kaynak : Alaraby TV