Arap Dünyasında Yolsuzluk: Sorun İnsanlarda mı Sistemde mi?
19.02.2026 - 15:13 | Son Güncellenme: 06.03.2026 - 15:43
2012 yılında Gürcistan İçişleri Bakanı Bacho Akhalaia, polislerin bir mahkumu dövdüğünü gösteren görüntülerin kamuoyuna yansımasının ardından istifa etti.
Aynı günlerde, Reform ve Hukuk İşleri Bakanı Khatuna Kalmakhelidze de aynı nedenle görevinden ayrılmıştı.
Bu tablo, Arap dünyasında pek çok kişi için şok ediciydi. Yani bir fotoğraf ortaya çıktı diye yetkililer nasıl istifa edebilirdi?
Gözden Kaçmasın
Aynı yıl içinde yaşanan iki olayı ele aldığımızda soru daha da çarpıcı hale geliyor. Bazı Arap ülkesinde güvenlik güçleri ve ordular göstericilere ateş açtı, şehirleri bombaladı, muhalifleri tanklarla takip edildi.
Aynı dünyada, aynı zamanda yaşanan iki olay, tamamen farklı iki siyasi kültür ortaya çıkardı.
Birinde yaşanan skandal anında hesap vermeye dönüşürken, diğerinde ise daha büyük bir gürültünün içinde yutuldu, yeniden adlandırıldı ya da daha büyük bir çatışmanın sadece bir "detayı" olarak geçiştirildi.
Yolsuzluk soruları tam da bu farktan doğuyor: Yolsuzluk yalnızca münferit bir suç değil, suçu geçiştiren, yeniden formüle eden, içselleştiren ve sonra çoğalmasına izin veren bir sistem.
Yolsuzluk ve insan doğası
Dilsel olarak yolsuzluk, dürüstlüğün karşıtıdır. İnsan doğası gereği yolsuzluğu bir “değer” olarak benimsemez, bozulmuş yemekten kaçındığı gibi ondan da kaçınır, sağlıklı olana yönelir.
Ancak paradoks şudur ki, yolsuzluğun pratik tezahürleri sandığımızdan çok daha geniştir.
Rüşvet, zimmet, hırsızlık ve görevi ihmalden, bir kamu hizmetini aksatmaya, zamanın, paranın ve kaynakların israfına kadar uzanır.
Arap söyleminde yolsuzluk/ifsat çoğu zaman rüşvet, hırsızlık ve zimmet gibi “bilinen ve doğrudan” eylemlerle sınırlandırılır. Oysa onu ıslahın karşıtı olarak ele almak çok daha geniş bir alanı görünür kılar.
Örneğin çocuk yetiştirmek ve eğitim bir ıslah ise, bu alanlardaki kronik ihmal de bir ifsat/yolsuzluk biçimidir.
Kamu kurumlarında vatandaşa hizmet ıslah ise, kasıtlı yavaşlık, bürokratik karmaşayı sürdürmek ve hizmet kuyruklarında üretilen gündelik aşağılanma, tek bir rüşvet ödenmemiş olsa bile kurumsal bir yolsuzluğa dönüşür.
Kamu hazinesine katkı ve sosyal dayanışma ıslah olarak kabul edilirken, vergi kaçırma, hesaplarla oynama ve kolektif yükümlülükten kaçınma, devlet fikrini içten içe kemiren bir yolsuzluk haline gelir.
Burada temel bir noktaya geliyoruz: Bazı Arap deneyimlerinde vatandaşın korunması, kamu kaynaklarının gözetilmesi, çocukların ve zayıfların desteklenmesi, aklın ve bilginin geliştirilmesi birer “slogan” gibi ele alınırken, bu alanlardaki ihmal, bireysel rüşvetten çok daha ağır bir yolsuzluk üretir. Çünkü bu ihmal, toplumun ölçütlerin çöküşünü kabullenmesine yol açar.
Bu nedenle yolsuzluğu uygulayan kişi onu yolsuzluk olarak görmez. Her zaman onu meşrulaştıracak bir anlatıya, süsleyecek ve yeniden adlandıracak bir dile ihtiyaç duyar.
Tam da bu noktada Kur’an’daki şu ayet anlam kazanır:
“Onlara ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki, asıl bozguncular onlardır, fakat farkında değillerdir.” (Bakara, 11-12)
Buradaki mesele dini olmaktan çok epistemiktir. İfsat çoğu zaman kendini açıkça ilan etmez, ıslah iddiasının arkasına saklanır.
Bu çerçevede yolsuzluğu üç katmanda ele almak mümkündür:
1- Hırsızlık ve cinayet gibi açık yolsuzluklar tartışmaya gerek bırakmaz. Bunlar, neredeyse herkes tarafından mutlak yolsuzluk/yozlaşma olarak kabul edilen ve yasalarca açıkça suç sayılan, tanımlanmış cezalar öngören eylemlerdir.
2- Bir de açık olmakla birlikte söylemle örtülen yolsuzluk vardır. “Pratik” ya da “hukuki” bir kılıfa büründürülür. Böylece gerçek niteliğinden farklı gösterilir.
Siyasi görüş sahiplerinin hapsedilmesi, şehirlerin “kanun dışı” ya da “terörist” ilan edilen sakinleri gerekçe gösterilerek bombalanması ve açlığa mahkum edilmesi gibi eylemler üzerinden felsefi veya yasal hale getirilerek haklı olduğu savunulur.
3- Bilinçsiz yolsuzluk ise, insanların doğru şekilde hareket ettiklerine inanmalarına yol açan, ancak farkında olmadan yolsuzluğun kapsamını genişleten bir anlayış eksikliğinden kaynaklanır.
Batı ve Arap dünyası arasındaki yolsuzluk
Uluslararası Şeffaflık Örgütü yolsuzluğu, “emanet edilen gücün özel çıkar için kötüye kullanılması” olarak tanımlar.
Bu tanım, ağırlıklı olarak kamu görevleri ve devlet mekanizmasıyla sınırlıdır. Bir memurun hizmet karşılığında para talep etmesi, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması ya da bir ihalenin özel menfaat karşılığında belirli bir şirkete verilmesi bu kapsamda değerlendirilir.
Buna karşılık Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) çerçeveyi daha da genişletiyor.
Adaletin engellenmesi, kara para aklama, kamu malının ve bağış fonlarının zimmete geçirilmesi, haksız zenginleşme, nüfuz ticareti gibi başlıkları da kapsama alıyor, yalnızca dar bir “kamu görevi” tanımıyla yetinmiyor.
2010 yılında kabul edilen Arap Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi de kavramı genişleterek kamu malının ve bağış fonlarının zimmete geçirilmesi, kara para aklama, haksız zenginleşme, rüşvet, nüfuz ticareti ve adaletin engellenmesi gibi unsurları içeriğe dahil etti.
Ancak teorik çerçevenin genişlemesine rağmen, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) hariç, çoğu Arap ülkesi Uluslararası Şeffaflık Örgütü endekslerinde oldukça gerilerde kalmaya devam etti.
Bu tablo, tanımın genişlemesinin otomatik olarak mücadele kapasitesine ya da hesap verebilir kurumların inşasına dönüşmediğini gösteriyor.
Ne var ki mesele tanım yarışından ibaret değil. Asıl belirleyici nokta şu: Batı dünyası, yaklaşımının önemli bir bölümünde, yolsuzluğu şeffaflık ve yönetim kavramlarıyla birlikte ele alıyor.
Kapalı kapılar ardında yürütülen ve kurallardan yoksun olan her şey, yolsuzluğun doğal zeminini oluşturur.
Buna karşılık Arap dünyasında tarihsel ve toplumsal tanım, yolsuzluğu daha çok ıslah kavramlarının karşıtı olarak ele alır.
Toplumu ve devleti inşa etme hedefini yıkan, ıslah amacını sekteye uğratan her şey, ister devlet kurumları içinde ister toplumun dokusunda ortaya çıksın, yolsuzluk kategorisine girer.
Bu, Arap dünyasını kavramsal olarak daha geniş bir kapsamda ele almayı gerektirir. Çünkü yolsuzluk artık sadece çalışanlar ve yetkililerle sınırlı kalmayıp, yolsuzluğu meşrulaştıran veya hoş gören bir ortam yaratan sosyal davranışlara da yayılmıştır.
Araplar ve Batı arasında yolsuzluk konusundaki temel farklar:
Teorik düzeyde
Arap dünyasında yolsuzluk, ıslahın karşıtı olarak konumlanır. Bu nedenle yıkım, tahrip, engelleme ve ıslah hedefinden sapma içeren her pratik yolsuzluk bağlamında değerlendirilir.
Batı yaklaşımında ise yolsuzluk daha çok gizli, şeffaf olmayan, “kapalı kapılar ardında” yürüyen ya da hukuki çerçeveden yoksun işlemlerle ilişkilendirilir.
Kavramsal düzeyde
Batı dünyasında yolsuzluk, yaygın bir eylemdir. İstifalar ya da açılan davalar, yolsuzluğun yokluğunu değil, tespit edildiğinde hesap verilebilirlik mekanizmalarının devreye girdiğini gösterir.
Ancak kavram çoğunlukla kamu uygulamaları çerçevesinde ele alınır. Rüşvet, görevi kötüye kullanma ve makamdan çıkar sağlama temel başlıklardır. Devlet dışına taştığında ise en belirgin örnek vergi kaçırmadır, ki bu da doğrudan devlet finansmanıyla ilişkilidir.
Arap dünyasında ise yolsuzluk kimi zaman siyasal olmaktan çok toplumsal pratikler üzerinden tanımlanır.
Yaygın ve halk nezdinde geçerli anlayış cinayet, yıkım, hırsızlık, yağma, rüşvet ve benzeri yanlış davranışları kapsar. Toplumun genel olarak reddettiği ve kınaması gerektiği düşünülen tüm eylemler bu çerçeveye girer.
Fiili durum
Yolsuzluk hem Batı’da hem Arap dünyasında mevcut olmakla birlikte, Arap ülkelerinde gerek kamu düzeyinde gerek toplumsal düzeyde daha yaygın olduğu, ancak ülkeden ülkeye farklı oranlar gösterdiği görülmekte.
Yolsuzluğun ölçütleri
Yönetim ve şeffaflık, Batı’daki kurumsal tanımlarla bazı Arap okumalarının kesişme noktasını oluşturur. Ancak temel ayrım şurada ortaya çıkar:
Şeffaflığın yokluğu ya da yönetimin zayıflığı, her durumda otomatik olarak yolsuzluk anlamına gelmez. Arap dünyasında kimi toplumsal liderlik biçimleri, katı bir kurumsal yapı olmadan bile bazen etkili bir şekilde işleyebilir.
Buna karşılık Arapça’nın yolsuzluğu ıslahın karşıtı olarak daha geniş bir şekilde tanımlar.
Bu tanım, yalnızca "gizli" göstergelere dayanmak yerine, kültürel ve sosyal özgünlükleri dikkate alan standartların geliştirilmesini gerektirir.
Bu noktadan hareketle, yolsuzluk devlet ve toplum düzeyinde bir yapıya dönüştüğünde onu okumaya yardımcı olabilecek bazı pratik ölçütler önerilebilir. Bunlar kapalı bir liste değil, analitik anahtarlar olarak değerlendirilebilir:
Despotizm ve adaletsizlik: Adalet, her ıslah projesinin temel talebi olduğuna göre, adaletsizliğin varlığı ve bireyler arasında adaletin tesis edilememesi, devletteki yolsuzluğun ilk ve en belirleyici göstergesidir.
Nitekim İbn Haldun gibi düşünürler, adaletin yokluğunu devletin yokluğu ve çöküşünün başlangıcı olarak görür.
Arnold Toynbee de benzer bir çizgide, yönetici elitin toplumun beklentilerine uyum sağlama ve onların taleplerini koruma konusunda başarısız olmasının, o elitin düşüşüne yol açacağını savunur. Halkın talepleri arasında ise adalet başı çeker, görmezden gelinmesi mümkün olmayan temel bir beklentidir.
Montesquieu ise despotizmi, yolsuzluğun bizzat cisimleşmiş hali olarak tanımlar.
Vergi, harç ve ücretlerdeki artış: Toplumdan toplanan mali yükümlülükler, “vergiler, harçlar ve çeşitli tahsilatlar” yasal zemine dayanıyor olsa bile, bunların aşırı artırılması açık bir yolsuzluk göstergesine dönüşebilir. Bu, ünlü iktisatçı Phillips tarafından somutlaştırılan bir ilkedir.
Benzer biçimde, ABD’nin eski başkanı Ronald Reagan da bu bağlamda İbn Haldun’a atıfta bulunmuş, yüksek vergilerin üretimi ve girişimciliği zayıflatarak devletin mali temelini aşındıracağına dair görüşlerini hatırlatmıştır.
İhmal ve savurganlık: Halk kültüründe hırsızlığın kökeni çoğu zaman ihmale, özellikle de malın ihmaline bağlanır. Nitekim yaygın bir deyiş, “Sahipsiz mal insanı hırsızlığa alıştırır” ifadesiyle bu ilişkiyi özetler.
Öte yandan savurganlık da kaynakların israfı anlamına gelir. Bu, yolsuzluğun tanımını genişleten çok önemli bir noktadır.
Bu perspektife göre kendi ve başkalarının zamanını boşa harcayan herkes yolsuzluk yapmış olur ve meşru bir kaynaktan gelse bile haksız yere para harcayan herkes kendi başına yolsuzluk yapmış olur.
Bu belki de, hukuk çevrelerinde savurganlık olarak bilinen, mali olarak yatırım yapma yetersizliğinin bir tezahürü olarak görülebilir.
Sosyal ve siyasi yetkinliğin yokluğu: Bir kişi ya da kurum gerekli ehliyete sahip değilse, bu durum onların işlev görme kapasitesinin eksik ve parçalı olduğu anlamına gelir, böyle bir zeminde ise yolsuzluk neredeyse kaçınılmaz hale gelir.
Doğru kişinin görevde olması ve kurumların sağlıklı işlemesi ise, yapısal ehliyetin varlığına işaret eder, bu da yolsuzluğun azalması ya da ortadan kalkması sonucunu doğurur.
Aksi durumda, bireyler ve kurumlar arasında yolsuzluk var olmaya devam edecektir. Çünkü nitelik, yalnızca teknik bilgi değil, görev üstlenme, karar alma, yönetme ve kamu adına tasarrufta bulunma kapasitesini de içerir.
Kuvvetler ayrılığının yokluğu: Yürütme erkinin yasama, yargı ve güvenlik alanlarını da kendi kontrolü altına alması, kaçınılmaz olarak yolsuzluğa zemin hazırlar.
Buna karşılık kuvvetler ayrılığının fiilen ve etkin biçimde uygulanabildiği sistemler, yolsuzluktan en uzak yapılardır. Bu nedenle Arap dünyasında kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıflığı ya da yokluğu, yolsuzluğun en temel unsurlarından biri olarak öne çıkar.
Bu meseleye klasik düşünürler de farklı dillerle temas etmiştir. Gazali, kendi üslubuyla, İslam alimlerinin iktidardan uzak durmalarını ve ona yapışmamalarını öğütler. Böylece hem ilmin hem de adaletin korunabileceğini savunur.

Fransız filozof Julien Benda ise 1927’de ortaya koyduğu “Aydınların İhaneti” teorisiyle meseleyi daha da ileri taşır.
Benda’ya göre kimi zaman “dördüncü kuvvet” olarak da anılan kültür ve sanatı temsil eden basının, adaleti korumak ve yolsuzluğu ortaya çıkarmak için yürütme organından bağımsız olması gerek.
Yasaların zayıflığı: Bu zayıflık, ister metnin kendisindeki eksiklikten, ister uygulamadaki yetersizlikten, isterse uygulayıcı kurumların zaafından kaynaklansın, açık bir yolsuzluk göstergesidir.
Noam Chomsky ise hukukun zayıflığına bağlı yolsuzluk alanını daha da geniş bir çerçevede ele alır. Ona göre mesele yalnızca yasa ihlalleri değil, kamu bilincinin manipülasyonudur.
Chomsky, “akıllı azınlıklar” olarak tanımladığı Batılı elit kesimlerin, kitlelerin görüş ve alışkanlıklarını “örgütlü biçimde yönlendirme” pratiğini eleştirir.
Ona göre Batı’daki elitler, toplumu doğrudan güç kullanarak kontrol etme kapasitesinin zayıfladığını fark ettiklerinde, yönlerini insanların ne düşüneceğini kontrol etmeye çevirmiştir.
Bu, “sultan”a hizmetin modern evresini ifade eder. Artık yalnızca dini ya da geleneksel meşruiyet desteği yeterli görülmez, entelektüel figür, bugün “akıllı manipülasyon” ve propaganda teknikleriyle devreye girer.
Bu durum, klasik dönemde dile getirilen “alimlerin yozlaşması” eleştirisinin hala geçerli olduğunu, ancak araçlarının kamu bilincini kontrol etme bakımından daha karmaşık ve sofistike hale geldiğini gösterir.
Bu mekanizmalardan bazıları şunlardır:
1- Toplumda hakim değerler sisteminin zayıflaması: Bir toplumda içsel değerlerin gerilemesi, yolsuzluğun devlet ve toplum içinde serbestçe yayılmasına imkan tanır. Değer, dışarıdan dayatılan bir kural değil, içeriden beslenen bir ilkedir. Bu içsel zemin zayıfladığında, yolsuzluk mümkün hale gelir.
2- Kamusal düzenin ve gündelik rutinin kaybı: Bir ülke, çalışanlarının ve öğrencilerinin sabah belirli bir saatte evden çıkıp döndüğünü, erken kalkıp erken yattığını, dükkanların programa göre açılıp kapandığını ve toplu taşımanın zamanında çalıştığını görüyorsa, bu yolsuzluğun azalmasının, hatta belki de ortadan kalkmasının bir göstergesidir.
Tersine, kamu düzeni ve günlük rutin eksikse, birçok detayı kapsayan bir yolsuzluk biçimine yaklaşıyoruz demektir.
Yolsuzluğun üretiminde bireyin rolü
Şimdi, kimi kişiler bunların derin kavramlar olduğunu ve ölçülmesinin zorlaştığını söyleyebilir. Ancak gerçekte, yolsuzluğun varlığı ya da yokluğuna dair genel okuma karmaşık bir mesele değildir.
Konuyu şu şekilde özetlemek mümkündür:
- Arap dünyasında yolsuzluk, yalnızca iktidarla ilgili bir kavram değildir; toplum ve birey de yolsuzluğun üretilmesinde başlıca aktörlerdir.
-Toplumsal ve siyasal yolsuzluğun genel okuması, kamusal düzenle başlar. Kamusal düzenin varlığı ve o düzenin mevcut ve görünür olması yolsuzluğun zayıfladığının, toplumsal ve siyasal ıslahın güç kazandığına dair açık bir göstergedir.
-Yargı ve yasama organlarının kendi rollerini bağımsız ve etkin biçimde yerine getirebilmesi, devlette ıslahın ve kurumsal sağlığın açık bir göstergesidir.
Aynı şekilde, kamu performansını eleştirebilen ve çeşitli kamusal meselelerde tarafsız görüş bildirebilen entelektüellerin varlığı da, sağlıklı bir siyasal ve toplumsal yapının önemli işaretlerinden biridir.
- İnsanlar arasında genel bir kanaatin oluşması, hibelerin, görevlerin ve maaşların adil olduğu, tek bir ilkeye dayandığı ve kişiye ya da duruma göre değişmediği yönünde bir rahatlığın hakim olması da önemli bir göstergedir.
Aynı şekilde, bireylerin ve şirketlerin gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYİH) ve ekonomik faaliyete aktif katkı sunmaları, devlet bütçesine ise açık, makul ve herkes için geçerli oranlarla katılım sağlamaları da yolsuzluğun gerilediğinin işaretleri arasında yer alır.
Peki bu göstergeler bir ülkeyi nasıl yansıtıyor?
Gerçekte, yolsuzluk oranı yüksek olan devletlerin aşağıdakiler gibi bazı ortak özellikler taşıdığı gözlemlenebilir:
1- Düşük kalkınma oranı ve zayıf gayrisafi yurt içi hasıla: Arap ülkelerinin çoğu önemli doğal ve stratejik kaynaklara sahip olmasına rağmen, küçük bir Batı ülkesinin GSYİH’sinin bazı Arap ülkelerinin toplamını birkaç kat aşabildiği görülmektedir. Bu tablo, kaynak bolluğuna rağmen üretim ve verimlilikteki zayıflığa işaret eder.
2- Düşük eğitim seviyesi: Yolsuzluğun yaygın olduğu ülkelerde eğitim ya ihmal edilir ya da toplumsal karşılığını yitirir. İşler adaletsizce dağıtılır ve eğitim önemli bir zaman kaybı olarak görülür.
3- Harcamaların artması, gelirlerin gerilemesi: Vatandaşlar ve devlet mali olarak katkıda bulunurken, kaynaklar azalır. Bu durum hane halkı ve bireysel borçları, ulusal borcu ve ticaret ortaklarıyla olan ticaret açığını etkiler.
4- Değerler sisteminin zayıflaması: Bu, hem kamu kurumları hem de bireyler için geçerlidir. Herkes, yalan veya hile yoluyla bile olsa, başkalarından faydalanıp onları sömürmesi gerektiğine inanır, ancak bu aldatma ve yanlışlığın yol açtığı zararın boyutunu fark etmez.
Klasik ve çağdaş Arap düşüncesinde yolsuzluk, ıslah çizgisinden köklü bir sapma olarak tanımlanır.
Bu tanım, onu Batı’daki “özel çıkar için gücün kötüye kullanılması” ve “şeffaflık eksikliği” çerçevesinden çok daha geniş bir alana taşır.
Arap ülkeleri neden sıralamada yükselemiyor?
Bu kapsamlı anlayış, Arap dünyasında yolsuzluk alanını yalnızca devlet makamlarıyla sınırlamaz. Çocuk terbiyesindeki ihmalden, vatandaş hizmetlerindeki kasıtlı yavaşlığa, mal ve zamanın gözetilmemesinden gündelik sorumlulukların aksatılmasına kadar uzanan geniş bir çerçeve çizer.
Klasik teoriler, yolsuzluğu adaletsizliğin kaçınılmaz yapısal ve döngüsel bir sonucu olarak tanımlamıştır.
Örneğin İbn Haldun, siyasal baskı ve tiranlığı temel neden olarak görmüş ve "adaletsizlik uygarlığın yıkımının habercisidir" demiştir.
Bu adaletsizlik, baskıcı ve zorba bir yönetim biçiminde somutlaşır, korku ve aşağılanma üretir.
Ekonomik alanda ise aşırı vergilendirme ve tekelcilik şeklinde kendini gösterir, kazanç elde etme motivasyonunu zayıflatır ve üretimin çökmesine yol açar.
Dahası, ahlaki çöküş ve savurganlık toplumsal uyumu zayıflatır ve devletin gerilemesine katkıda bulunur.
Batı felsefesi bu teşhisi desteklemiştir, örneğin Montesquieu, despotizmi yolsuzluğun somutlaşmış hali olarak görmüştür.
Yolsuzluk ve kayırmacılık kültürü
Buna karşılık modern yaklaşımlar, şeffaflık ve kurumsal hesap verebilirliğin yokluğunu, “yolsuzluk ve kayırmacılık kültürü”nün yerleşmesindeki temel unsur olarak görmektedir.
Yolsuzluk, entelektüel elitlerin örtülü ya da açık iş birliğinde de görünür hale gelir.
Örneğin İmam Gazali, alimleri zalimlerle iç içe olmaktan ve makam arzusuna kapılmaktan sakınma konusunda uyarmıştır.
Bu uyarı, Julien Benda’nın “Aydınların İhaneti” eleştirisiyle paralellik taşımıştır. Benda, entelektüellerin değerlerinden ödün vererek iktidara hizmet etmelerini sert biçimde eleştirmiştir.
Öte yandan, yolsuzluk oranının yüksek olduğu devletlerin ortak özellikleri ise genellikle benzerdir.
Kaynak bolluğuna rağmen düşük kalkınma oranı ve zayıf GSYİH, iş dağılımında adaletin zayıf olması nedeniyle gerileyen eğitim seviyesi, artan harcamalara karşılık düşen gelirler ve büyüyen mali dengesizlikler açıkça görülmektedir.
Sonuç olarak, Arap ülkeleri 2010 tarihli Arap Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi ile yolsuzluk kavramını genişletmiş olsa da, çoğu Yolsuzluk Algılama Endeksi gibi uluslararası göstergelerde alt sıralarda kalmaya devam etmiştir.
Bu tablo bizi temel bir sonuca götürür: Arap dünyasında yolsuzluk yalnızca iktidarın sorunu değildir.
Aynı zamanda zayıflayan değerler sistemi, kamusal düzenin bozulması ve hukuk etkinliğinin gerilemesiyle beslenen, toplumsal ve bireysel sorumluluk boyutu olan bir olgudur.
Kontrolsüz bırakıldığı takdirde ise bir davranış biçimi olmaktan çıkıp, devlet fikrini içeriden kemiren bir yaşam tarzına dönüşür.
Kaynak : Alaraby TV