7 Ekim Sonrası İsrail Hapishanelerinde Kültürel Yok Etme Politikası 

7 Ekim 2023 sonrasında İsrail hapishanelerinde Filistinli tutuklulara yönelik baskılar yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı kalmadı. Kitaplardan eğitim programlarına, ortak kültürel alanlardan bilgi üreten insanın kendisine kadar uzanan uygulamalar, tutukluların onlarca yılda oluşturduğu kültürel birikimi de hedef aldı. 
7-ekim-sonrasi-israil-hapishanelerinde-kulturel-yok-etme-politikasi

31.08.2026 - 17:21  |  Son Güncellenme:  31.08.2026 - 17:51

İsrail’in 1967’de Filistin topraklarını işgal etmesinden bu yana gözaltı ve cezaevi sistemi giderek genişledi ve Filistinli tutukluları fiziksel ve psikolojik açıdan yıpratarak boyun eğdirmeyi amaçlayan baskı mekanizmasının en önemli unsurlarından biri haline geldi. Ancak 7 Ekim 2023 sonrasında yaşananlar, bu politikalar açısından yeni bir döneme işaret etti. Gazze’ye yönelik savaş, cezaevlerindeki cezalandırıcı uygulamaların daha önce görülmemiş ölçüde artırılması, Filistinli tutuklular hareketinin onlarca yıllık mücadeleyle elde ettiği birçok kazanımın geri alınması ve hapishanelerin açık bir cezalandırma alanına dönüştürülmesi için bir zemin olarak kullanıldı.

Filistinli tutuklular

Bu doğrultuda İsrail makamları, Filistinli tutuklulara yönelik işkence, aç bırakma, tedaviden mahrum bırakma ve günlük hayatın en küçük ayrıntılarına kadar uzanan kısıtlamaları yoğunlaştırdı. Ancak bu politikalar yalnızca Filistinli tutukluların bedenlerini hedef almadı. Saldırılar, Filistinli tutuklular hareketinin deneyiminde en önemli alanlardan birini oluşturan kültürel yaşama da uzandı. Zira bu hareket, onlarca yıllık mücadele boyunca hapishaneleri yalnızca bir cezalandırma alanı olmaktan çıkararak bilgi üretiminin, eğitimin, yazının, hafızanın ve ulusal kimliğin korunmasının mümkün olduğu alanlara dönüştürmeyi başarmıştı.

Bu nedenle İsrail’in 7 Ekim sonrasındaki politikaları, tutukluların düşünebilen, öğrenebilen ve anlam üretebilen kültürel aktörler olmasını sağlayan koşulları ortadan kaldırarak bu kültürel yapıyı hedef aldı. Bu yaklaşım, hapishanelerdeki kültürel yok etme politikasının en belirgin biçimlerinden birini oluşturuyor. Buradaki amaç yalnızca kültürel mirası ya da kültürel sembolleri ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda belirli bir topluluğun bilgi üretmesini, hafızasını korumasını ve kimliğini yeniden üretmesini sağlayan koşulları da yok etmek.

Bu çerçevede yazı, 7 Ekim sonrasında İsrail hapishanelerindeki kültürel yok etme politikalarını birbiriyle bağlantılı üç düzeyde ele alıyor: Bilgi üretim araçlarının hedef alınması, örgütlenme ve uzun soluklu mücadeleyle oluşturulan ortak kültürel alanın ortadan kaldırılması ve aç bırakma, işkence ile tecrit politikaları yoluyla düşünme ve üretme kapasitesi zayıflatılan, kültürün üreticisi konumundaki insanın doğrudan hedef alınması.

Bilgi üretim araçlarının hedef alınması

İsrail’in 1967’de Filistin topraklarını işgal etmesinin ardından gözaltı sisteminin genişlemesiyle birlikte, İsrail makamları Filistinli tutukluları yalnızca bedenlerini kontrol ederek değil, bilinçlerini ve bilgi üretme kapasitelerini hedef alarak da boyun eğdirmeye çalıştı. Çünkü bilgi üretme kapasitesi, tutukluların mücadele yapısının temel unsurlarından biri olarak görülüyordu. Bu nedenle İsrail Cezaevleri İdaresi, kitapları, gazeteleri ve yazı araçlarını yasaklayarak, tutukluları bilgi birikimlerini geliştirebilecekleri ve ulusal topluluklarının aktif bir parçası olarak varlıklarını sürdürebilecekleri imkanlardan mahrum bırakarak düşünsel ve kültürel bir tecrit uygulamaya çalıştı.

Bu kuşatma, tutuklular üzerindeki kontrol politikasının en belirgin biçimlerinden biriydi. Kitap, kağıt ve kalem dahi yasaklar kapsamına alındı. Böylece bilgi, başlı başına bir mücadele alanına dönüştü. Filistinli tutuklular, 1967 ile 1970 yılları arasında cezaevi koşullarının iyileştirilmesi için bir dizi protesto ve açlık grevi gerçekleştirdi. Bu talepler arasında kitap, gazete, defter ve kalemlerin cezaevlerine sokulmasına izin verilmesi de yer alıyordu.

Tutuklular zaman içerisinde bu hakların bir bölümünü elde etmeyi başardı. Ancak denetimler, el koymalar ve güvenlik gerekçesiyle getirilen kısıtlamalar devam etti. Buna rağmen bu dönem, Filistinli tutuklular hareketinin bilgiye erişimin engellenmesine karşı mücadeleden cezaevlerinde kendi bilgi üretim araçlarını oluşturmaya geçişinde kurucu bir aşama oldu.

1970’lerden itibaren cezaevlerindeki kültürel faaliyetler, tutukluların örgütlü yapısının genişlemesiyle birlikte gelişti. Tutuklular kendi kendine eğitim ve bilgi paylaşımına yöneldi; okuma, yazma ve tartışma gruplarında ileri düzey deneyimler oluşturdu. Örgütsel deneyimin birikmesi ve 1980’lerde tutuklu sayısının artmasıyla birlikte cezaevlerindeki kültürel hayat daha da canlandı. Şiir, öykü, roman ve kültür dergileri alanında giderek artan bir üretim ortaya çıktı. Böylece hapishaneler, tecrit ve bilgisizleştirme alanları olmaktan çıkarak bilgi üretiminin, hafızanın korunmasının ve kolektif kimliğin ifade edilmesinin mümkün olduğu alanlara dönüştü.

Ancak bu kazanımlar, 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail politikalarının doğrudan hedefi haline geldi. İsrail makamları kitaplara ve yazı araçlarına el koyarak cezaevlerindeki bilgi üretimini mümkün kılan koşulları ortadan kaldırmaya yöneldi. Üstelik bu saldırılar yalnızca bilgi üretim araçlarıyla sınırlı kalmadı; tutukluların tarih boyunca öğrenmesini, yazmasını ve birbirleriyle iletişim kurmasını mümkün kılan ortak kültürel alan da hedef alındı.

Cezaevlerindeki ortak kültürel alanın tasfiyesi

İsrail hapishanelerindeki kültürel alan, tutuklular ile Cezaevleri İdaresi arasındaki temel mücadele alanlarından biri oldu. İsrail makamları, cezaevlerindeki iç örgütlenmenin, eğitimin ve toplu tartışma gruplarının bilincin korunması ve ortak kimliğin inşa edilmesi açısından temel araçlar olduğunu fark etti. Bu nedenle kitapları, gazeteleri ve yazı araçlarını yasaklamanın yanı sıra cezaevlerindeki kültürel etkileşim biçimlerini de sınırlandırmaya çalıştı.

Buna karşılık Filistinli tutuklular eğitim ve kültür alanındaki haklarını elde etmek için kesintisiz mücadele yürüttü. Zaman içerisinde kütüphaneler kurarak, kültürel eğitim grupları oluşturarak ve ortak öğrenme yöntemleri geliştirerek kendi bilgi üretim alanlarını oluşturmayı başardılar.

1992’de gerçekleştirilen açlık greviyle birlikte bu deneyim daha örgütlü bir nitelik kazandı. Eğitim faaliyetleri bireysel girişimlerden çıkarak daha düzenli kolektif programlara dönüştü. Kültür komiteleri, eğitim programları ve cezaevlerindeki hayatın farklı alanlarını yöneten örgütsel yapılar sayesinde Filistinli tutuklular hareketinin kültürel altyapısı daha da güçlendi.

Cezaevlerindeki eğitim mücadelesinin en önemli kazanımlarından biri, tutukluların yıllarca süren talepleri ve mücadelelerinin ardından lise bitirme sınavı olarak bilinen Tevcihi sınavlarına girme hakkını elde etmesi oldu.

Üniversite eğitimi ise cezaevlerindeki bilgi üretimi deneyiminin daha ileri bir aşamasını oluşturdu. Filistinli tutuklular, 1992’deki açlık grevinin ardından İsrail Açık Üniversitesi aracılığıyla üniversite eğitimine katılma hakkını elde etti. Ancak bu hak, Cezaevleri İdaresi tarafından getirilen çeşitli koşul ve sınırlamalara bağlıydı. Zamanla bu deneyim gelişti ve akademik eğitimin tutukluların kültürel ve örgütsel yaşamının bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bu süreç, 2012’de Hadarim Cezaevi’nde kurulan Cezaevi Üniversitesi gibi daha sonraki girişimlere kadar uzandı.

Mervan Barguti

Bu bağlamda, 2012’de tutuklu Mervan Barguti’nin girişimiyle, Kudüs Üniversitesi ve ilgili Filistinli kurumlarla iş birliği içerisinde faaliyete geçen Hadarim Cezaevi Üniversitesi, Filistinli tutuklular hareketinin tarihinde öne çıkan deneyimlerden biri olarak değerlendirilebilir.

Bu girişim, sınırlı bir eğitim programı olmanın ötesine geçerek cezaevi içerisinde bilginin yeniden üretildiği bir alan haline geldi. Amaç, tutukluların kendilerine yönelik kısıtlamalara rağmen eğitimlerini sürdürebilecekleri, araştırma ve düşünce alanındaki yeteneklerini geliştirebilecekleri düzenli bir akademik çerçeve oluşturmaktı.

Aynı zamanda cezaevlerinin öğrenme, okuma, araştırma ve yazma mekanlarına dönüşmesine katkı sağladı. Tutukluların siyasi, tarihsel ve düşünsel meselelere ilişkin araştırmalar ve metinler üretmesi, onların bilgi üreten aktörler olarak varlığını da güçlendirdi.

Ancak 7 Ekim 2023’ten itibaren İsrail hapishanelerindeki ortak kültürel alan, Filistinli tutuklular hareketinin onlarca yılda eğitim, örgütlenme ve bilgi üretimi alanında oluşturduğu birikimi hedef alan geniş çaplı bir saldırıyla karşı karşıya kaldı.

Cezaevleri İdaresi kitaplar ve eğitim materyalleri üzerinde ağır kısıtlamalar getirdi, üniversite eğitim programlarını durdurdu ve tutukluların lise bitirme sınavlarına girmesini engelledi. Gazete ve dergilerin cezaevlerine girişine de sınırlamalar getirildi. Bunun yanı sıra tecrit politikaları ağırlaştırıldı ve tutuklular arasındaki toplu etkileşim biçimleri engellendi. Böylece tarihsel olarak cezaevlerinde bilincin ve kolektif kimliğin korunmasının temel araçlarından biri olan kültürel alanın ortadan kaldırılması hedeflendi.

Bilgi üreten insanın hedef alınması

İsrail hapishanelerindeki kültürel yok etme politikaları, bilgi üretim araçlarının ve ortak kültürel alanın hedef alınmasıyla sınırlı kalmadı. Düşünebilen ve üretebilen bir insan olarak Filistinli tutuklunun kendisi de doğrudan hedef haline geldi.

7 Ekim 2023’ten itibaren tutuklulara yönelik baskı ve işkence uygulamaları arttı. İşkence ve aşağılayıcı muamele, gözaltı anından itibaren başlayan ve sorgulama, nakil, yargılama ile cezaevinde tutulma süreçlerinin tamamına yayılan sistematik uygulamalara dönüştü. Bu uygulamalar, fiziksel acı vermenin yanı sıra tutukluları hem psikolojik hem de bedensel olarak tüketmeyi, zihinsel dengelerini ve etkinliklerini koruma kapasitelerini zayıflatmayı amaçladı.

İşkence ve aşağılamaya, insanca yaşam için gerekli temel koşullardan mahrum bırakma politikaları da eşlik etti. Bunların başında aç bırakma, sağlık hizmetlerinden mahrum bırakma ve günlük ihtiyaçların kısıtlanması geldi. Tutukluların yeterli gıdaya erişiminin engellenmesi ve temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılması, fiziksel ve psikolojik durumlarının kötüleşmesine yol açtı. Aynı zamanda onları hayatın en temel gereksinimlerini sürekli aramak zorunda bırakarak güçlerini tüketti.

Tutuklunun yiyecek, hastalık, hijyen ve tedavi gibi en temel meselelerle sürekli meşgul edilmesi, dikkatini düşünme ve üretme alanlarından uzaklaştırıyor. Böylece hapishane, insanın enerjisini bilgi üretmek yerine mahrumiyetle mücadele etmek için harcadığı bir alana dönüşüyor.

Bu nedenle bilgi üreten insanın doğrudan hedef alınması, İsrail hapishanelerindeki kültürel yok etme politikasının daha derin bir boyutunu oluşturuyor. Çünkü burada mesele yalnızca kitap, defter, kağıt ve kalem gibi bilgi üretme araçlarına el konulmasıyla sınırlı değil. Politika, bilgi üretiminin ve bilincin oluşmasının temel aktörü olan insanın kendisini de hedef alıyor.

İsrail hukuku ve kültürel yok etmenin kurumsallaştırılması

İsrail’in 7 Ekim 2023 sonrasında hayata geçirdiği yasal ve idari düzenlemeler, Filistinli tutuklulara yönelik cezaevi sisteminin yeniden şekillendirilmesinin temel dayanaklarından biri oldu.

Bu düzenlemeler arasında Yasadışı Savaşçıların Tutuklanması Yasası’nda yapılan değişikliklerin yanı sıra gözaltı sistemlerinde, Cezaevleri İdaresi talimatlarında ve olağanüstü hal koşullarındaki yargı süreçlerinde gerçekleştirilen değişiklikler de yer aldı. Bunların sonucunda gözaltı yetkileri genişletildi, bazı usul güvenceleri azaltıldı ve özellikle Gazze Şeridi’nden getirilen tutukluların avukatlara ve yargı denetimine erişimi sınırlandırıldı.

Bu hukuki çerçeve, cezaevlerindeki günlük yaşama da doğrudan yansıdı. Görüşlerin azaltılması ve avukatlar ile insan hakları kuruluşlarıyla iletişimin kısıtlanmasından yaşam alanlarının daraltılmasına ve Filistinli tutuklular hareketinin onlarca yılda elde ettiği birçok kazanımın geri alınmasına kadar uzanan bir dizi uygulamanın temelini oluşturdu.

Böylece hukuk artık yalnızca gözaltı ve tutukluluk prosedürlerini düzenleyen bir araç olmaktan çıktı. Cezaevlerindeki güç ilişkilerini yeniden şekillendiren bir mekanizmaya dönüştü. Cezaevleri İdaresi’nin tutukluları tecrit etme ve günlük yaşam koşullarını kontrol etme yetkileri genişletilirken, geçmişte cezaevleri içerisinde örgütlenmenin, iletişimin ve kolektif hareket kapasitesinin sürdürülmesini mümkün kılan ortam da zayıflatıldı.

Bu nedenle 7 Ekim sonrasında İsrail hukukunun artık yalnızca baskıcı uygulamalara hukuki zemin sağlamakla kalmadığı, aynı zamanda bu uygulamaların devam etmesini mümkün kılan koşulları kurumsallaştıran bir araç haline geldiği söylenebilir.

Gözaltı yetkilerini genişleten, tecrit ve mahrumiyet uygulamalarını kalıcılaştıran yasal değişiklikler ile idari düzenlemeler, Filistinli tutukluların cezaevi sistemiyle kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendirdi. Böylece Filistinli tutuklular hareketinin onlarca yıllık mücadele boyunca oluşturduğu kültürel ve örgütsel etkinliğini koruma kapasitesi de doğrudan hedef alındı.
Kaynakça : megazine.ultrasawt