Kudüs'ten Amman'a: Kral I: Abdullah'ın Suikastının Siyasi Hikâyesi
27.07.2026 - 09:53 | Son Güncellenme: 27.07.2026 - 10:12
Mescid-i Aksa'nın avlularından Amman'ın karar koridorlarına uzanan bu hikâye, tarihin ve siyasetin kesiştiği bir noktada şekilleniyor: 1951 yazında Kral I. Abdullah'a düzenlenen suikast. O kurşunlar yalnızca Ürdün Haşimi Krallığı'nın kurucusunun hayatına son vermekle kalmadı; bölgedeki çatışmanın seyrini değiştiren bir kırılma noktası oluşturdu ve genç devletin hırsları, 1948 Savaşı'nın ağır mirası, Arap dünyasındaki bölünmüşlük ve Filistin'in reddi arasında denge kurmaya çalışan kapsamlı bir siyasi projenin de perdelerini indirdi.
20 Temmuz 1951'de Kral I. Abdullah, torunu Prens Hüseyin'le birlikte her zamanki gibi namaz kılmak için Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gitti. Caminin girişinde kalabalığın arasından çıkan bir silahlı, yakın mesafeden ateş açtı; Ürdün Krallığı'nın kurucusu, siyasi projesinin tam merkezinde yer alan bu mekânda can verdi.
İleride Ürdün Kralı olacak olan Prens Hüseyin, o an dedesinin yanı başındaydı. Resmî Ürdün anlatısına göre bir kurşun, genç prensin üzerindeki madalyaya çarparak saptı ve Hüseyin ölümden döndü; onlarca yıl sürecek saltanatı boyunca bu sahne zihninden hiç silinmedi. Tetikçi ise muhafızlar tarafından oracıkta vurularak öldürüldü.
Gözden Kaçmasın
Suikast ilk bakışta Mescid-i Aksa'nın kapısında gerçekleşen ani bir eylem gibi görünüyordu; oysa 1948 Filistin Savaşı'nın ardından şekillenen siyasi haritadan bağımsız değildi. Kral Abdullah, birbiriyle çelişen projelerin tam ortasında duruyordu: Haşimi hanedanının genişleme hırsı, Filistinlilerin bağımsız devlet özlemi, Arap dünyasının Filistin davasını temsil etme rekabeti ve İsrail ile gizlice yürütülen müzakere girişimleri.
Arap isyanından Ürdün'ün kuruluşuna
Abdullah bin Hüseyin, Osmanlı'ya karşı Büyük Arap İsyanı'nı başlatan Şerif Hüseyin bin Ali'nin oğluydu. Kardeşi Faysal'ın Şam'da kurduğu Arap yönetiminin çöküşünün ardından Ürdün'ün doğusuna geçti ve 1921'de İngiliz nüfuzu altında kurulan Doğu Ürdün Emirliği'nin başına geçti.
Çeyrek asır boyunca İngiltere ile sıkı ilişkisini sürdürerek emirliğin kurumlarını, ordusunu ve yönetim yapısını inşa etti. 25 Mayıs 1946'da ülke bağımsızlığını kazandı ve Abdullah, Ürdün Haşimi Krallığı'nın kralı ilan edildi.
Bu genişleme hırsı onu erken dönemden itibaren Hac Emin el-Hüseyni ve yandaşlarıyla karşı karşıya getirdi; Hüseyni, Filistinlilerin öncülüğünde bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını istiyordu. Haşimi yayılmacılığını bölgesel güç dengelerine tehdit olarak gören Arap hükûmetlerinin kuşkularını da beraberinde getirdi.
1948 savaşı krallığın haritasını değiştirdi
Ürdün Arap Ordusu, 1948 Filistin Savaşı'na katıldı ve Doğu Kudüs ile Batı Şeria'yı elinde tutmayı başardı. Savaş, İsrail'in kuruluşu, yüz binlerce Filistinlinin yerinden edilmesi ve BM'nin taksim kararında öngörülen Arap devleti projesinin çöküşüyle noktalandı.
Ürdün savaştan çıktığında toprakları, nüfus yapısı ve bölgesel rolü köklü biçimde değişmişti. Batı Şeria ve Doğu Kudüs Ürdün yönetimine geçmiş, büyük sayıda Filistinli yerli ve mülteci krallığa dâhil olmuştu.
Nisan 1950'de Ürdün Parlamentosu iki yakayı birleştirme kararını onayladı. Resmî Ürdün tutumuna göre bu karar, Filistin'den geriye kalanı koruma ve Filistinlilere krallık içinde temsil ile vatandaşlık hakkı tanıma girişimiydi. Ancak Kral'ın muhaliflerine göre bu, Filistin topraklarının ilhakı ve bağımsız devlet kurma yolunun kapatılmasıydı. Karar, Arap ülkelerinin itirazıyla karşılandı, uluslararası tanınırlığı ise son derece sınırlı kaldı.
Birleşme sonrasında krallık, her iki yakadan halkı tek bir siyasi çatı altında toplayan bir devlete dönüştü; ama beraberinde büyük bir çelişkiyi de taşıdı: Ürdün, Filistin topraklarını bir çözüme kavuşana dek mi koruyordu, yoksa bu toprakları krallığın kalıcı bir parçası olarak mı pekiştiriyordu?
Bu soru yalnızca hukuki ya da coğrafi değildi. Filistin liderliğinin meşruiyetini, mültecilerin geleceğini, Filistin halkının siyasi temsilini ve Ürdün'ün Arap düzenindeki konumunu doğrudan ilgilendiriyordu.

Gizli iletişimler şüpheleri artırdı
Kral Abdullah'ın Siyonist hareket temsilcileriyle, ardından İsrailli yetkililerle yürüttüğü temaslar, siyasetine yönelik düşmanlığı daha da körükledi. Kral, savaş sonrası güç dengelerinin krallığını koruyacak, sınırlarını sağlamlaştıracak ve yeni bir çatışmayı önleyecek bir uzlaşı arayışını zorunlu kıldığı görüşündeydi.
Kamuoyuna açıklanmayan görüşme ve temaslar sırasında iki taraf sınırlar, Kudüs, mülteciler ve ateşkes anlaşmasından siyasi bir çözüme geçiş olasılığını ele aldı; ancak müzakereler nihai bir barış antlaşmasına ulaşamadı.
Amerikan belgelerine yansıdığı üzere İsrail hükûmeti suikastin ardından derin bir kaygıya sürüklendi; zira Abdullah'ı anlaşılabilir bir ortak olarak görüyor, ateşkes düzenlemesinin de kısmen onun sınırları ve Ürdün Ordusu'nu denetleme kapasitesine dayandığını biliyordu.
Kral'ın perspektifinden bakıldığında bu temaslar, Arap dünyasının çaresizliği ve uluslararası bölünmüşlük ortamında siyasi gerçekçiliğin bir yansımasıydı. Muhalifler ise bunu, Filistin'in enkazı üzerinde kurulan devletle yürütülen gizli bir müzakere ve ülkenin İsrail ile Ürdün arasındaki bölünmüşlüğünü kalıcılaştırma girişimi olarak okudu.
Görüşmelerin gizli tutulması söylenti ve suçlamaların yayılmasına zemin hazırladı. Kamuoyu ne teklif edildiğini, ne reddedildiğini, gerçek bir mutabakat sağlanıp sağlanmadığını tam olarak bilmiyordu; ama müzakere haberlerinin dolaşıma girmesi bile Kral'ı, her türlü ayrı uzlaşıyı davaya ihanet sayan Filistinli ve Arap grupların hedefine dönüştürmeye yetti.
Suikast neden Kudüs'te gerçekleşti?
Suikastın gerçekleştiği yer, güvenlik kaygılarının çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Doğu Kudüs, Ürdün yönetimindeydi ve Kral, Mescid-i Aksa'yı ziyaret ederek kendisini İslam'ın kutsal mekânlarının koruyucusu olarak sunuyordu. Oysa şehrin kendisi, Filistin'in geleceği ve temsilinin meşruiyeti konusundaki çatışmanın tam merkezindeydi.
Kral, din, egemenlik ve ulusal kimliğin iç içe geçtiği bu mekânda suikaste kurban gitti. Amman'daki sarayında değil, siyasi olarak krallığına bağlamaya çalıştığı Kudüs'te düşürüldü; muhaliflerinin gözünde ise bu şehir, hiçbir Arap yöneticinin tek başına kaderine karar veremeyeceği bir toprak parçasının simgesiydi.
Ürdün soruşturmaları, tetiği çeken kişinin Kudüslü genç bir Filistinli olan Mustafa Şükrü Uşu olduğunu ortaya koydu. Sonraki süreçte bir grup sanık, suikastı planlamaya katılmaktan yargılandı ve bir kısmı hakkında idam kararı verildi. Ancak daha geniş siyasi sorumluluk tartışmalı olmaya devam etti; eylemi kimin teşvik ettiği, kimin önceden bildiği ve kimin örtbas ettiğine dair suçlamalar çeşitlendi.
Suikastın en yaygın yorumu, Batı Şeria'nın ilhakına ve İsrail ile müzakere isteğine duyulan muhalefete bağlandı. Destekçileri için Kral Abdullah, bölgesel çöküş ortasında devletini ayakta tutmaya çalışan bir kurucu liderdi. Muhaliflerine göre ise İngiltere'ye yaslanarak mülkünü Filistin'in kaderini belirleyecek kararlar pahasına genişletmeye çalışan bir hükümdardı. Suikast kurşunu tam da bu derin yarılmanın içinden çıktı.
Suikasttan sonra Amman
Kral'ın öldürülmesi krallığın çöküşüne ya da taht kavgasına sürükleneceği kaygısını beraberinde getirdi. Abdullah, sistemin kurucusu ve en köklü iktidar sahibiydi; devlet kurumları, ordu ve Ürdün'ün dış ilişkileri büyük ölçüde onun şahsına bağlıydı.
Taht, 6 Eylül 1951'de büyük oğlu Talal'a geçti. Kısa süren saltanatı döneminde, hükümetin parlamentoya karşı sorumluluğunu güçlendiren ve devlet içindeki yetkileri düzenleyen 1952 Anayasası kabul edildi.
Ancak Kral Talal, aynı yılın Ağustos ayında sağlık gerekçesiyle tahttan çekildi; böylece taht, dedesinin suikastına bizzat tanıklık etmiş olan oğlu Hüseyin'e geçti. Genç Kral, Mayıs 1953'te anayasal yaşa ulaşana dek yetkileri bir vasi kurulu devraldı.
Bu geçiş süreci, Abdullah'ın kurduğu devletin onun yokluğunu aşabilecek olgunluğa eriştiğini kanıtladı. Krallık çökmedi, ordu dağılmadı, iki yaka hemen iç çatışmaya sahne olmadı. Bununla birlikte suikast, Ürdün'ün bölgesel kararlarının büyük ölçüde kurucunun vizyonuna ve kişisel temaslarına bağlı olduğu bir dönemi kapattı.
Kral Hüseyin, karmaşık bir miras yüklenerek iktidara geldi: Güvenlik ve mali açıdan İngiltere'ye bağımlı bir devlet, Batı Şeria'nın ilhakı ve mültecilerin kabulüyle kökten değişmiş bir nüfus yapısı, İsrail ile ortak sınır ve İsrail'le her türlü ilişkiye son derece duyarlı bir Arap ve Filistin kamuoyu.
Suikast, çatışmanın seyrini değiştirdi mi?
Kral I. Abdullah'ın suikastı, erken bir Ürdün-İsrail anlaşmasına açık olan bir pencereyi kapattı. Öldürülmesinden önce de müzakereler sınırlar, Kudüs ve mülteciler konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle tıkanmıştı; dolayısıyla barışın kesinleşmiş olduğu söylenemez. Ama Kral'ın yokluğu, o dönemde bu yolu yürümeye en hazır Arap şahsiyetini sahneden sildi.
Suikastin ardından Ürdün-İsrail ilişkileri gerildi; ateşkes siyasi bir çözüme dönüşmeden yürürlükte kalmaya devam etti. Sınırlar gerilim sahnesi olmaktan çıkmadı, Batı Şeria ve Kudüs'ün geleceği ise çözümsüz bir çatışmaya bağlı kaldı.
İç siyasette ise suikast, 1948 Savaşı'nın yarattığı Ürdün-Filistin iç içe geçmişliğini sona erdirmedi; aksine bunu çok daha hassas bir hâle getirdi. Ürdün, Haziran 1967 Savaşı'na kadar Batı Şeria'yı elinde tuttu. Ardından, Filistin'in temsiliyeti ve iki yakadaki halklar arasındaki ilişki üzerine tartışmalar on yıllarca devam etti. Bu süreç, Arapların Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanımasına ve sonrasında Ürdün'ün 1988'de Batı Şeria ile olan idari ve hukuki bağlarını koparmasına kadar sürdü.
Kral I. Abdullah'ın gizlice yakınlaşmaya çalıştığı İsrail ile resmî barış ise ancak suikastından 43 yıl sonra, 1994 yılında torunu Kral Hüseyin döneminde gerçekleşebildi.
Bir projeyi bitiren ama devleti yıkamayan kurşunlar
75 yılın ardından Kral I. Abdullah’ın suikastı, Mescid-i Aksa'nın kapısında işlenen bir cinayetten çok daha fazlası gibi görünüyor. Bu olay; Ürdün devletinin inşasını, Haşimi genişlemesini, Filistin'den geriye kalanların yönetimini ve 1948 Savaşı'nın yarattığı güç dengeleri çerçevesinde İsrail ile bir uzlaşmaya varılmasını bir araya getirmeye çalışan kişisel bir projenin sonunu temsil ediyordu.
Ürdün, kurucusunun öldürülmesinden sonra yıkılmadı. İktidar; anayasal çerçeve dâhilinde Abdullah'tan Talal'a, ardından Hüseyin'e geçti ve Krallık, darbeler, suikastlar ve askerî çatışmalar çağına giren bir bölgede kenetlenmeyi başardı.
Ancak Kudüs'te sıkılan o kurşunlar, Amman'a giden yolu değiştirdi. Kurucu dönemi sona erdirdi ve krallığı; devlet güvenliği, Filistin davası, Batı ile ilişkiler ve İsrail ile çatışma arasında denge kurmaya çalışarak onlarca yıl geçirecek genç bir kralın yönetimine soktu.
Böylece bu suikast, Ürdün tarihinde diri kalmaya devam etti. Sadece bir kralın hayatına mal olduğu için değil, aynı zamanda Krallığın kimliğinin, sınırlarının ve Filistin ile ilişkisinin henüz şekillenme aşamasında olduğu bir anda gerçekleştiği için.
Kaynak: Al-Araby TV