Yeremya ve Gönüllü Sürgün Tufanı
09.01.2026 - 15:37 | Son Güncellenme: 09.01.2026 - 15:41
Yeremya, yaşadığı dönemin tanıklık ettiği olaylar nedeniyle İsrailoğulları peygamberleri arasında önemli bir yere sahiptir; zira Asur sürgünü ve kuzey krallığının yıkılışından (M.Ö. 721) sonra, Babil sürgününden ve güney krallığının yıkılmasından (M.Ö. 586) önce yaşamıştır. Hatta Yeremya, Babil sürgününün gerçekleşeceğini önceden haber vermiş ve bunun nedenlerine dair kendine özgü bir felsefe geliştirmiştir; bu olayı yalnızca halkın isyanı ve itaatsizliği nedeniyle ilahi bir ceza olarak tanımlamakla yetinmemiştir. Bazı araştırmacılara göre doğumu M.Ö. 650 yılına, peygamberliğinin başlangıcı ise M.Ö. 626 yılına dayanmakta, bu peygamberlik süresi 40 yıl kadar sürmüş ve ölümü yaklaşık M.Ö. 570 yılında gerçekleşmiştir. Yeremya’nın kehanetleri, Yahudilerin antik çağlardaki siyasi davranışlarının ideolojik bağlamını oluşturmuş; hatta Orta Çağ ve modern dönemlerde de etkisini sürdürmüştür. Pek çok Kitab-ı Mukaddes yorumu (Yahudi ve Hristiyan) Yeremya hakkında şunu vurgular:
“Halkının ilahi ahdi bozması nedeniyle kalbinin duvarları acıyla sızlıyordu; Tanrı’nın sesini duymamak için Yeremya’nın öldürülmesini istediler. Onların tövbe ederek Tanrı’ya dönmesini, böylece başlarına geleceklerden kurtulmalarını arzuluyordu; ancak onlar onu dinlemek yerine, kendi ailesi dâhil olmak üzere ona karşı çıktılar.”
Bazı araştırmacılara göre Yeremya, yabancı egemenliğe teslimiyet ve boyun eğmenin sembolü olarak kalmıştır; bunu da esasen Tanrı’nın iradesine boyun eğme şeklinde yorumlamıştır. Bu peygamber, Kudüs halkını Babil kralına karşı ayaklanmanın Tanrı’ya karşı ayaklanmak anlamına geldiği konusunda uyarmıştır. Peygamber teslim olmayı öğütlemiştir. Nebukadnezar, kutsal şehre saldırısında Tanrı’nın iradesini yerine getirmekteydi; Yahudilerin kavrayamadığı nokta da buydu, çünkü Tanrı’nın iradesiyle alay edebileceklerine inanıyorlardı. Günahları nedeniyle Yahudiler başarısızlığa mahkûm edilmişti; Nebukadnezar ise onların cezalandırılmasında Tanrı’nın bir vekilinden ibaretti (Yeremya 25). Bu anlayışla Yeremya, Samiriye’nin düşüşüne dair İşaya’nın kuşaklar önce dile getirdiği peygamberlik yorumunu kendi dönemine taşımıştır (İşaya 10). Ancak Yeremya ayrıca, önceki peygamberlerin dile getirmediği yeni bir kavram da eklemiştir. Kudüs’ün düşüşü ve Babil’in zaferi yalnızca günah ve cezanın sonucu değil, değişmez bir kaderin sonucudur. Ulusların ve imparatorlukların kaderini belirleyen Tanrı, açıklanmayan nedenlerle Babil’in yükseleceğine, Yahuda ve diğer devletlerin ise düşeceğine karar vermiştir (Yeremya 27: 2-8). Babillilere verilen egemenlik geçiciydi; Yeremya 27’de anılan üç nesil ya da Yeremya 25:12 ve 29:10’da belirtilen “yetmiş yıl” sona erdiğinde Babil İmparatorluğu çökecek ve Yahudiler sürgünden zafer ve ihtişamla dönecekti. M.Ö. altıncı yüzyılın doksanlı ve seksenli yıllarındaki karanlık günlerde Yeremya’nın bizzat ne kadarını dile getirdiğini ve talebelerinin ya da ona yakın isimlerin ne kadar ekleme yaptığını belirlemek kolay değildir; ancak kökeni ne olursa olsun, bu düşünceler sonraki Yahudi düşüncesi ve uygulamaları üzerinde büyük bir etki bırakmıştır.

Eğer Yeremya’nın İsrailoğullarını atalar yurdundan ya da vaat edilmiş topraklardan zorla çıkarmaya yönelik felsefi gerekçeleri, dini metinlerin çağlar boyunca sunduğu anlatılarda teyit edildiği üzere, farklı sürgün aşamaları yoluyla ilahi iradeye uyum olarak görülüyor ve doğrudan bir ceza olarak değerlendirilmiyorsa; o halde kaçış ya da gönüllü sürgün de ilahi iradeye uyum olarak kabul edilir. Özellikle ardı ardına gelen İsrail hükümetlerinin, Kuzey ve Güney krallıklarının çöküşüne yol açan İsrailoğulları krallarının bir uzantısı olarak nitelendirilmesi mümkünse, bu uzantı öncelikle kötü yönetim, sosyal adaletin yokluğu, yolsuzluğun yaygınlığı ve güvenlik duygusunun kaybolması şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Bu çerçevede, kutsal metinlerin vaat ettiği gibi süt ve bal akmayan bir toprakla bağ kurmamanın ahlaki gerekçesi ortaya çıkmaktadır; zira Siyonist yapı dışında gönüllü sürgünü ve kaçışı seçmek, iç koşulların her alandaki kötülüğünden kaçanlar için bir kurtuluş simidi hâline gelmektedir. Bunu fark eden İsraillilerin, özellikle de gençlerin sayısı giderek artmıştır; bu artış, aşırı sağcı hükümet döneminde daha da belirginleşmiş, bu hükümetin politikaları “Aksa Tufanı”na yol açmış ve ardından gelen sonuçlar İsrail iç cephesinin kırılganlığını ve zayıflığını açığa çıkarmıştır.
Aşırı sağcı hükümet iki tufanla karşı karşıya kalmıştır: biri dış, diğeri iç. Dış tufan, Filistin direnişinin hükümete, ordusuna ve tüm istihbarat ve güvenlik kurumlarına verdiği kayıplar ve ağır darbelerle kendini göstermektedir.
Bu durum, İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu’nun defalarca vaat ettiği hızlı ve ezici askerî sonucun gerçekleşemeyeceğini ortaya koymuş; merkez ve sol muhalefet partilerinden, hatta özellikle sağ içindeki genç kuşaklardan yoğun eleştirilere yol açmıştır. Erken seçim talepleri artmış, yargı önünde bekleyen yolsuzluk suçlamaları gündeme gelmiş; bu da Netanyahu’nun siyasi geleceği konusundaki endişeyle savaşı uzatmaya çalışmasını açıklamaktadır.
İç tufan ise Yahudilerin İsrail’den göç etmesi ve kaçışıyla açıkça görülmektedir. İsrail’deki çeşitli merkezlerin ve Göç ve Uyum Bakanlığı’nın istatistikleri, sayıların artmakta olduğunu ve bu sürecin Aksa Tufanı’yla başlamadığını, uzun süredir devam ettiğini ortaya koymaktadır. Nitekim bakanlık daha önce yayımladığı bir çalışmada, İsrail’deki Yahudilerin üçte birinin göç fikrini desteklediğini, özellikle İsrail’in “Duvarların Muhafızı”, İslami direnişin ise “Kudüs Kılıcı” adını verdiği Mayıs 2021 operasyonundan sonra bu eğilimin arttığını belirtmiştir. Bakanlık verilerine göre, 2021 başından itibaren 720 bin Yahudi yerleşimci İsrail’i terk ederek yurtdışına yerleşmiş; aynı yıl, ağırlıklı olarak dışarıdan gelen Yahudi göçmenlerin sayısında da artış yaşanmıştır. Yunanistan, Kıbrıs ve Portekiz, İsraillilerin yerleşmek için en çok yöneldiği ülkeler arasında yer almıştır.
Aksa Tufanı, yalnızca tersine göç (İsrail’den ayrılmayı) ya da gönüllü sürgün sorununa ışık tutan bir etken olmamış; aynı zamanda İsrail iç cephesindeki askerî, siyasi, toplumsal ve ekonomik zayıflıkları açığa çıkaran bir deprem olmuştur. Göç edenlerin niteliğine bakıldığında, bunun Yeremya döneminde ya da Orta Çağ’da olduğu gibi yalnızca yoksul ve marjinal kesimlerle sınırlı olmadığı görülmektedir; aksine, özellikle teknoloji alanları başta olmak üzere çeşitli disiplinlerde yüksek lisans ve doktora derecesine sahip genç bilimsel kadroları da kapsamaktadır. Günümüzde İsrail’de kalmaya devam edenlerin önemli bir kısmı ise daha alt sosyal sınıflardan oluşmakta; bu grupların başında Etiyopya’dan gelen Falasha Yahudileri yer almaktadır.

İsrail hükümeti, tersine göçün artmasının Siyonist yapı için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunun farkındadır; zira bu durum, bir yandan İsrail nüfusunun azalmasına, diğer yandan Batı Şeria ve Gazze’de Filistinli nüfusun artmasına yol açarak işgal altındaki topraklarda demografik dengeyi Filistinliler lehine etkilemektedir.
Daha önce eski başbakanlardan Naftali Bennett, yerleşimcilere İsrail’i terk etmemeleri çağrısında bulunmuş; İsrail’in kuruluşundan bu yana en zor dönemini yaşadığını ifade etmiştir. Savaşın yarattığı kaos, uluslararası boykot, caydırıcılık gücünün zedelenmesi, 120 İsraillinin esarette kalması, binlerce yaslı aile, binlerce yerinden edilmiş kişi, ekonominin kontrolünün kaybedilmesi ve bütçe açığına rağmen Bennett, “Tüm bunlar tamamen doğru; ancak beni asıl endişelendiren, ülkeyi terk etme yönündeki konuşmalardır” demiştir.
İsrail merkezli Yedioth Ahronoth gazetesi, tehditlerin artması, Gazze’deki savaşın sürmesi, yaşam koşullarının kötüleşmesi ve iç bölünmenin derinleşmesiyle birlikte, İsrail’den yurtdışına giden yerleşimcilerin sayısının arttığını ve bu sayının Ekim ayından bu yana yaklaşık bir milyona ulaştığını ortaya koymuştur. Gazete, “Bu nedenler birçok İsrailliyi İsrail’de kalmayı yeniden düşünmeye ve gelecekleri konusunda endişelenmeye sevk etti” ifadelerini kullanmıştır. İsrail Merkez İstatistik Bürosu, göç sayısında geçen yıla kıyasla yüzde 20 artış olduğunu gösteren veriler yayımlamış; son iki yılda yurtdışında İsraillilere yönelik toplantı ve buluşmaların organize edilmesinin yaygınlaştığına dikkat çekmiştir. Gazze’deki savaşın ardından tersine göçün derinleştiğine işaret eden istatistiksel raporlarla eş zamanlı olarak, “Bū’u Na‘zūf Beyaḥad / Birlikte Gidelim” sloganını taşıyan hareket ve derneklerin kurulduğu, on binlerce İsrailliyi cezbettiği ve sosyal medya sayfaları açtığı gözlemlenmiştir.
Kamuoyu yoklamaları, İsraillilerin yüzde 40’ının tersine göçü düşündüğünü ortaya koymuştur. Bunun nedenleri arasında ekonomik durum, eşitsizlik ve müzakerelerin tıkanmasından duyulan hayal kırıklığı yer almaktadır. Begin Miras Merkezi tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre, İsrail’deki Yahudilerin yüzde 59’u yabancı vatandaşlık başvurusu hakkında bilgi almak ve başvuruda bulunmak için yabancı elçiliklere gitmiş ya da gitmeyi düşünmektedir; Yahudi ailelerin yüzde 78’i ise çocuklarının yurtdışına gitmesini desteklemektedir. Artan göç endişesi bağlamında, sağcı yazar Kalman Libskind, Maariv gazetesindeki bir makalesinde şu ifadeleri kullanmıştır:
“İsrail toplumunda, Siyonizm’den ve İsrail’den uzaklaşan, Yahudi devletine olan ilgisi azalan ve siyonist projenin tamamına karşı aktif ve temkinli bir söylem geliştiren, solda yer alan büyüyen bir sınıfla karşı karşıyayız. Bu aktivistlerin çoğu, İsrail ordusunu ve askerlerini karalamayı amaçlayan ve yabancı devletlerden bağış alan sivil toplum kuruluşlarında yer almaktadır. Artık mensubu oldukları İsrail ve siyonist kolektifin temelden yanlış olduğunu fark etmişler; Yahudilerle Filistinlileri ayıran ve ayrımın sembolü sayılan ‘Yeşil Hat’ gibi sloganları benimsemeye başlamışlardır. Ayrıca, devletin Yahudi çoğunluğu koruma çabalarının demokratik olmayan bir davranış içerdiğine inanmaktadırlar.”
Aksa Tufanı, Filistin halkının –özellikle Gazze halkının– ödediği ağır bedellere rağmen, siyonist yapı üzerinde önemli bir etki bırakmıştır. Gönüllü sürgün ve kaçış tufanıyla yüzleşmek, geçmişteki, bugünkü ya da gelecekteki herhangi bir İsrail hükümeti için son derece zor hâle gelmiştir. Bu tufanla başa çıkmanın tek yolu ise, Yeremya’nın Tanrı’nın iradesine boyun eğme şeklindeki yorumunu esas almaktan geçmektedir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.