Yemen Sahil Savaşı: Pazarlık mı, Askerî Hesap mı?

Araştırmacı Ateq Jarallah; Husilerin Kızıldeniz ve Babülmendep hattındaki kritik noktaları ele geçirmesiyle tırmanan Yemen sahil savaşını, bölgesel güçlerin nüfuz ve çıkar hesaplaşmaları üzerinden Fokus+ için kaleme aldı.
odak-yemen-sahil-savasi-pazarlik-mi-askeri-hesap-mi-ateq-jarallah.jpg.jpeg

16.09.2026 - 11:20  |  Son Güncellenme:  14.10.2026 - 15:35

Bazı savaşların sonucunu yalnızca askerî üstünlük belirler. Bazıları ise bölgesel güçler arasındaki nüfuz ve çıkar dengelerine göre şekillenir. Yemen’de yaşananlar da ikinci gruba giriyor.

Husilerin 2014’te Sana’nın kontrolünü ele geçirmesinden bu yana cephe hatlarının arkasında, çatışmaların seyrini ve sonuçlarını belirleyen dış nüfuz haritaları bulunuyor. Yemen hükûmetine bağlı güçlerin Hudeyde kentinin girişlerinde durdurulmasından Güney Geçiş Konseyi’nin Yemen’in doğusundaki Hadramut ve Mehri bölgelerini kontrol altına alıp daha sonra buralardan çekilmesine, son olarak Husilerin Yemen’in batı kıyısındaki bölgeleri ele geçirmesine kadar yaşanan gelişmeler bu çerçevede değerlendirilebilir.

Muha’nın 10-11 Eylül’de Husilerin eline geçmesi de bu açıdan okunabilir. Burada yaşanan çatışmaları yalnızca askerî ya da sahadaki dengeler üzerinden anlamak mümkün değil. Aynı zamanda yerel güçleri destekleyen bölgesel ve uluslararası aktörlerin çıkarlarını da hesaba katmak gerekiyor. Çünkü Yemen’deki çatışma, büyük ölçüde bir vekâlet savaşı görüntüsü veriyor.

Muha ve Zübab gibi Kızıldeniz ile Babülmendep’e kıyısı bulunan bölgelerden stratejik Meyyun Adası’na kadar bugün Husilerin kontrolüne giren alanlar, esasen Birleşik Arap Emirlikleri’nin nüfuz sahasında bulunuyordu. Bu bölgeler fiilen Yemen Savunma Bakanlığı’na bağlı değildi. Abu Dabi burada, Tarık Salih liderliğindeki Cumhuriyet Muhafızları güçlerini oluşturmuştu. Tarık Salih daha sonra, Nisan 2022’den itibaren Başkanlık Konseyi üyesi oldu.

2025’in sonunda yapılan açıklamalara göre Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan’ın diplomatik ve askerî desteğini alan resmî bir açıklamayla Yemen sahnesindeki taraflardan biri olmaktan çıkarıldı. Güney Geçiş Konseyi feshedildi, Tarık Salih’e bağlı güçler ise etkisiz hâle getirildi. O dönemde BAE’nin Yemen’deki nüfuzunun sona erdiği değerlendirmeleri yapılmıştı.

Ancak Eylül 2026’da yaşanan gelişmeler, Abu Dabi’yi yeniden sahneye taşıdı. Bazı gözlemciler, Muha kenti ile Meyyun ve Zukar adalarının İran destekli Husilerin eline geçmesinin arkasında BAE’nin bulunduğunu ileri sürdü.

BAE’nin Yemen’den resmen ayrılmasının ardından ülke medyasındaki söylemi takip edenler, Abu Dabi’nin yokluğunun batı sahili ile güney kentlerinde oluşturacağı boşluğa sürekli vurgu yapıldığını görebilir. Analistler bu söylemi, Yemen’de yeniden kaos ve istikrarsızlığın önünü açmaya yönelik bir hazırlık olarak değerlendirmişti. Görünen o ki Muha’da son yaşananlar, Abu Dabi’nin geçen yılın sonunda kendisine yapılanları unutmayacağı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirdi.

Batı sahilinde yaşananların salt askerî bir yenilgiden ziyade bir nüfuz devrine benzediği tezini güçlendiren başka bir gelişme daha var. BAE, 2021’in sonunda Devler Tugayları ile Tihame güçlerine geri çekilmeleri yönünde baskı yaparak Hudeyde ile Muha arasındaki yaklaşık 120 kilometrelik bölgeyi daha önce de bırakmıştı. O dönem bu güçlerin yetkilileri, Abu Dabi’den gelen mesajın açık olduğunu belirtmişti: Geri çekilmeyenler bombalanacaktı.

Yemen’den Suudi Arabistan’la gergin bir hesaplaşma sonucunda çıkarılan BAE’nin bugünkü tutumu, Ali Abdullah Salih’in iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra yaptıklarına büyük ölçüde benziyor. Salih o dönemde Yemen muhalefetine, “Size gerçek muhalefetin nasıl yapıldığını göstereceğim” demişti.

Salih, Husilerle ittifak kurarak iki hedefe ulaşmaya çalıştı. Birincisi yeniden iktidara dönmek, ikincisi ise muhalefetten intikam almaktı. Bu süreçte yaklaşık 70 tugaydan oluştuğu tahmin edilen Cumhuriyet Muhafızlarını Husilere teslim etti.

Aynı mantıkla BAE de bugün bu operasyon üzerinden iki hedef peşinde. Birincisi, Suudi Arabistan’dan intikam almak ve Riyad’ı yıpratmak, hatta mümkün olması hâlinde yenilgiye uğratmak.

İkinci hedef konusunda ise birçok gösterge, Abu Dabi’nin İran saldırılarının kendi ekonomisi açısından yarattığı tehlikeyi fark ettiğine işaret ediyor. Buna karşılık Riyad, Yanbu Limanı gibi alternatifler oluşturmayı başardı.

Bu nedenle Abu Dabi’nin İran’la, İran saldırılarından korunma karşılığında Babülmendep şeklinde özetlenebilecek bir pazarlığa girdiği değerlendiriliyor. 

Özellikle Trump’ın ABD seçimlerinin ardından yeniden İran’ı vurması hâlinde bu anlaşmanın önem kazanacağı öne sürülüyor.

Bu çerçevede BAE, Yemen’in batı kıyısı boyunca sahip olduğu nüfuzun ve sahadaki araçlarının bir bölümünü devretti. İran anlaşmaya bağlı kalırsa Abu Dabi istediğini elde etmiş olacak. İran buna uymazsa bile BAE, Riyad’ı kendisiyle birlikte limanlar kafesine sokmuş olacak.

Tarık Salih’e gelince; eğer bugün meşru yönetime ihanet ettiyse, bunu daha önce amcasıyla birlikte de yapmıştı. Eğer hain değilse bile siyasi ve askerî açıdan başarısızdır. Bu nedenle gelecekte Husilerle mücadelede kendisine herhangi bir rol verilmemelidir.

 

Askerî zaferden fazlası

Husilerin batı sahilinde askerî kazanımlar elde ettiğine kuşku yok. Ancak yaşananları tamamen Husilerin askerî zaferi olarak açıklamak, sahadaki tabloyu aşırı derecede basitleştirmek anlamına gelebilir.

Geçmişte yaşananlar, BAE nüfuzunun niteliği, geri çekilmelerin zamanlaması, Suudi Arabistan-BAE çekişmesi ve bölgedeki değişimler birlikte değerlendirildiğinde, bölgesel güçler arasındaki nüfuz ve çıkar alışverişinin bu savaşta en etkili faktör olduğu ihtimali güçleniyor.

Özellikle çatışmaların boyutunun, Husilerin aynı savaşta kontrol altına aldığı bölgelerin büyüklüğüne kıyasla sınırlı olması bu ihtimali daha da önemli hâle getiriyor.

Eğer batı sahilinde yaşananlar gerçekten nüfuzun yeniden dağıtıldığı bir operasyon ise asıl tehlike, bir bölgenin ya da başka bir noktanın düşmesi değil. Daha büyük risk, Yemen dosyasının daha da karmaşık hâle gelmesi ve ülkenin yeni bölgesel hesaplaşmaların sahasına dönüşmesi.

Bu durumda haritalar Yemen’in dışında çizilirken bunun bedelini yalnızca Yemenliler ödeyecek.

Önümüzdeki günlerde Husiler ve İran, belki BAE’nin de desteğiyle, bu gerçeğin üzerini örtmeye çalışabilir. Bunun için BAE’nin nüfuz alanı içinde bulunmayan bölgelerde yeni bir cephe açılabilir ve Husilerin kendi askerî gücüyle kazandığı görüntüsünü verecek bir zafer elde edilmeye çalışılabilir. Meşru Yemen yönetimi ile müttefiki Suudi Arabistan’ın özellikle bu ihtimale karşı dikkatli olması gerekiyor.

Aden ve Dali de benzer gelişmelerin yaşanabileceği bölgeler arasında bulunuyor. Meşru yönetim ile müttefiki Suudi Arabistan, duruma hızla müdahale etmez ve hâlâ devam eden boşluğu doldurmak için daha hızlı hareket etmezse bu bölgelerde de benzer olaylar yaşanabilir.

Husiler ile İran’ın Kızıldeniz üzerindeki hâkimiyetinden elde edeceği kazanımlara gelince, eğer bu durum devam eder ve kalıcı hâle gelirse, İran’ın ABD ile savaşında kaybettiklerine karşılık stratejik bir telafi anlamına gelebilir. Hatta İran’ı fiilen bölgenin polisi konumuna taşıyabilir.

Ancak daha güçlü görünen başka bir ihtimal daha var: Bu genişleme, Husilerin ve onunla birlikte İran’ın boğazında kalacak zehirli bir lokmaya dönüşebilir.

Bu yöndeki endişenin ilk işaretleri, Husilerin Sözcüsü Muhammed Abdüsselam’ın açıklamasında ortaya çıktı. Abdüsselam, grubunun uluslararası hukuk ve teamüllere bağlı olduğunu belirterek uluslararası topluma güvence vermeye çalıştı.

Bu açıklama, meşru Yemen hükûmetine, geniş çaplı bir askerî operasyon için uluslararası destek sağlanmasını ve buna yönelik uluslararası seferberliğin oluşmasını engellemeye yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.