Yaptırım Tuzağı: Orta Doğu’da Halkların Kuşatılmış Ekonomilerle Hayatta Kalma Mücadelesi

Büyükelçi Erdem Ozan, Orta Doğu’da yaptırımların rejimleri çökertmek yerine halkları kuşatma altında yaşamaya zorlayan ve bölgesel istikrarsızlığı derinleştiren etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
Yaptırım-Tuzağı--Orta-Doğu’da-Halkların-Kuşatılmış-Ekonomilerle-Hayatta-Kalma-Mücadelesi.jpg

05.09.2025 - 17:28  |  Son Güncellenme:  05.09.2025 - 17:33

Yaptırımların tarihsel süreçte cezalandırıcı veya caydırıcı özelliğinden ziyade artan oranda şekillendirici rol oynadıklarına tanık oluyoruz.  Bizatihi Orta Doğu’da yönetişimin bir parçası haline geldikleri söylenebilir. Yaptırım uygulanan rejimler bunlara uyum sağlarken, ekonomik darboğaz stratejiye dönüşüyor. Egemenlik, bağımsızlık yerine kuşatma altında var olma becerisiyle tanımlanıyor.

Devletler yaptırımlar nedeniyle çökmüyor. Güç ve gerçek iktidar akaryakıtı, gıdayı ve finansı kontrol edenlere geçiyor. Gayriresmi ağlar palazlanırken, sivil toplum aşınıyor, reform zihniyeti ve süreci askıya alınıyor.

Dış güçlerin de esasen bu zemini yanlış okudukları görülüyor. Baskının uzlaşı üretmediği, aktörlerin pozisyonlarını daha da pekiştirdiği, baskı ve sertlik yanlılarını güçlendirdiği, ılımlı güçleri susturduğu ve nihayetinde bir siyasi felç durumu doğurduğu aşikar.

Yaptırımlar artık bir siyasi manivela işlevi görmekten ziyade kendine has bir yapı ve mimari oluşturuyor. Ve bölge bu mimarinin içinde yaşamayı öğrenmek mecburiyetinde kalıyor.

Kontrol yanılsamaları, gücün gerçeklikleri

Orta Doğu’daki yaptırım ekonomisi yanılsamalar üzerine kurulu. Dış aktörler için manivela yanılsaması. İç aktörler için egemenlik yanılsaması. Toplumlar için hayatta kalma yanılsaması. Sonuç itibariyle gölge ekonomilerle ayakta kalan gölge devletlerden ibaret bir sistemle karşı karşıya kalıyoruz.

Modern siyasal ekonomi perspektifinden bakıldığında, yaptırımlar geçici kesintiler değil; yapısal güçlerdir. Devletlerin nasıl yönetildiğini, toplumların nasıl hayatta kaldığını yeniden şekillendiriyorlar. Kıtlık ve fakirlik bir yönetim biçimine dönüşüyor. Küresel dışlanma kalıcı hale geliyor.

Tarihsel süreç de bu trendi doğrulamakta. Irak yaptırımlar altında demokratikleşmediği gibi dağıldı. Libya baskı altında liberalleşmedi ve izolasyon aniden sona erdiğinde çöküşe uğradı. Bugün yaptırıma maruz devletler de büyük oranda aynı yolu takip ediyor.

Yaptırımlar hassas baskı araçları olarak tasarlanır. Amaçları rejimleri uyum sağlamaya zorlamak, siyasi elitleri zayıflatmak ve reform talep eden toplumsal kesimleri güçlendirmektir. Uygulamada ise tam aksi bir etki doğururlar. İktidar çevrelerinin safları sıklaştırmasına ve nüfuzlarının pekişmesine katkı sağlar, ekonomilerin dengesini bozar, elitler başta olmak üzere bazı kesimleri alternatif yöntemlere sevk eder. Dolayısıyla egemenlik fiiliyatta bağımsızlık yerine kuşatma altında idame kapasitesiyle tanımlanır.

Uluslararası siyasal ekonomi bu noktada yaptırımların aslında devletleri asimetrik küresel ağlar içerisine hapsettiği sonucuna varmakta. Hangi para birimlerine, ticaret yollarına ve finansal sistemlere erişilebileceğini belirler. Rejimleri izole etmek yerine, onları Batı dışı aktörlere yönlendirir. Yeni ancak kırılgan bağımlılıklar oluşur.

Bir diğer ifadeyle gölge ekonomiler artık bir dolaylı sonuç değil, doğrudan devlet stratejisi haline gelir. Kaçakçılar, milisler ve yaptırım altındaki iş insanları kapalı sistemlerde güç kazanır. Rejim elitleri kaynaklara erişimi sadakat karşılığında dağıtır. Kurallar değil, ayrıcalıklar geçerli olmaya başlar.

İran Devrim Muhafızları

Nitekim İran’da Devrim Muhafızları ticaret ve mali sistemi tümüyle kontrol eder. Yemen’de akaryakıt kaçakçılığı hem Husileri hem rakiplerini ayakta tutar. Esad dönemi Suriye’de savaş ve yaptırımlar iç içe geçmiş; rejim bağlantılı aktörler petrol, buğday ve yeniden inşa ihalelerinde tekel sahibi olmuşlardır.  

Bu yeni bir olgu da değildir. 1990’larda Irak’ta BM yaptırımları orta sınıfı yok etmiş; Saddam Hüseyin gıda dağıtımı ve karaborsa marifetiyle iktidarını pekiştirmiştir. Petrol Karşılığı Gıda Programı insani yardımdan ziyade rejimi güçlendirmiştir. Libya’da Kaddafi, maruz kaldığı izolasyonu milliyetçi bir silaha dönüştürebilmeyi başarmıştır.

Kıtlık ve fakirlikle yönetim artık normalleşmiş denebilir. Bu düzen yaptırım altındaki devletleri gayriresmi rejimler yoluyla küresel sermaye, enerji ve ticaret rotalarına bağlıyor. Kaçakçılık güzergahları, kripto para, Çin ve Rusya ile takas anlaşmaları gibi yöntemler yeni ama eşitsiz entegrasyon noktaları olarak karşımıza çıkıyor.

Parçalanmış egemenlik ve bölgesel yansımaları

Yaptırımlar diplomatik bakımdan da bir kaldıraç olarak savunulur. Gerçekte ise uzlaşma alanını daraltır. Kuşatma altındaki liderler taviz veremez. Zira taviz zayıflık olarak algılanır. Kuşatma sertlik yanlılarını güçlendirir. Ilımlılar kaybolur. Müzakere sıfır toplamlı hale gelir.

Washington, Brüksel ve diğer bölgesel başkentler yaptırımları kararlılık göstergesi olarak takdim eder. Sonuca matuf zor kararları sürekli ertelerler. Rejimler pekala ayakta kalır. Reform gerçekleşmez. Halklar ekonomik açıdan boğulma riski altında yaşar.

Bunun maliyeti sınırları aşar. Yakın geçmişe baktığımızda Ürdün, yaptırım altındaki Suriye malları için kaçakçılık rotalarından biri olmuştur. Irak, ABD kısıtlamaları ile İran enerji ithalatı arasında denge kurmaya çalışmıştır. Lübnan’da bankacılık sisteminin çöküşü, Hizbullah bağlantılı ABD doları sirkülasyonuna yönelik baskıyla hızlanmıştır. Türkiye mülteci akışını ve gayriresmi ticareti absorbe etmek durumunda kalmıştır. Nihayetinde bölgesel istikrar ve güvenlik açısından kırılganlık yayılmıştır.

Yaptırımlar bölgesel piyasalara da zarar verir. Enerji akışlarını bozar. Finansal sistemleri zayıflatır. Baskılama stratejisinin olumsuz etkileri bölgesel çapta daha fazla hissedilir. Ticaret koridorları kayar. Diplomatik dengeler değişir.

Asıl sonuç egemenliğin yeniden tanımlanmasıdır. Bağımsızlık artık ikame arayışı haline gelir. Kayıt dışı ticaret bankacılığın yerini alır. Ancak bu özerklik bir yanılsamadır. Bu devletler geleneksel anlamda egemen değildir. Yaptırımları görmezden gelen dış patronlara bağımlıdırlar. Moskova’ya, Pekin’e, bölgesel aracılara teslim olurlar. Egemenlik parçalanır. Devletler, ekonomilerini ayakta tutan güce kısmi bağımlı hale gelir.

Yaptırımlar egemenliği küresel güç mücadelelerinde pazarlık unsuruna dönüştürür. Mesele bağımsız veya bağımlı olmaktan çıkar. Farklı bağımlılık hiyerarşileri arasında bir tercihe dönüşür. Batının dışlayıcı tavrı, Doğunun patronajına iter. Küresel ekonomi çok kutuplu, parçalı bir yapıya dönüşür. Daha fazla yaptırım, daha fazla kaçakçılık üretir. Daha fazla kaçakçılık, elit kontrolünü pekiştirir.

Bu döngüyü kırmak için yaklaşım değişikliğine ihtiyaç vardır. Amaç çöküş değil, ölçülebilir reformlara bağlı şartlı iyileştirme olmalıdır. Genel yaptırımlar yerine hedefe yönelik teşvikler kurumsal değişimi ödüllendirebilir. Sivil toplum ve yerel işletmelerle paralel etkileşim rejim kontrolünü sınırlayabilir. Özetle, yaptırımlar stratejinin parçası olmalı, onun yerine geçmemelidir.

Bölgesel aktörler için risk daha büyüktür. Ürdün, Türkiye ve Körfez ülkeleri yaptırımların olumsuz yansımalarından kendilerini soyutlayamaz. Yaptırımların hafifletilmesini bölgesel istikrar ile bağlantılandıran paketler ortaya konabilmelidir. Elektrik anlaşmaları, yeniden inşa fonları, sınır ötesi ticaretin hesap verebilirlik mekanizmalarına bağlanması buna örnek gösterilebilir. Yaptırımlar körü körüne cezalandırma değil, ortak istikrar için pazarlık aracı haline getirilmelidir.

Yaptırımlar sadece rejimleri cezalandırmakla ilgili değildir. Orta Doğu’nun küresel ekonomiye nasıl bağlandığını da tayin eder. Dışlamalar yeni güç, bağımlılık ve direnç ağları oluşturur. Yaptırımlar daha geniş bir ekonomik ve siyasi çerçevenin parçası olarak yeniden tasarlanmadıkça, bölge kuşatma mantığına hapsolmaya devam edecektir. Egemenlik parçalanmış, toplumlar tükenmiş halde günü kurtarmaya çalışacaktır.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.