Yahudi Tarihinde Kudüs I: Başkentten Mabede
27.11.2025 - 16:36 | Son Güncellenme: 27.11.2025 - 16:53
Yahudiliğe göre Kudüs, Tanrı’nın evinin bulunduğu şehir olması dolayısıyla kutsaldır ve kıble sayılır. Bu niteliğine binaen temel kaynaklarda şehir hakkında pek çok menkıbe rivayet edilmiştir. Ancak Yahudilerin eski tarihine bakıldığında Hz. İbrahim’den Hz. Davud’a kadar geçen süre zarfında, yani milattan önce yaklaşık 19-11. yüzyıllar arasında Kudüs’ün bu kavmin gündeminde olmadığı gibi önemsenmediği de görülecektir.
Yahudi kutsal metinlerine göre Kudüs, ilk başta Hz. Davut zamanında başkent olması hasebiyle İsrailoğulları için önem arz etmiş, ardından Hz. Süleyman’ın yaptırdığı mabet dolayısıyla dini nitelik kazanmıştır.
Eski İbraniler için bölgede önemli ve öncelikli olan yer, Hz. İbrahim ile Hz. İshak’ın yurt edindikleri ve ölünce defnedildikleri el-Halil/Hebron şehri olmuştur. Hz. Yakup ile oğulları da ailecek bu şehirde yaşamış, Mısır’a buradan göç etmişlerdir.
Hz. Yakup vefat ettiğinde Mısır’a defnedilmek istemediğini, naaşının el-Halil’e götürülmesini evlatlarına vasiyet etmiş ve bu vasiyeti yerine getirilmiştir. Atalarının ebedi istirahatgahı ve aile hatıralarıyla bağlanıp ait hissettikleri yer olması hasebiyle el-Halil şehri İsrailoğulları nezdinde vatan idesini teşkil etmiş ve Mısır’da geçen dört asır boyunca akıllarından çıkarmadıkları, bir gün dönmeyi hayal ettikleri hedef olmuştur. Bu hedefe matuf olarak Hz. Yusuf da vefat ettiğinde ailesinden anayurda dönecekleri zaman mezarını açıp cesedini almalarını ve el-Halil’de atalarının yanına defnetmelerini istemiştir.
İsrailoğulları bu vasiyeti kuşaktan kuşağa aktararak unutmamış ve Hz. Musa zamanında Mısır’dan çıktıkları sırada onun arzusunu gerçekleştirmişlerdir. Bu hassasiyet onların nezdinde el-Halil şehrinin öne çıkmasını sağlamış, dolayısıyla İbrani Atalar döneminden itibaren İsrailoğulları Kudüs’e değil el-Halil şehrine önem atfetmişlerdir.
Gözden Kaçmasın
Yuşa b. Nun zamanında vadedilmiş topraklara girdiklerinde el-Halil şehrini ele geçirmeği en önemli hedef olarak belirlemiş, ancak Kudüs’ü elde etmek amacıyla bir girişimde bulunmamışlardır. Kendilerine saldıran bölge krallarının koalisyonuna karşı savunma savaşında zafer kazanınca bu kralların şehirleri, nitekim Kudüs İsrailoğulları’nın eline geçmiştir. Bu zaman şehir Yehuda ile Bünyamin soyundan gelenler arasında taksim edilse de onlar buraya yerleşmeye pek istekli olmamış, şehir eski sakinlerin elinde kalmaya devam etmiştir.
Kudüs gündemi
Kudüs’ün Yahudi tarihinde gündem olması Hz. Davut zamanına tesadüf etmiştir. O, dağınık halde yaşayan Yahudi kabilelerini bir araya getirmiş ve tek devlet çatısı altında toplamıştır. Kudüs’ün fethi, onun kabileler arasında denge sağlama politikasından kaynaklanmıştır. Hz. Davut, yeni başkentin Kudüs olacağına karar vererek buraya saldırmış ve şehrin ele geçirilmesi kabilelerin tamamının ortak çabasıyla gerçekleştiği için herkes bu yeni başkentte eşit statüde olmuştur. Kutsal metinlerde anlatılanlara göre Kudüs o zamanlar sadece Siyon tepesi üzerinde yerleşen, etrafı surlarla çevrili bir şehirdi ve Yevus adıyla biliniyordu. Fethin tarihi net olarak belli olmamakla birlikte, milattan önce 11. yüzyılın sonunda veya 10. yüzyılın başında olduğu kanaati yaygındır. Artık İr David/Davud’un şehri ismiyle anılmaya başlayan Kudüs, birleşik İsrailoğulları krallığının başkenti olmuştur.
Hz. Davud Kudüs’ün imarı ve gelişimiyle özel olarak ilgilenmiş, nitekim Siyon tepesinin en görkemli noktasında kendisine kraliyet sarayı yaptırmıştır. O, Yahudilikte en kutsal nesne sayılan Ahit Sandığı’nı şehre getirmek için niyetlenmişse de Ahit Sandığı’nın taşındığı yeri beğenmemesi durumunda Tanrı felaketler gönderdiği için temkinli davranmıştır. Bir süre sonra Ahit Sandığı büyük ve coşkulu bir tören eşliğinde Kudüs’e getirilmiş, yeni yeri Tanrı tarafından kabul görmüştür. Hz. Davut kendisi sarayda yaşarken Ahit Sandığı’nın çadırda bulunmasını uygun görmemiş, onun için de bir bina inşa ettirmek istemiş, bu amaçla gerekli malzemeleri temin etmeğe koyulmuştur. Ancak Tanrı Hz. Davut’un savaş yapıp çok kan döktüğü için mabedin inşasını ona uygun görmediğini, bu hizmetin oğlu Hz. Süleyman tarafından yapılacağını ona bildirmiştir. Dolayısıyla Kudüs Hz. Davud’un zamanında İsrailoğulları nezdinde başkentin ötesine geçmemiş, dini bir anlam taşımamıştır.
Selamet anlamını isminde barındıran Hz. Süleyman’ın mabedin inşası için uygun görülmesi, bu mekanın ilahi planda barış ve huzur şehri olduğu gayesine matuf bir özellik sayılabilir. Hz. Süleyman krallığının dördüncü yılında mabedin yapımına başlamış, inşaat yedi sene sürmüştür. Barış ve huzur mekanı özelliğine gönderme olarak, mabedin içerisinde balta, balyoz, çekiç ve benzeri hiçbir demir alet kullanılmadığı rivayet edilmiştir.
Yahudiliğine göre mabetle ilgili her husus bizzat Tanrı tarafından belirlenmiş, inşaat şeması dahil tüm detaylar vahiy yoluyla bildirilmiştir. Şehrin eski sakinlerinden Aravna/Ornan’ın harman yeri mabedin yapılacağı mekan olarak seçilmiştir. Burası günümüzde Mescid-i Aksa ismiyle şöhret bulan Kıble Camii ve Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu alandır. İnşaatta sadece İsrailoğulları değil yabancılar da çalışmıştır. Mabet üç ana bölümden oluşmuştur. “Ulam” kısmı halkın girebileceği eyvan şeklinde büyük bir alan olup kurban ve takdimelerin sunumu için planlanmıştır. “Heyhal” kısmı mabedin ana salonu olup erkeklerin ibadeti için tasarlanmıştır. Kodeş ha-Kodaşim (kutsalların kutsalı) diye isimlendirilen kısım Ahit Sandığı’nın konulması için planlanmıştır. Yahudiliğe göre bu kısım Tanrı’nın özel makamı, mahrem odası olduğu için yeryüzündeki en mukaddes nokta sayılmıştır. Bu yüzden burası ziyarete kapalı olup dini lider olan başkohenin senede yalnız bir kere Yom Kipur/Kefaret Günü bayramında buraya girmesine izin verilmiştir.
Milattan önce 10. yüzyılın ortalarına doğru bir zamanda mabet hizmete açılmıştır. Hz. Süleyman mabedin açılışı töreninde okuduğu duada onun sadece Yahudilere ait olmadığını, buraya gelip Tanrı’ya yönelen herkesin duasına icabet edilmesini niyaz etmiştir. Hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’in (sav), Hz. Süleyman’ın duasından bahsetmesine ilişkin rivayetler mevcuttur. Bu hadislere göre Hz. Süleyman’ın Allah’tan üç dileği olmuştur. Bunlardan birincisi kendisine Allah’ın hükmüne uygun hüküm verme kabiliyetinin verilmesi, ikincisi ise kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak kadar olağanüstü bir yönetime sahip olma dilekleridir. Hz. Süleyman’ın bu iki dileğinin kabul olduğunun bilindiğini belirten Hz. Peygamber, üçüncü dilek olarak Kudüs’teki mescide ibadet etme niyetiyle gelen herkesin anneden yeni doğmuş bebek gibi günahlarından arınmış şekilde oradan çıkmasını dilediğini haber vermiş ve bu dileğin de kabul edilmiş olduğunu umduğunu buyurmuştur.
Yahudi kaynaklarında mabetten Beyt ha-mikdaş yani kutsal ev diye bahsedilir. İslami kaynaklarda Kudüs’ün isimlerinden biri olan Beytülmakdis sözcüğü buradan gelir. Mabedin yapılmasıyla birlikte Kudüs Yahudi tarihinde dini nitelik kazanmaya başlamış, ancak İsrailoğulları nezdinde kutsal bir şehir olarak kabulü aşamalı şekilde gerçekleşmiş, kutsallık algısı asırlar sonra Babil sürgünü sırasında zirve noktasına erişmiştir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.