Uluslararası Yaptırımlar: Adalet Arayışı mı Yoksa Baskı Aracı mı?
10.07.2025 - 11:53 | Son Güncellenme: 26.08.2025 - 09:57
Her çatışma döneminden sonra bunun bir etkisi ya da sonucu olarak ortaya çıkan bazı meseleler gündeme gelir. “Uluslararası yaptırımlar” meselesi, modern zamanlarda yaşanan çatışmaların en önemli etkilerinden biridir.
Söz konusu yaptırımlar, Birleşmiş Milletler (BM) veya Avrupa Birliği (AB) gibi ilgili kuruluşlar veya ABD gibi bazı güçlü ülkeler tarafından bir savaşta yenilen tarafa veya uluslararası bir kararı ihlal edene uygulanıyor.
Bu yaptırımların uluslararası ilişkiler üzerinde hem içeride hem de dışarıda, cezalandırılan devlet üzerinde veya bölgesel çevresi ve mevcut ilişkileri üzerinde derin etkileri bulunuyor.
Gözden Kaçmasın
Uluslararası yaptırımlar, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, o dönemde yenilgiye uğrayan ülkelere karşı kullanılmaya başlandı ve yaptırım mekanizmaları bugün hala gelişmeye devam ediyor.
Tarihsel olarak, bu yaptırımlar siyasi adımlarla başladı, daha sonraki aşamalarda ekonomik yaptırımlara geçildi ve son zamanlarda bunlara sosyal ve spor yaptırımları da eklendi.
Dünya bugüne kadar, onlarca yıl devam eden boğucu yaptırımların yaşandığı pek çok olaya tanık oldu.
Örneğin Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra, Bağdat’a çok sayıda siyasi ve ekonomik yaptırım uygulandı.
İran da nükleer programını başlatmasının ardından, bugün hala yürürlükte olan siyasi izolasyon ve ekonomik yaptırımlara maruz kaldı.
Öte yandan Rusya’ya, Ukrayna’ya açtığı savaşın ardından uygulanan yaptırımlara askeri, siyasi ve ekonomik tedbirlerin yanı sıra sosyal ve spor yaptırımları da eklendi.
Rusya’nın uluslararası spor turnuvalarına katılması yasaklandı ve birçok Rus tanınmış şahsiyetin uluslararası yaptırımlar dünyasında yeni bir yöntem olan seyahat özgürlüğü engellendi.
Burada sorabileceğimiz en önemli soru şudur: Uluslararası cezalandırma mekanizmaları adalete mi dayanıyor, yoksa kayırmacı düşüncelere mi tabidir? Tarafsız uluslararası kararlar tarafından mı yoksa büyük güçlerin istekleri doğrultusunda mı dayatılıyor?
Cezalandırma mekanizmalarının adaletle nitelendirilebilmesi için çeşitli unsurlara ihtiyacı var. Bunların başında “genelleştirme”, “tarafsızlık”, “makul olma” ve “orantı” olmak üzere dört unsur geliyor.
Uluslararası yaptırımlar, tüm suçlulara aynı derecede, miktarda, koşulda ve zamanda uygulanan genel bir tedbir olmalıdır.
Cezanın da tarafsız olması, tarafların veya belirli bir ittifak veya gruba üyeliklerin değişmesine bağlı olarak değişmemesi gerekir.
Son olarak ceza hem eylem ile ceza arasında, hem de eylemi işleyen ile cezanın uygulanması arasında makul ve orantılı olmalıdır.
Eğer ceza bu unsurlardan herhangi birinden yoksunsa, adaleti sağlamayan ve eylemin tekrarlanmasını engellemeyen bir adım olur. Bu da suçlunun haksızlığa uğradığını iddia ederek suçunda ısrar etmesi için başlı başına bir neden bile olabilir.
Uluslararası yaptırımlar adil bir fikir mi?

Bu soruya cevap verebilmek için bir model ortaya koymak zorundayız ve ABD’nin izlediği yaptırım politikası bu konuda en net modeldir.
ABD, çeşitli çatışmalarda muhaliflerine uyguladığı yaptırımları abarttı, ardından dost ve müttefik ülkeleri de bunlara uymaya zorladı.
1950’lerde Küba ve Kuzey Kore’ye uygulananların yanı sıra İran, Irak, Sudan, Suriye, Rusya ve Çin’e kadar pek çok “düşmana” karşı bu yaptırımları kullandı.
Bu yaptırımlar, diplomatik izolasyon, ekonomik kısıtlama veya askeri malzemelerin reddinden, seyahat ve vize yasakları, fonların dondurulması, mülklere el konulması veya birçok durumda terör listelerine alınmaya kadar çeşitli şekillerde olabiliyor.
ABD bu yaptırımları kendi iç hukuku yoluyla ya da kendi topraklarının coğrafi sınırları içinde uygulamakla yetinmeyip, uluslararası hale getirmeye çalışıyor.
Bunu da ülkelere baskı yaparak ya da aslan payını elinde tuttuğu uluslararası konseyler ve örgütler üzerinde baskı kurarak yapıyor.
Öte yandan ABD, diğer ülkelere yaptırım uygulamasına neden olan aynı eylemleri gerçekleştirmelerine rağmen müttefiklerine koruma sağlayarak, farklı bir yaklaşım sergiliyor.
ABD’nin korumasından yararlanan bazı ülkeler savaş suçu teşkil eden eylemlerde bulunuyor ve soykırıma varan yöntemler izliyor.
Örneğin ABD, Ukrayna’yı işgal ettiği için Rusya’yı cezalandırırken, Filistin’de durmaksızın soykırım yapan İsrail’i korumaya devam ediyor.
Hızlı Destek Kuvvetleri’ne karşı savaşında kimyasal silah kullandığı iddiasıyla Sudan’a yönelik yaptırımları abartırken, Bosna katliamını gerçekleştiren Sırbistan’a yaptırım uygulama konusunda gevşek davrandı.
Bu adaletsiz cezalandırma yöntemi suç işlemekten alıkoymaktan ziyade, devletlerin bu tür suçları işlerken daha ihtiyatlı tedbirler almasına yol açıyor ve uluslararası toplumdaki adalet fikrini zayıflatıyor.
ABD ve İsrail
İsrail, ABD’nin desteğini kullanarak, ceza almadan daha fazla suç işliyor.
ABD, İsrail’i cezadan korumakla yetinmiyor, suçlarına karşı durmak isteyenleri de cezalandırmak için elinden geleni yapıyor.
Buna örnek verirsek Trump, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’a sadece Gazze’deki soykırımdan sorumlu İsrailli yetkililere karşı dava açtığı için yaptırım uyguladı.
Aynı bağlamda, UCM’deki bazı kadın yargıçlar da aynı gerekçeyle cezalandırıldı.
Aynı zamanda ABD, İran’ı bir dizi ekonomik, ticari, bilimsel ve askeri yaptırımla cezalandırdı ve bu yaptırımları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden (BMGK) geçirerek herkesi kapsayan uluslararası yaptırımlar haline getirmeyi başardı.
Nükleer mesele
Nükleer mesele, iki zıtlığı gözler önüne seriyor. ABD ve müttefikleri meşru müdafaa bahanesiyle İsrail'in nükleer silaha sahip olma hakkını savunurken, İran’ın barışçıl olarak nitelendirdiği nükleer programını engellemek için büyük baskı uyguluyor. Bu anlaşılmaz ve haksız bir çelişkidir.
ABD’nin çelişkili tutumu ve Avrupa’nın bazı ülkeler ve kuruluşlara yönelik yaptırımlar uygulama ve diğerlerini koruma konusundaki benzer yaklaşımı, uluslararası toplumda var olmaması gereken bir kayırmacılığı gösteriyor.
Bu durum aynı zamanda ters etki yaratan sonuçlara da yol açıyor, hatta uluslararası örgütlerin içini boşaltıyor.
Bu da varoluşsal çatışmaların patlak vermesine, ulusların varlıklarını savunmasına ve bu an için stokladıkları yıkıcı silahlarla dünyayı şaşırtmasına neden olabilir.
Aynı zamanda savaş çığırtkanlarının bitmek üzere olan krizleri ateşlemesine ya da yanardağın eşiğindeki bir dünyada savaşmaya hazır taraflar arasında yeni çatışmalar yaratmasına fırsat veriyor.
Sonuç olarak ABD’nin dünyayı yönettiği “ergenlik dönemi” daha fazla felakete ve savaşa yol açacaktır. Dünya hiçbir koşulda, birinin sert bir şekilde cezalandırıldığı, diğerinin ise aşırı korunduğu ve daha fazla fırsat verildiği iki farklı ritimde yönetilmemelidir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.