Türkiye’nin Güvenlik Arayışı: Bölgesel Dengelerin Yeniden İnşası
20.01.2026 - 10:55 | Son Güncellenme: 20.01.2026 - 11:01
Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında askeri iş birliği anlaşmasının imzalanması, bölgesel güvenlik dengeleri açısından dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Bu anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından, Türkiye’nin de söz konusu çerçeveye katılabileceği uzun süredir uluslararası basında ve diplomatik çevrelerde gündeme gelmeye başlamıştır. Gerek Pakistan Dışişleri Bakanı gerekse Türkiye Dışişleri Bakanı tarafından yapılan açıklamalar, bu yönde görüşmelerin yürütüldüğünü ve sürecin teyit edildiğini ortaya koymuştur. Ankara açısından masadaki ihtimal, Suudi Arabistan–Pakistan arasındaki ikili askeri iş birliğinin, Türkiye’nin katılımıyla daha kurumsal bir yapıya, hatta Müslüman ülkeleri kapsayan bir savunma paktına evrilmesidir. Bununla birlikte Türkiye, bu süreci dar ve dışlayıcı bir askeri ittifak olarak kurgulamaktan özellikle kaçınmaktadır. Ankara’nın resmi söyleminde öne çıkan vurgu, katı ve dışlayıcı bir blok inşası değil, kapsayıcı bir güvenlik platformu oluşturma arzusudur. Türkiye, bölgede hiçbir aktörün dışlanmadığı, farklı coğrafyaları birbirine bağlayan çok katmanlı bir güvenlik mimarisini öncelemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca Orta Doğu ile sınırlı değildir. Endonezya ve Malezya gibi Asya ülkelerinin de bu çerçeveye dahil edilmesiyle, Pakistan’ın Batı Asya’daki jeopolitik ağırlığının artırılması ve güvenlik iş birliğinin daha geniş bir coğrafyaya yayılması hedeflenmektedir. Bu bağlamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “yaklaşık 100 yıldır uyuyan İslam ümmeti uyanıyor” ifadesi, ideolojik bir birlik çağrısından ziyade, bölgesel güvenliğe dair kolektif bir farkındalık ve özneleşme sürecine işaret etmektedir. İsrail’in artan saldırganlığı ve ABD’nin güvenlik garantilerine dair belirsizliklerin derinleştiği bir dönemde, Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan gibi güçlü bölgesel aktörlerle kurumsal askeri iş birliğini gündemine alması, yeni bir güvenlik tahayyülünün somutlaşmaya başladığını göstermektedir.
Türkiye’nin kapsayıcı güvenlik vizyonu
Türkiye’nin Suudi Arabistan ile son yıllarda derinleşen yakınlaşması, Arap devrimleri sonrasında yaşanan kapsamlı bir stratejik revizyonun ürünüdür. Ankara, 2011 sonrasında izlediği dış politika çizgisini- değerli yalnızlık gibi- revize ederek dostları artırıp düşmanlıkları azaltmaya yönelmiştir. Özellikle Suriye’de merkezi otoritenin çökmesi, milyonlarca mültecinin Türkiye’ye yönelmesi, PKK ile bağlantılı yapıların sınır hattında kalıcı bir alan kazanması ve Türkiye’nin ekonomik ve sosyal kapasitesi üzerinde uzun vadeli baskılar oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu tablo, zayıf ve parçalanmış devlet yapılarının Türkiye açısından yalnızca bölgesel bir sorun değil, doğrudan ulusal güvenlik tehdidi ürettiğini açık biçimde göstermiştir.
Bu nedenle Ankara, demokratikleşme önceliğini kenara itmemekle birlikte birincil önceliğini yerel ve bölgesel istikrara, merkezi yönetimleri güçlendirmeye ve ekonomik entegrasyona vermiş, bu bağlamda daha pragmatik bir dış politika modeline yönelmiştir. Bu stratejik dönüşüm, Türkiye’yi Libya’dan Somali’ye, Sudan’dan Yemen’e uzanan geniş bir coğrafyada Suudi Arabistan ile benzer bir vizyona yaklaştırmıştır. Ankara ve Riyad açısından güçlü merkezi devletlerin varlığı; ticaret yollarının güvenliği, altyapı projelerinin sürdürülebilirliği ve bölgesel istikrarın temel şartı olarak görülmektedir. Türkiye–Suudi Arabistan yakınlaşması bu nedenle yalnızca ikili ilişkilerdeki bir iyileşme değil, devlet merkezli bölgesel düzen arayışının yansımasıdır.
Suudi Arabistan’ın 2030 Vizyonu ve güvenlik çeşitlendirmesi
Suudi Arabistan’ın Türkiye ile askeri ve stratejik yakınlaşmasının arkasında ise 2030 Vizyonu’nun güvenlik boyutu belirleyici rol oynamaktadır. Veliaht Prens Muhammed bin Selman liderliğinde yürütülen bu ekonomik dönüşüm projesi, bölgesel çatışmaların minimize edildiği, öngörülebilir ve istikrarlı bir çevreye ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle Riyad, son yıllarda İran’la Çin arabuluculuğunda diyaloğa girmiş, Türkiye ile normalleşme sürecini hızlandırmış ve Körfez içi uzlaşıyı önceleyen bir çizgi benimsemiştir. Bu dönüşüm aynı zamanda Suudi Arabistan’ın güvenlik tedarikinde çeşitlendirme ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. ABD’nin Körfez güvenliğine yönelik mutlak taahhütlerinin sorgulanmaya başlanması, Riyad’ı alternatif güvenlik ortakları aramaya yöneltmiştir. Türkiye, bu noktada yalnızca siyasi değil, kanıtlanmış askeri kapasitelere sahip bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Özellikle İHA/SİHA teknolojilerindeki başarısı, Türkiye’yi Suudi Arabistan açısından cazip bir savunma ortağı haline getirmiştir.

Baykar–SAMI anlaşması, deniz kuvvetleri koordinasyonu ve savunma sanayii alanındaki iş birlikleri, bu ortak zeminin somut çıktılarıdır. Pakistan ise bu denkleme, nükleer kapasiteye sahip, Türkiye ile köklü savunma iş birliği bulunan ve Suudi Arabistan’la uzun süredir askeri personel ilişkileri yürüten bir aktör olarak eklemlenmektedir. Bu yapının klasik bir askeri ittifak olduğunu iddia etmek için her ne kadar erken olsa da mevcut ikili ilişkilerin üst üste bindirilmesiyle oluşan bir güvenlik ağı niteliği taşıdığı ifade edilebilir.
İsrail’in saldırganlığı, ABD garantisinin aşınması
Bu çerçevenin ortaya çıkışını hızlandıran en önemli dışsal faktörler, İsrail’in giderek daha saldırgan ve öngörülemez hale gelen askeri politikaları ile ABD’nin bölgesel güvenlik mimarı rolüne dair güvenin aşınmasıdır. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşı, Lübnan ve Suriye’de düzenli hale gelen saldırıları ve Katar’daki Hamas ofisine yönelik taarruzu, Körfez monarşilerinde ciddi bir güvenlik şoku yaratmıştır. Bu hamleler, İsrail’in yalnızca geleneksel düşmanlarına değil, potansiyel diplomatik muhataplarına karşı da sınır tanımayan bir güç kullanabileceği algısını pekiştirmiştir. Bu koşullar altında Suudi Arabistan açısından İbrahim Anlaşmaları üzerinden bir normalleşme hattı siyaseten zor, stratejik olarak ise riskli hale gelmiştir. Türkiye ise uzun süredir İsrail’i bölgesel düzeni bozan başlıca jeopolitik tehditlerden biri olarak değerlendirmektedir. Buna paralel olarak ABD’nin güvenlik şemsiyesine dair kuşkular da derinleşmiştir. Trump döneminde Husi saldırılarına verilen sınırlı tepki, Biden yönetiminin Asya’da Çin’i dengelemeye odaklı dış politikası ve İsrail’e verilen koşulsuz destek, Körfez’de ABD’nin güvenilir bir koruyucu olmaktan çıktığı algısını güçlendirmiştir.
Bu bağlamda Suudi Arabistan–Pakistan askeri iş birliği ve Türkiye’nin bu çerçeveye dahil olma ihtimali, İsrail’e ve dolaylı olarak Washington’a yönelik stratejik bir siyasi mesaj taşımaktadır. Ancak Ankara, bu süreci Mısır, Ürdün, hatta ilerleyen aşamalarda Asya’daki Müslüman ülkeleri dışlayan bir blok olarak değil, mümkün olduğunca kapsayıcı bir güvenlik platformu olarak kurgulamaktadır. Türkiye’nin ihtiyatlı tutumu, bu yapının kurumsallaşarak katı bir blok haline gelmesi durumunda İran ve BAE gibi farklı bölgesel düzen tahayyüllerine sahip aktörlerin nasıl tepki vereceğine dair farkındalığın da bir sonucudur.
Gözden Kaçmasın
Sonuç olarak Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan hattında şekillenen bu yeni güvenlik arayışı, ne klasik anlamda bir askeri ittifak ne de geçici bir diplomatik jesttir. Bu yeni oluşum girişimi, İsrail’in artan saldırganlığı ve ABD’nin güvenlik garantilerinin aşınmasıyla şekillenen belirsiz bölgesel düzene verilen ihtiyatlı, çok katmanlı ve stratejik bir yanıttır. Türkiye açısından mesele, blok kurmak değil; caydırıcılığı artırmak, manevra alanını genişletmek ve bölgesel istikrarı kendi güvenlik öncelikleriyle uyumlu hale getirmektir. Bu nedenle tartışılan platform, nihai bir hedef değil, Ankara’nın yeni bölgesel denklemde kullandığı ciddi ve uzun vadeli bir stratejik araç olarak okunabilir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.