Türkiye ve Suriye’nin Yakınlaşması Yunanistan’ı Neden Rahatsız Ediyor? 

Araştırmacı Shady İbrahim, Suriye’de değişen rejim sonrası Türkiye ile ilişkileri ve Yunanistan’ın rahatsızlıklarını Fokus+ için kaleme aldı.
Türkiye ve Suriye’nin Yakınlaşması Yunanistan’ı Neden Rahatsız Ediyor? 

28.03.2025 - 10:45  |  Son Güncellenme:  10.03.2026 - 11:44

Yunanistan geçmişte, Suriye’yi bölgesel bir kriz ve devrim yıllarında kendi topraklarına sığınan mülteci akınının kaynağı olarak görüyordu. Düzensiz göçmenlerin sayısını sınırlamak için, yasal ve yasadışı her türlü yolu denemiş olan Yunanistan, açık denizde mülteci botlarını batıracak kadar gözü karartarak, aynı yolu izlemeye cesaret edecek olan mültecilere ders olması için masumların ölümüne neden oldu.  Ama dalgaların vahşice canlarını aldığı çocuklar ve göçmenlerin kanı Yunanistan’ın yakasını rahat bırakmayabilir.

Bugün ise Suriye, Beşşar Esed dönemindeki gibi değil; Türkiye ve Suudi Arabistan’ın, geçiş döneminde yeni yönetime verdiği kalkınma da dahil önemli destekle, devletin yeniden inşası ve bağımsızlığa kavuşması yönünde istikrarlı bir şekilde ilerliyor. Bu değişimin dış politikada, özellikle de Doğu Akdeniz’de deniz sınırlarının belirlenmesi konusunda bir etkisi olacak.  Suriye’de yeni yönetimin yükselişi, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirecek.  

Doğu Akdeniz’de deniz sınırlarını belirleme meselesi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) için en önemli dış politika konularından biri olduğu için ulusal güvenlik meselesi şeklinde değerlendiriliyor.  

Yunanistan Dışişleri Bakanı’ndan acil ziyaret  

Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis, başta Doğu Akdeniz olmak üzere çeşitli konuları ele almak üzere 9 Şubat’ta Şam’ı ziyaret etti. Bu görüşme Avrupalı bir yetkilinin Suriye’ye gerçekleştirdiği ilk diplomatik ziyaretlerden biri oldu. Söz konusu ziyareti sırasında Yunanistan’ın Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğüne desteğini yineleyen Gerapetritis, uluslararası hukuk ve deniz hukukuna bağlılığın önemine de işaret etti. Suriye halkının dış müdahalelerden uzak, siyasi sürecin tek sahibi olması gerektiğini söyleyen Gerapetritis, Yunanistan’ın Suriye’deki Hristiyan cemaatine destek verme konusunda istekli olduğunu da ekledi. Atina bu ziyaretle, Doğu Akdeniz’deki diplomatik varlığını güçlendirmeyi; bölgesel çatışmalara dengeli ve kapsamlı bir yaklaşımın savunulmasını amaçladı. Yunanistan, Suriye’de devrimin başlamasından bir yıl sonra Temmuz 2012’de büyükelçiliğini kapatmış, 2021’de ise yeniden açmıştı.  

Aynı zamanda Yunanistan, Doğu Akdeniz bölgesindeki jeopolitik konumunu güçlendirmek için Türkiye ile Suriye arasındaki anlaşmazlıklardan yararlandı. Bu anlaşmazlıklar, Hatay’ın (İskenderun Sancağı) statüsü ve hatta yaklaşık 12 mil uzunluğundaki karasuları konusundaki sınır belirleme meselesine kadar uzanıyordu. Sınır belirleme meselesi ve bölgedeki jeopolitik etkileri, başta Türkiye Yunanistan, KKTC, GKRY, Lübnan, Suriye, İsrail, Mısır ve Libya olmak üzere çok sayıda uluslararası ve bölgesel tarafın varlığı; ayrıca ABD ve İngiltere’nin, GKRY’de büyük askeri üsleri bulunması nedeniyle uluslararası arenada en karmaşık konulardan biri olarak değerlendiriliyor. Bu noktada Yunanistan, Türkiye ile Suriye’deki yeni yönetim arasında sınır belirleme anlaşmasının imzalanmasını engellemek için siyasi bir uzlaşma sağlamaya çalışıyor.  Çünkü sınır belirleme konusu, Doğu Akdeniz haritasında yeni bir oluşum anlamına geleceği gibi bölgesel anlamda dengeleri Türkiye lehine değiştirecek.  

Mavi Vatan ve İsrail-GKRY boru hattı  

Doğu Akdeniz’deki gerginlikler yeni değil. Bilakis bu, bölge ülkeleri arasında uzun süredir yoğunlaşan deniz sınırları ihtilafının, özellikle Türkiye ile Yunanistan arasında deniz sınırlarının belirlenmesine ilişkin tarihi anlaşmazlığın bir uzantısı. Ancak ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun (USGS) bölgedeki doğal kaynakların büyüklüğünü değerlendirmesinin ardından bu gerginlik büyümeye; bölgesel ve uluslararası boyutlar kazanmaya başladı. Söz konusu jeolojik değerlendirmede, Levant Havzası’nda 122 trilyon kübik feet doğal gazın yanı sıra; Levant Havzası, Eratosthenes Platformu, Nil Deltası Havzası, Herodot Havzası ve Akdeniz Sıradağları’na dağılmış 879 milyon varil konvansiyonel petrol ve 286,2 trilyon kübik feet teknik olarak çıkarılabilir doğal gazın bulunduğu ortaya çıktı. Bu keşifler, Yunanistan, GKRY ve İsrail’i tek taraflı adımlar atmaya; Türkiye’yi hesaplarının dışında tutmaya ve deniz sınırlarını aşmaya yönelttiği için çatışmayı körükledi. İsrail’de keşfedilen muazzam doğal gaz zenginliği, GKRY ve Yunanistan ile stratejik ittifakların kurulmasını teşvik etti. Bunun sonucunda, 1.900 kilometre uzunluğunda, 7 milyar dolara mal olacak ve yılda 10 milyar metreküp gazı Avrupa’ya taşıyacak olan EastMed doğalgaz boru hattı projesi hayata geçirildi. Ancak bu proje sadece ekonomik bir plan olmaktan çıkıp, Türkiye ve Mısır’ın çıkarları pahasına rakip tarafların oynadığı bir siyasi karta dönüştü.  

Yunanistan ve GKRY, boru hattının Ankara’nın “Mavi Vatan” olarak adlandırdığı karasuları içerisinden geçmesini planlıyor. İki gaz sıvılaştırma tesisine sahip olan Mısır ise, bu projeyi enerji rolüne yönelik bir tehdit olarak görüyor. Zira bu tesislerin Avrupa’ya gaz ihraç etmede önemli bir nokta olması ve bölgenin enerji merkezi olma konumunu güçlendirmesi bekleniyor. Ancak çıkarlarına gelebilecek potansiyel zarara rağmen Kahire farklı bir yaklaşım seçti. 2018 yılında bölgenin enerji konusunu yönetmedeki diplomatik rolünü dayatma girişimi olarak Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kurdu. Mısır, İsrail, Yunanistan, GKRY, İtalya ve Ürdün’ün katıldığı foruma, Fransa da katılma başvurusu yaptı.  

Daha sonra Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de foruma katılırken; ABD, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası ise gözlemci statüsünde bulunuyor. Yine bu süreçte atılan diplomatik adımların yanı sıra askeri gövde gösterilerine de tanık olundu. Doğu Akdeniz’de dört ülke, Türkiye ile yaşanan gerginliğin ardından ortak deniz tatbikatı gerçekleştirdi. Fransa, İtalya, Yunanistan, Mısır, GKRY ve İsrail’in katılımıyla Doğu Akdeniz’de gerçekleşen tatbikat, Türkiye’ye “oldu bittiyi” dayatmanın kolay olmayacağı yönünde net bir mesaj olarak görüldü. Ancak “görmezden gelinecek” bir taraf olmayan Ankara, misilleme politikasıyla yanıt verdi. Doğu Akdeniz’de gerçek mühimmatlı askeri tatbikatlar yapan Türkiye, daha sonra bunları üç ayrı denizde çok cepheli tatbikatlara dönüştürdü. Türkiye ayrıca, Trablus’a doğrudan askeri müdahalede bulunarak, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekledi; kuşatmayı kaldırdı ve Kuzey Afrika’daki nüfuzunu güçlendirdi. Bununla yetinmeyip, Yunanistan ve GKRY’nin itirazlarına aldırmadan, Libya ile deniz sınırı belirleme anlaşması imzaladı. Bu anlaşma, İsrail ve GKRY’nin desteklediği boru hattı projesine darbe vurdu.  

Türkiye ayrıca, haklarını yok sayan yeni bir jeopolitik gerçekliğin dayatılmasına yönelik her türlü girişime meydan okuyarak, askeri bir filonun desteğiyle doğal gaz arama ve çıkarma gemilerini “Mavi Vatan” bölgesine gönderdi. Ancak bölgedeki ittifaklara gölge düşüren Türkiye-Mısır yakınlaşmasıyla birlikte manzara değişmeye başladı. Kahire ve Ankara’nın iş birliği yollarını yeniden çizmesiyle, Yunanistan kendisini geri planda buldu. Ankara, Doğu Akdeniz’de ne ittifaklarla ne de askeri güçle enerji denkleminin dışında tutulamayacak bir oyuncu olduğunu ortaya koymuşken, Türkiye’nin muhalifleri de hesaplarını yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı. 

 

Türkiye ile Suriye arasında deniz sınırlarının belirlenmesi ne anlama geliyor?  

Türkiye ile Suriye arasında varılacak olası bir anlaşma, Doğu Akdeniz’in jeopolitik haritasını yeniden çizebilecek ve bölgedeki güç dengelerini değiştirebilecek stratejik değişimlere kapı aralayabilecektir.  

Bu anlaşmayla Suriye, karasularını yaklaşık 1.604 kilometrekare genişletebilecek. Bu da GKRY’nin iddia ettiği deniz alanından yüzde 20 daha fazla bir artış anlamına geliyor. Türkiye ise yaklaşık Kıbrıs büyüklüğünde; 7 bin 660 kilometrekarelik deniz alanına sahip olacak. Buna karşılık, GKRY de en az 10 bin kilometrekarelik karasuyunu kaybedecek ve bu da denizcilik hedeflerine büyük bir darbe vuracak. Türkiye ile Libya arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasının mimarı emekli Tümamiral Cihat Yaycı tarafından önerilen Mavi Vatan kavramı, hakkaniyet; orantılılık ve coğrafyanın üstünlüğü gibi prensipler doğrultusunda kıyıdaş devletlerin faaliyetlerini yasal bir zeminde gerçekleştirmelerine imkân veren uluslararası deniz hukuku ilkelerine dayanıyor. Anlaşmanın Suriye ve Türkiye tarafından imzalanması halinde kazanımlar sadece deniz alanıyla sınırlı kalmayacak; Suriye ayrıca enerji arama, altyapı ve teknoloji alanlarında da Türkiye’den destek alacak ve böylece kıyılarındaki doğal kaynakları yönetme kabiliyeti artacak.  

Bu anlaşmanın jeopolitik açıdan en önemli boyutu deniz sınırlarının belirlenmesi değil, taşıdığı siyasi anlamlardır. Anlaşmanın imzalanması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) sınırlarının yarı resmi olarak tanınması anlamına gelecek ve GKRY’yi gelecekte dayatabilecek yeni bir jeopolitik gerçeklikle karşı karşıya bırakacaktır.  Belki de bu durum, Atina ve Lefkoşa’da hâkim olan kaygı halini bize açıklıyor. Zira KKTC’nin uluslararası alanda tanınması, bölgedeki Rum politikalarının dayandığı temelleri sarsacaktır. Öte yandan Yunanistan’ın, sınırlı gücüne rağmen, Avrupa Birliği’nin (AB) desteğini kullanarak Doğu Akdeniz’de yayılmacı bir politika izlediği görülüyor.  

Ancak bölgenin en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye, uluslararası hukuk açısından daha güçlü bir konuma sahip. Türkiye, deniz sınırlarının belirlenmesine ilişkin herhangi bir anlaşmanın, fiili bir varlık olarak göz ardı edilemeyecek KKTC’yi de kapsaması gerektiğine; aksi takdirde uluslararası hukuk ilkesinin ihlali anlamına geleceğine inanıyor.  

Türkiye ile Suriye arasında böyle bir anlaşmanın imzalanması, bölgede başka dönüşümlerin de kapısını açabilir. Bunların başında Suriye ile Lübnan arasındaki deniz sınırlarının belirlenmesi ihtimali geliyor. Ancak bu gelişme, GKRY’nin müzakere pozisyonunu zayıflatabilir ve bölge politikasında daha da yalnızlaştırabilir. Akdeniz’in jeopolitik haritası artık on yıl önceki gibi değil. Daha önce karşıt ittifaklarla karşı karşıya kalan Türkiye hem deniz stratejisi hem bölge ülkeleriyle gelişen ilişkileri hem de stratejik çıkarlarını korumak için elindeki tüm araçları kullanma isteği sayesinde artık daha güçlü bir müzakere pozisyonunda bulunuyor.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.