Türkiye-Suriye-İsrail Üçgeni: Bölgesel Güç Dengeleri Nasıl Şekillenecek?

Doç. Dr. Nuri Salık, 8 Aralık sonrasında Türkiye–Suriye–İsrail hattında şekillenen bölgesel denklemi ve güç dengelerindeki dönüşümü Fokus+ için kaleme aldı.
Nuri Salık
turkiye-suriye-israil-ucgeni-bolgesel-guc-dengeleri-nasil-sekillenecek.jpg

08.12.2025 - 15:27  |  Son Güncellenme:  08.12.2025 - 15:50

8 Aralık devriminin birinci yıldönümünde, Türkiye-İsrail-Suriye üçgeninde yaşanan gelişmeler gündemin üst sıralarındaki yerini korumaya devam ediyor. Türkiye ve İsrail’in aradan geçen bir yıllık süreçte yeni Suriye’ye dair iyice belirginleşen ve çatışan tahayyülleri, iki devletin Suriye sahasında karşı karşıya gelebileceğine yönelik tartışmaları alevlendiriyor.  

Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan/yaşanacak gelişmelerin üç ülke arasındaki ilişkilerin ötesinde Orta Doğu’daki güç dengelerini kökten şekillendirme potansiyeli taşıdığı aşikar. Dolayısıyla Türkiye-Suriye-İsrail arasında nasıl bir ilişki modeli oluşacağı doğrudan Orta Doğu’nun kaderini de şekillendirecektir. Rusya’nın bölgede oyun kurucu bir aktör olma hüviyetini kaybetmesinin ardından, ABD’nin izleyeceği bölgesel politikalar da Orta Doğu’nun geleceğinde belirleyici olacaktır. Bu yazıda, Türkiye ve İsrail’in çatışan Suriye tahayyülleri ile üç ülke arasındaki ilişkilerin Orta Doğu’daki güç dengelerini nasıl değiştirebileceğini ele alacağım. 

8 Aralık devrimi ve İsrail-Suriye ilişkilerinde güvenlik ikilemi dönemi 

İsrail’in Soğuk Savaş döneminde çatışma halinde olduğu Esed rejimini kanlı iç savaş sürecinde makbul bir komşu olarak kabul ettiği bilinen bir gerçekliktir. Tel Aviv yönetimi, tıpkı Arap Baharı boyunca farklı Arap başkentlerinde olduğu gibi, Şam’da da tanıdığı bir aktörü tanımadığı bir aktöre/aktörlere tercih etmiştir. İsrail’in bu yaklaşımında Esed rejiminin iş tutuş tarzını çok iyi bilmesi ve Lübnan dosyasında olduğu gibi zaman zaman birlikte çalışması etkili olmuştur. Esed hanedanlığı, İsrail ile kurduğu ilişkileri temelde “rejim güvenliği” perspektifinden ele almış, ideolojik olarak koyu bir İsrail karşıtlığı gösterse de Baas rejimini tehlikeye atabilecek bir çatışmadan özellikle kaçınmıştır. 

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara

8 Aralık devriminin ardından İsrail’in korktuğu başına gelmiştir. Zira Şam’da 1963 yılından sonra ilk kez halk iradesini merkeze alan bir yönetim iş başına gelmiştir. Ahmed Şara’nın Suriye halkının talepleri üzerinde yükselen yeni bir Suriye devleti inşa etme iradesi, Suriye’nin İsrail’e bakışını “rejim güvenliği” perspektifinin dışına çıkarmıştır. Bu bağlamda, Suriye’nin orta-uzun vadede yeniden ayağa kalkması ve İsrail’in yayılmacılığına karşı güçlü bir devlet haline gelmesi, Tel Aviv yönetimini endişelendirmektedir. Netanyahu ve kabinesinin devrimin ilk gününden itibaren Ahmed Şara yönetimini İsrail’e karşı bir güvenlik tehdidi olarak kodlamasının ve devrimin kazanımlarını zora sokacak politikalar izlemesinin altında yatan neden budur. Uzun yıllar sonra Suriye’nin İsrail’in konfor alanını bozacak, işgalci ve mütecaviz politikalarını engelleyebilecek bir aktör olma ihtimali ortaya çıkmıştır.  

Netanyahu yönetimi, 8 Aralık devriminin hemen ardından yeni Suriye’yi yıpratmak için yoğun bir çaba içine girmiştir. Suriye’nin askeri kapasitesini tamamen ortadan kaldırmak için düzenlenen geniş kapsamlı hava saldırıları, İsrail ordusunun Golan Tepeleri’nde Suriye ve İsrail güçlerini ayıran tampon bölgeyi işgal ederek Deraa ve Kuneytra’da yayılması, Dürzilere yönelik kışkırtıcı tutum ve PKK/PYD üzerinden Suriye’nin birliğini bozmaya yönelik gayretler bu çerçevede sıralanabilir. İsrail’in parçalı, istikrarsız ve zayıf bir Suriye oluşturma politikası, Tel Aviv-Şam hattının yeniden “güvenlik ikilemi” eksenine oturduğunu açıkça göstermektedir. Burada elbette Türkiye’nin yeni Suriye ile kurduğu yapıcı ilişkinin belirleyici olduğunun altını çizmek gerekiyor.  

8 Aralık devrimi ve Türkiye-Suriye ilişkilerinde yapıcı inşa dönemi 

İsrail’in izlediği politikaların aksine, Türkiye ilk günden itibaren Suriye halkının ve 8 Aralık devriminin yanında durmuş ve Ahmed Şara yönetimine bütün gücüyle destek vermiştir. Ankara, Suriye’nin üniter, istikrarlı ve güçlü bir ülke olarak ayakları üzerinde durmasını birincil hedef olarak benimsemiştir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın, 8 Aralıktan itibaren Şam ile sıkı bir diyalog geliştirmiş ve geçiş sürecinde Ahmed Şara’nın yanında olmuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da yeni Suriye’ye olan desteğini her platformda dile getirmiş ve bu hususta Türkiye’nin kararlılığının altını çizmiştir.  

Türkiye’nin Suriye’yi ulusal güvenliğine yönelik birincil mesele olarak gördüğünün altı çizilmelidir. Ankara, Suriye iç savaşının başından beri takip ettiği Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve terör örgütlerinin bertaraf edilmesi politikasını sürdürmektedir. 8 Aralık devrimi Suriye’de yeni bir dönemin kapılarını aralamış ve ayrılıkçı gündeme sahip olan SDG/YPG’nin en önemli müttefiklerinden biri olan Esed rejimi devre dışı kalmıştır. Yeni Suriye’nin üniter yapısını ve toprak bütünlüğünü sağlaması Türkiye’nin politik önceliklerinin başında gelmektedir. Bu bağlamda, Türkiye var gücüyle Suriye’nin Şam merkezli olarak yeniden toparlanmasını öncelikli stratejik hedef olarak belirlerken, Şara yönetiminin gün geçtikçe uluslararası meşruiyetini artırması SDG/YPG’nin ayrılıkçı ajandasını dayatma ihtimalini bir hayli zayıflatmıştır.  

Türkiye sadece SDG/YPG bağlamında değil, Dürzi ve Nusayri ayaklanmaları karşısında da Şam yönetimiyle dayanışma göstermiştir. Türkiye, Temmuz 2025’te İsrail’in Dürzileri koruma bahanesiyle Şam’a düzenlediği saldırıların ardından Ağustos 2025’te Suriye ile geniş kapsamlı bir savunma mutabakatı imzalamıştır. Bu mutabakata göre, taraflar TSK’nın Suriye ordusunu eğitmesi, Suriye ordusuna terörle mücadelede lojistik destek vermesi ve belirli askeri teçhizatları sağlaması gibi hususlarda anlaşmaya varmışlardır. Türkiye’nin Suriye ile askeri iş birliği Tel Aviv yönetimini rahatsız eden en kritik gelişmelerden biri olmuştur. 

Yeni Suriye bağlamında Türkiye ve İsrail: Çatışan jeopolitik tahayyüller  

Yukarıda ele alındığı üzere, Türkiye ve İsrail’in yeni Suriye bağlamında jeopolitik tahayyülleri taban tabana zıttır. İsrail, Suriye’de Kürtler, Dürziler, Nusayriler gibi merkezkaç kuvvetleri desteklerken; Türkiye, Şam yönetimini politikasının merkezine koymakta ve birleşik bir Suriye istemektedir. İsrail parçalı ve zayıf bir Suriye’yi güvenliği için vazgeçilmez görürken, Türkiye bütünleşik ve istikrarlı bir Suriye’nin güvenliği için elzem olduğunun altını çizmektedir. İsrail ve Türkiye’nin Suriye özelinde çatışan jeopolitik tahayyülleri ve güvenlik arayışları iki ülkeyi karşı karşıya getirmeye potansiyeli taşımaktadır. İsrail’in T-4 ve Palmira üslerine Türkiye’nin konuşlanma ihtimaline karşı buraları bombalaması ve Şam’ın güneyinde etkisini derinleştirme gayretleri Ankara’ya bir mesaj olarak okunmuştur. İsrailli yöneticiler Türkiye-Suriye blokunu doğrudan bir tehdit olarak konumlandırmalarına rağmen, Netanyahu yönetimi Türkiye ile doğrudan sıcak bir temas kurmaktan kaçınmaktadır. Benzer bir şekilde, Ankara’nın da Tel Aviv’le çatışma konusunda müteyakkız davrandığı bilinmektedir. Bu bağlamda, Ankara ve Tel Aviv olası bir çatışmayı engelleyecek mekanizmalar üzerinde çalışılmaktadır.  

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara

Suriye üzerine çalışan analistler, zaman zaman Suriye’nin Türkiye ile İsrail arasında bir tampon bölgeye ve nüfuz sahasına dönüştüğü şeklinde yorumlar yapmaktadırlar. Bu yorumlara katılmadığımı belirtmeliyim. Türkiye, Suriye’yi bir etki sahasından ziyade toparlanması, güçlenmesi ve iyi komşuluk ilişkileri geliştirmesi gereken bir partner olarak görmektedir. Türkiye, çevresindeki ülkeler üzerinde etki kurulacak nesneler olarak değil, kazan-kazan ilkesi çerçevesinde iş birliği yapılması gereken özneler olarak telakki etmektedir. Bu çerçevede, Türkiye’nin Suriye üzerinde emperyal bir amacı bulunmamaktadır. Türkiye, Suriye’yi İsrail’in yıkıcı politikalarından korumak isterken sadece kendi güvenliğini değil Suriyelilerin maslahatlarını da düşünmektedir.  

Sonuç 

Türkiye ve İsrail’in çatışan Suriye tahayyülleri, Orta Doğu’daki güç dengelerini kökten değiştirebilecek niteliktedir. İsrail, İran ve vekil aktörlerini devre dışı bıraktıktan sonra Orta Doğu’da kendisi dışında yeni bir hegemonik aktörün güçlenmesini istememektedir. Türkiye-Suriye bloku, İsrail’in bölgesel hegemonya arayışını engelleyebilecek yegane ittifak olarak karşımıza çıkmaktadır. İsrail’in saldırgan ve yayılmacı politikaları Türkiye ve küllerinden doğan Suriye tarafından durdurulabilecektir. Netanyahu yönetimi, Türkiye-Suriye blokunun İsrail’in bölgesel güç denklemini dilediği gibi şekillendirmesine mani olacağının farkındadır. Dolayısıyla, Tel Aviv yönetimi bütün gücünü Suriye’nin parçalanması ve Türkiye’nin durdurulması için harcamaktadır.  

Diğer taraftan Türkiye-Suriye-İsrail üçgeninde yaşanan gelişmeler ABD ile de yakından ilişkilidir. Donald Trump yönetimi her ne kadar Orta Doğu’da İsrail’in güvenliğini öncelese de bölgede istikrar arayışı içinde olduğu ve çatışmalara sıcak bakmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Orta Doğu, Donald Trump’ın dış politika önceliklerinden biri değildir. Trump, bölgenin iç dinamiklerine saygı duymakta, ulus-inşası gibi müdahalelere açıkça karşı çıkmaktadır. Trump, İsrail’in güvenliğinin çatışmaların yaygınlaşması yoluyla değil İbrahim Anlaşmalarının genişletilmesi suretiyle sağlanabileceğine inanmaktadır.  

Bu çerçevede, ABD’nin pozisyonu, kritik bir fren mekanizması işlevini görmektedir. Trump’ın Şara yönetimiyle kurduğu yapıcı ilişki neticesinde yaptırımları kaldırması ve Suriye’de atılacak adımlarda Türkiye ile geliştirdiği diyalog Netanyahu yönetiminin işini zorlaştırmaktadır. ABD’nin Suriye üzerinden bir Türkiye-İsrail hesaplaşmasına sıcak bakmayacağı açıktır. Trump’ın yeni Orta Doğu politikası ve bu çerçevede Türkiye ve Suriye ile kurduğu diyalog, Netanyahu’nun Orta Doğu’da sınırsız manevra alanı yaratma planlarını ve bölgesel güç dengesini mutlak surette İsrail lehine çevirme arayışını frenlemektedir.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.