Türkiye-Lübnan İlişkilerinde Yeni Dönem: Bölgesel Jeopolitik ve Stratejik Yakınlaşma
03.08.2026 - 12:07 | Son Güncellenme: 05.08.2026 - 10:26
Temmuz ayının başında Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam’ın Türkiye ziyaretiyle başlayan diplomatik trafik, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın Ankara’da gerçekleştirdiği resmî temaslarla yeni bir aşamaya taşındığını göstermektedir. Lübnan siyasetinden gelen üst düzey ziyaretler, iki ülke arasında yalnızca diplomatik temasların yoğunlaştığını değil, aynı zamanda ilişkilerin daha stratejik bir zeminde yeniden tanımlandığına işaret etmektedir. Bununla birlikte bu yeni dönemin mahiyetini anlayabilmek, Türkiye-Lübnan ilişkilerinin yakın tarihini şekillendiren kırılma noktalarının ve dinamiklerin birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Lübnan için Türkiye’nin rolü ne anlama geliyor?
Mart ayı başında İsrail ve Hizbullah arasında yeniden alevlenen çatışmalar, İsrail’in Lübnan’daki planlarının taktiksel olarak işlemeye başladığına dair önemli işaretler sunarken, ABD-İran-İsrail arasında başlayıp bölge ülkelerine sıçrayan savaş, ayrıca Lübnan siyasetindeki hızlı diplomatik çözüm arayışları, İsrail ve Lübnan arasında sahada savaşın devam ederken masada diplomasinin yürütüldüğü eş zamanlı bir kriz sarmalına dönüştü. Bu kapsamda Lübnan, Washington aracılığıyla İsrail’le müzakerelere devam etse de ihtiyaç duyduğu dış siyasi desteği Türkiye’nin diplomatik ve siyasi gücüyle kazanabileceğini fark etti. Nitekim süreç içinde İsrail’in Hizbullah silahları nedeniyle Lübnan hükûmetine diplomatik baskı kurup, hükûmeti zayıflatmak adına strateji belirlemiş olması, Lübnan’ın siyasi destek arayışını hızlandırmaya ve daha temkinli adımlar atmasına yol açtı.
Bu noktada Lübnan’ın, siyasi destek için Türkiye’yi öncelemesi kritik bir önem arz etmektedir. Öncelikle Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın ziyaret kapsamında İsrail’in saldırıları nedeniyle ülkesinin yaşadığı kayıpları özellikle vurgulaması, 26 Haziran’da İsrail’le imzalanan Çerçeve Anlaşmasının uygulanması konusunda Ankara’nın desteğine olan ihtiyacı açığa çıkarmaktadır. Aynı vurguyu Başbakan Nevvaf Selam’ın 10 Temmuz’da yaptığı ziyarette “Lübnan’ın müzakerelerde bağımsız karar alma iradesi ile İsrail’in Lübnan topraklarından bir an önce çekilmesi” başlığıyla gündeme getirmiş olması ve Türkiye’den destek beklediklerin ifade etmesi, Beyrut’un Washington’un tutarsızlığı karşısında Ankara’dan daha güçlü bir ses çıkmasına dair arzusunu göstermektedir.
Gözden Kaçmasın
Diğer taraftan UNIFIL’ın 2026 yılının sonunda görev süresinin bitmesi de Lübnan’ın masasında hassas bir konu olarak yer almaktadır. Bu kapsamda her ne kadar İsrail Güney Lübnan’da UNIFIL sonrası Lübnan Ordusu dışında İtalya ve Almanya gibi müttefiklerinin varlığını öncelese de Lübnan için Türk askerî gücünün varlığı güvenlik stratejisi açısından da önemsenmektedir. Dolayısıyla Ankara’nın Lübnan ordusuna sunmayı arzuladığı askerî eğitim ve teknik yardımların yanı sıra askerî güç olarak da etkin bir rol üstlenmesi, iki ülke arasındaki güvenlik iş birliğini derinleştirebilecek önemli unsurlardan biri olarak gündeme gelmektedir. Böyle bir tablo, Türkiye’nin yalnızca Lübnan’ın savunma kapasitesine katkı sunan veya ekonomik yatırımlarla yeniden imar çabalarını güçlendiren bir destekçi olarak değil, aynı zamanda ülkenin egemenliğinin güçlendirilmesi ve Güney Lübnan’ın istikrarının sağlanmasına yönelik baskın bir aktör hâline gelmesini de mümkün kılmaktadır.
Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın Türkiye’ye bir diğer mesajı da hiç şüphesiz Suriye’yle olan stratejik ilişkilerin geleceğinde Ankara’nın oynayacağı roldür. Nitekim ABD yönetiminden Suriye hükûmetinin Hizbullah’la çatışması ve bu süreci Lübnan’la koordineli bir şekilde yürütmesine yönelik gelen baskı, Lübnan’ı önemli ölçüde rahatsız etmektedir. Lübnan ve Suriye arasında 61 yıllık BAAS döneminde süren hâkim-mahkûm ilişkisinin sona ermesi ve iki ülke arasında eşit diplomasinin yürütülmesi, daha da önemlisi Lübnan’ın Suriye ile İsrail’in iç çatışmalara yol açacak herhangi yeni bir krize yol açacak girişimlerinin önüne geçilmesi, Beyrut’un en fazla destek arayışında olduğu alanlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Nitekim Bekaa hattında Hizbullah ile Suriye güçleri arasında çıkacak bir çatışma, bölgedeki Şii aşiretleri de hareketlendirmeye ve Hizbullah’la ortak hareket etmeye yönlendirecek hassasiyeti barındırmaktadır. Her ne kadar Şii aşiretler Hizbullah’la pragmatik bir ilişki içinde olsa da Suriye’den gelebilecek olan bir müdahale, aşiretlerin taktik değişimine gitmesine yol açma ihtimali taşımaktadır. Bu noktada Türkiye’nin Suriye rejimiyle olan güçlü ilişkisinin Beyrut’ta da yankılanması önem arz etmektedir.
Türkiye’nin Lübnan stratejisi
İki ülkenin ortak siyasi geçmişine göz atıldığında Türkiye’nin Lübnan üzerindeki hassasiyetinin son gelişmelerle açığa çıkmadığını, bilakis diplomatik, ekonomik ve siyasi desteğin orta ve üst ölçekteki sürekliliğine dikkat çekmek gerekmektedir. Bu kapsamda Türkiye’nin örneğin 2006 savaşında Lübnan-İsrail arasında arabuluculuk çabalarında bulunması ve sonrasında UNIFIL barış anlaşması çerçevesinde Lübnan’a 1000 Türk askeri konuşlandırması, Türkiye’nin Lübnan’ın güvenliği konusundaki hassas diplomasisini gösteren önemli siyasi adımlar olmuştur. Dolayısıyla özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren Ankara’nın Lübnan’da dikkat çeken görünürlüğü, Beyrut’un ihmal edilmediğine ve Lübnan’ın güvenliği ve istikrarı için kilit önem taşıyan aktivizmde bulunduğunu da ortaya çıkarmıştır.

Mevcut durumda ise bölgesel denklemin değişmiş olması Türkiye’nin Lübnan dosyasına yine aynı hassasiyetle eğildiğini göstermektedir. Bu çerçevede İsrail’in Orta Doğu’daki şiddet sarmalını genişletme çabaları, İran’ın bölgesel nüfuzundaki kırılmalar ve Suriye’nin siyasal dönüşümü, Türkiye-Lübnan ilişkilerinde bir derinleşmeye gidildiğini göstermektedir. Bununla birlikte Ankara’nın her ne kadar Lübnan’ı Suriye perspektifinden değerlendirdiği yorumları öne çıksa da Lübnan’ın bağımsız olarak ele alındığı dikkati çekmektedir. Nitekim Lübnan-Suriye sınırındaki kaçakçılık ve muhtemel askerî gerilimler yeni Suriye’nin kırılganlığını artıracak ve bu pozisyon Türkiye’yi rahatsız edecek olsa da Lübnan’ın bizatihi egemenlik meselesi ve istikrarı, Ankara’nın “Lübnan'ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne kuvvetli desteğimizi sürdürüyoruz.” şeklindeki mesajıyla vurgulanmıştır.
Bununla birlikte Ankara’nın Lübnan’dan stratejik hedefler doğrultusunda belirli beklentilere sahip olduğuna dikkat çekmek gerekmektedir. Bu beklentilerin başında Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının belirlenmesine ilişkin süreç gelmektedir. Türkiye, Lübnan ile İsrail arasında 2022 yılında imzalanan deniz sınırı belirleme anlaşmasını bölgesel gerilimleri azaltmaya hizmet eden bir gelişme olarak olumlu karşılamış olsa da Beyrut’un 2025 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile imzaladığı münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmasına sert tepki göstermiştir. Ankara, söz konusu anlaşmanın yalnızca Kuzey Kıbrıslı Türklerin hak gaspına yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda Lübnan’ın uzun vadeli jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını da yeterince gözetmediğini değerlendirmektedir. Bu nedenle Türkiye, Beyrut’un Doğu Akdeniz’e ilişkin karar alma süreçlerinde Ankara’nın güvenlik ve deniz yetki alanlarına ilişkin hassasiyetlerini dikkate alan daha koordineli bir diplomasi yürütmesini beklemektedir. Dolayısıyla Ankara açısından Lübnan’ın istikrarı, yalnızca güvenlik sektörünün güçlendirilmesiyle değil, Doğu Akdeniz’de karşılıklı çıkarları gözeten bir enerji ve deniz yetki alanları düzeninin oluşturulmasıyla da doğrudan ilişkilendirilmektedir.
Son gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda Türkiye ile Lübnan arasında son dönemde hız kazanan diplomatik temasların yalnızca mevcut güvenlik krizlerine verilen tepkiler olarak değerlendirilmeyeceği anlaşılmaktadır. Lübnan açısından Türkiye, egemenliğini yeniden yapılandırılmasına katkı sunabilecek ve bölgesel krizlerde dengeleyici rol üstlenebilecek önemli bir ortak olarak görülmektedir. Ankara ise Lübnan’ı yalnızca Suriye politikasının bir uzantısı olarak değil, iç dinamikleri, İsrail’le olan mücadelesi ve Doğu Akdeniz’deki stratejik konumuyla bölgesel stratejisinin müstakil bir bileşeni olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla mevcut göstergeler Ankara ile Beyrut arasında geçmiş dönemlere kıyasla daha kurumsal, daha çok boyutlu ve bölgesel jeopolitiğin belirleyici olduğu yeni bir ortaklık modelinin inşa edildiğine işaret etmektedir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.