Türkiye İçin Afrika Başkanlığı
08.05.2026 - 15:59 | Son Güncellenme: 08.05.2026 - 16:10
Afrika kıtasında kayda değer bir kültür mirası olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, kıtaya özgü merkezi bir Afrika Başkanlığı kurumunun neden bulunmaması, kurumsal ve jeopolitik bağlamda irdelenecek bir meseledir. Osmanlı mirası, Cumhuriyet dönemi dış politika anlayışı ve modern Türkiye-Afrika ilişkilerinin yapısal özelliklerini ele aldığımızda sömürgecilik, Osmanlı-Afrika ilişkileri ve Afrika’daki güç dengelerine dair böyle bir başkanlığın gerekliliği görülür.
Bilindiği üzere Afrika kıtası, 21. yüzyılda yükselen ekonomik ve stratejik önemiyle birçok devletin özel kurumsal yapılanmalar geliştirdiği bir bölge haline gelmiştir. Buna karşın Türkiye’de Afrika’ya yönelik politikalar artmasına rağmen, ABD’deki Africa Command (AFRICOM) benzeri ya da bazı Avrupa ülkelerinde görülen merkezi Afrika Başkanlığı tarzı bir üst kurum bulunmamaktadır. Bu durum, Türkiye’nin Afrika’ya yaklaşımının doğasıyla yakından ilişkilidir.
Bu konuyu başka bir açıdan değerlendirecek olursak Habeş Fatihi olarak anılan Özdemir Paşa’nın mezarının Eritre’de, Erzurumlu müderris Ebubekir Efendi’nin mezarının ise Güney Afrika’da bulunması, bu iki tarihi şahsiyetin Afrika kıtasındaki etkisini ve yerel halkla kurdukları ilişkileri göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Her iki isim de bulundukları dönemlerde bölge halkıyla etkileşim içinde olmuş ve çeşitli açılardan destek sağlamış önemli figürler olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, söz konusu şahsiyetlerin günümüzde devlet düzeyinde resmi anma programlarında yeterince yer bulmadığı gözlemlenmektedir. Bu durum, Afrika ile tarihi ve kültürel ilişkilerin kurumsal düzeyde ele alınması ve bu mirasın daha sistematik biçimde değerlendirilmesi gerekliliğini gündeme getirmektedir.
Osmanlı mirası ve sömürgecilik karşıtı perspektif
Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki varlığı, Avrupa sömürgeciliğinden farklı bir karakter taşımaktaydı. Osmanlı yönetimi, özellikle Kuzey ve Doğu Afrika’da Batılı devletlerin yaklaşımına benzemeyen sömürgeci bir ekonomik talan sisteminden ziyade yerel toplumlarla esnek ilişkiler geliştirmiştir. Bugün Sultan Abdülaziz’in ismini taşıyan Güney Afrika’nın Hint okyanusuna bakan sahilinde Mescid’ül Aziz cami bunun somut tezahürlerindendir.
Afrika çalışmalarının duayen ismi Ngugi’nin eserlerinde vurguladığı üzere, Avrupa’nın Afrika’daki faaliyetleri sistematik sömürgeleştirme, kültürel baskı ve ekonomik çıkar üzerine kuruluydu. Öte yandan, Türkiye’nin modern dönemde Afrika’ya yaklaşımında eşit ortaklık söylemini ön plana çıkarması tarihi geçmişine bir göndermedir.
Dolayısıyla Türkiye, Afrika’yı yönetsel olarak merkezileştirilmesi gereken bir alan yerine, çok taraflı ilişkiler ağı içinde değerlendirmektedir.
Öte yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren dış politika öncelikleri uzun süre Avrupa, NATO ve Orta Doğu ekseninde şekillenmiştir. Afrika kıtası, Soğuk Savaş boyunca ikincil bir alan olarak kalmıştır.
Bu nedenle Afrika’ya yönelik politikalar kurumsallaşmış tek bir çatı altında değil, Dışişleri Bakanlığı, TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü gibi farklı kurumlar arasında dağılmıştır.
Bu çok aktörlü yapı bir Afrika Başkanlığı’nın yokluğunu açıklayan temel kurumsal nedenlerden biridir.
Yakın zamanda Türkiye-Afrika ilişkileri
2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin Afrika açılımı hız kazanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2005 yılını Afrika yılı ilan etmesiyle Türk iş adamları da kıtada yatırımlara girişmiş ve ikili ilişkiler gelişme göstermiştir.
Büyükelçilik sayılarının artması, ticaret hacminin büyümesi ve insani yardım faaliyetleri bu sürecin müspet göstergeleridir.
Ancak bu genişleme, merkezi bir Afrika Başkanlığı kurmak yerine diplomatik, ekonomik, kültürel ve insani yardım stratejiyle yürütülmektedir. Halbuki buna paralel olarak bu model, klasik sömürgeci hiyerarşi yerine ağ tipi ilişkiler üretmektedir. Bu nedenle merkezi ve hiyerarşik bir başkanlık yapısı Türkiye’nin tercih ettiği modelle çelişmektedir. Yani münasebetler bir devlet politikası yerine günlük komutlarla yürütülmeye çalışılmaktadır.
Bir Afrika Başkanlığı gereksinimin bir diğer nedeni, Türkiye’nin Afrika’yı tekil bir jeopolitik alan olarak değil, çok çeşitli alt bölgelerden oluşan bir kıta olarak görmesidir.
Bir başka ifadeyle Afrika’nın yılda sadece sağlık turizmine harcadığı 400 milyar dolar giderin analizini yapacak bir kurum hali hazırda mevcut değildir.
Afrika, Arap dünyasıyla bağlantılı
Kuzey Afrika, Hint Okyanusu hattına yakın Sahra Altı Afrika, Fransız ve Amerika etkisinde olan Doğu Afrika, Batı Afrika gibi farklı dinamiklere sahiptir.
Bu çeşitlilik, tek bir merkezi kurum yerine bölgesel uzmanlaşmayı gerektirir.
Türkiye’de Afrika Başkanlığı’nın eksikliği iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri politika koordinasyonunun dağınık olması ve diğeri stratejik bütünlük eksikliğidir. Fakat esnek diplomasi, sömürgecilik karşıtı söylem ve çok aktörlü dış politika böyle bir başkanlığı gerektiriyor.
Sahada yıllar süren çalışmalarımıza göre Türkiye’nin Afrika politikası, tarihsel olarak merkezi kontrol yerine ilişki kurma ve etkileşim üzerine inşa edilmelidir. Bahse konu Afrika başkanlığı kurumunun Cumhurbaşkanlığı bünyesinde olması karar alma hızını artıracağı gibi Afrika açılımını devlet politikası seviyesine taşıyacaktır. Öte yandan bu çok kurumlu yapıyı tek merkezde toplayacaktır.
“Afrika Strateji ve Koordinasyon Başkanlığı” modeli
Bu yapı, Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak faaliyet gösteren, icracı bir bakanlık niteliği taşımayan ancak kurumlar arası eşgüdüm, stratejik analiz ve politika üretimi işlevlerini yerine getiren üst düzey bir koordinasyon birimi olarak tasarlanmalıdır. Bu bağlamda yapı, klasik anlamda başkanlıktan ziyade, stratejik analiz ve koordinasyon ofisi niteliği taşıyabilir.

Söz konusu birim, mevcut dış politika ve kamu diplomasisi kurumlarıyla destek olacak şekilde konumlandırılmalı ve bilhassa Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı, TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarla entegre bir çalışma modeli benimsemelidir.
Öte yandan Afrika kıtasında konuşulan başlıca dillerde (örneğin Swahili, Hausa, Amharca ve Arapça) medya, sosyal medya ve dijital platformların sistematik olarak izlenmesi suretiyle açık kaynak istihbaratı (OSINT) üretimi gerçekleştirilebilir. Bu kapsamda erken uyarı mekanizmaları ve eğilim analizleri geliştirilmelidir.
Bölgesel ve tematik analizler aracılığıyla enerji, madencilik, savunma sanayii, tarım ve altyapı gibi alanlarda Türkiye’nin Afrika’ya yönelik dış politika öncelikleri belirlenerek Cumhurbaşkanlığına düzenli stratejik raporlamalar sunulmalıdır. Türkiye’nin Afrika’daki diplomatik temsilcilikleri, kalkınma ajansları ve ticari müşavirlikleri arasında veri akışı sağlanarak, dağınık bilgi yapısının merkezi bir analiz sistemine entegre edilmesi ancak bu şekilde sağlanabilir. Ayrıca Afrika kamuoylarında Türkiye algısına yönelik iletişim stratejileri geliştirilerek dezenformasyon ve kriz durumlarında hızlı yanıt oluşturulmalıdır.
Veri bilimi ve açık kaynak istihbaratı alanında uzman teknik personel, diplomasi ve saha tecrübesine sahip kamu görevlileri istihdam edilmelidir.
Söz konusu yapının en önemli avantajı, dağınık veri akışını merkezi bir analitik kapasiteye dönüştürerek karar alma süreçlerini hızlandırmasıdır.
Sonuç
Türkiye’de bir Afrika Başkanlığının gerekliliği, basit bir kurumsal eksiklikten ziyade tarihsel miras, dış politika öncelikleri ve stratejik tercihlerin birleşimiyle açıklanabilir.
Osmanlı’dan miras kalan sömürgecilik karşıtı yaklaşım, Cumhuriyet dönemindeki kurumsal yapı ve modern dönemde benimsenen çok aktörlü diplomasi modeli, Afrika’nın tek bir merkezden yönetilen bir alan olarak görülmesini engellemektedir.
Bu bağlamda Türkiye’nin Afrika politikası, merkeziyetçi bir başkanlık modelinden ziyade ağ temelli, çok boyutlu ve esnek bir dış politika yaklaşımını yansıtmaktadır.
Yukarıda değindiğimiz gibi Özdemir Paşa’nın Eritre’de, Ebubekir Efendi’nin ise Güney Afrika’da medfun bulunmaları, Osmanlı’nın Afrika coğrafyasıyla kurduğu tarihsel temasların somut göstergeleri arasında yer almaktadır. Bu iki şahsiyet, görev yaptıkları dönemlerde yalnızca idari veya dini roller üstlenmekle kalmayıp, aynı zamanda yerel toplumlarla etkileşim kurarak bölgesel dinamikler içinde etkin bir konum elde etmiş olmalarına rağmen söz konusu tarihi figürlerin günümüz resmi hafızasında ve devlet destekli anma pratiklerinde yer almadığı görülmektedir. Bu eksiklik, Osmanlı-Afrika ilişkilerinin kolektif hafızada yeterince kurumsallaştırılamadığını düşündürmektedir. Dolayısıyla, Afrika ile tarihsel bağların daha sistematik ve sürdürülebilir politikalar çerçevesinde ele alınması, bu tür şahsiyetlerin hatırlanması dahi bir Afrika Başkanlığı’nın görevleri arasında yer almalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, kurumlarıyla kıtadaki tarihi mirasına sahip çıktığı nispette tam potansiyeliyle sahada hareket edebilecektir. Cumhurbaşkanlığına bağlı bir “Afrika Strateji ve Koordinasyon Başkanlığı” modeli, doğru kurgulandığı takdirde Türkiye’nin Afrika kıtasına yönelik dış politika, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki karar alma mekanizması tam anlamıyla aktif olacaktır. Böyle bir teşekkülün yakın zamanda devreye girmesini bu sahayı bilen bir uzman olarak ümit ediyorum.
Kaynakça
- Gençoğlu, H. Güney Afrika’da Irkçılığın Tarihsel Kökenleri, 2018, S. B. Fakültesi, Medeniyet Üniversitesi.
- Batı’nın Afrika Talanı Soykırımlar, Kronik yay. 2025
- Türk Arşiv Belgelerinde Osmanlı-Afrika ilişkileri, 2020
- Gençoğlu, H. (2025, August 13). Speaking the truth is not hatred. Cape Argus.
- Gençoğlu, H. (2024, June 20). Decolonising African historiography: Asian sources for African studies. Cape Argus.
- Gençoğlu, H. (2024, May 16). Neither white nor black enough: Caught between the racial divides. Cape Argus
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.