Trump’ın Medya Kuşatması Büyüyor
18.02.2026 - 16:04 | Son Güncellenme: 18.02.2026 - 16:14
Amerika Başkanı Donald Trump hem iş dünyasında hem de siyasette medyanın gücünü etkili şekilde kullanarak yükselen isimlerin başında geliyor. Gazetelere, dergilere ve televizyonlara verdiği röportajlar, belediye başkanlarıyla yaşadığı tartışmalarda basını etkili şekilde kullanması Trump’ı başta emlak vergi muafiyetleri olmak üzere istediğini alan iş adamı olarak öne çıktı. Trump’ın NBC’de 13 yıl boyunca sunduğu “Çırak” (The Apprentice) programında oluşturduğu “başarılı iş insanı” imajı ise ona siyasetin ve başkanlığın yolunu açtı.
Amerikan televizyon tarihine geçen bu programla Trump, kendi markasını büyütürken zenginlik, güç ve otorite gösterisi yaparak milyonlara ulaştı. Medyada edindiği bu tecrübe, siyasete girdiğinde Trump’ın miting meydanlarında ve kampanya dilinde güçlü karşılık buldu. Yani Trump’ın siyasetteki yükselişi sandıktan önce ekranlarda başladı. Ancak iktidar koltuğuna oturduğu andan itibaren Trump, ironik bir şekilde kendisini büyüten medyayı düşman olarak görmeye başladı. Medyayı sevmediği için değil; kontrol edemediği için hedef alan Trump, Beyaz Sarayı da güç gösterisinin sahnesine dönüştü.
Akreditasyon sopası ve hakaretin kurumsallaşması
Trump’ın ilk başkanlık döneminde gazeteciler, canlı yayında “aptal”, “beceriksiz”, “ahlaksız” gibi hakaretlerle sistematik biçimde aşağılandı. CNN, The New York Times ve The Washington Post gibi köklü medya kuruluşlarına “fake news” diyen Trump, miting meydanlarında yuhalattığı gazetecileri toplumsal öfkenin hedefi haline getirdi. Gazetecileri toplum adına görev yapan kişiler olarak görmeyen Trump, medyayı “Amerika düşmanı” ilan etti.

Basına gözdağı verilen bir disiplin alanına dönüşen Beyaz Saray, soruları kontrol etmek, haber akışını şekillendirmek ve “istenmeyen” muhabirleri dışarıda bırakmak için yeni kurallar getirdi. Örneğin 2018 yılında basın toplantısında yaşanan tartışma nedeniyle Beyaz Saray giriş kartı askıya alınan CNN’in tanınmış muhabiri Jim Acosta’yı “kaba ve korkunç bir insan” olmakla suçlayan Trump, “CNN, seninle çalışıyor olmaktan utanç duymalı.” dedi. “Fake news” söyleminin bir propaganda sloganı olmaktan çıkıp devlet dili haline geldiği bu dönem, basına yönelik saldırıların normalleştirildiği bir hazırlık evresiydi.
Devlet gücüyle medya dizaynı
İkinci Trump döneminde tablo çok daha karanlık hale gelirken davalar, fon kesintileri ve ekonomik kuşatma ile medya baskısı kurumsallaştı. Ortaya çıkan tablo, basının yalnızca hedef alınmadığı; sistemli biçimde zayıflatıldığı bir düzene dönüştü. Akreditasyon silahını kullanmaya devam eden Trump, “radikal sol deliler” örgütü olarak tanımladığı Amerika’nın köklü haber ajansı AP’yi Beyaz Saray basın havuzundan çıkardı ve başkanlık uçağı Air Force One’a girişini de yasakladı. Beyaz Saray internet sitesinde “yalan haberler” başlığı açılarak devletin resmi platformunu, medya fişleme aracına dönüştürüldü.
Pentagon ve federal kurumlarda basına erişim zorlaştırılarak kritik brifingler kısıtlandı, “uyumsuz” görülen gazeteciler dışlandı. Savaş Bakanlığı, gazetecilerden “gizli olmasa bile herhangi bir bilginin yayımlanmadan önce uygun bir yetkili tarafından onaylanması gerektiğine” ilişkin yeni kurallar yayımladı. The New York Times, AP, The Washington Post, CNN, The Guardian ve Reuters’in de aralarında bulunduğu basın kuruluşları bu kuralları imzalamayı reddetti ve görev alanlarını terk etti. Sansürün yeni bir versiyonu olarak uygulanmaya başlayan Trump yönetiminin bu hamlesiyle, kuralları kabul etmeyenlerin yerini sağ eğilimli medya kuruluşları aldı.
Gözden Kaçmasın
Fon kesintileri ve davalar yoluyla terbiye
NPR ve PBS gibi önde gelen basın kuruluşlarını ayakta tutan federal fonları kesen Trump yönetimi Amerika’daki kamu yayıncılığının can damarını kopardı. Bu kurumlara iki yıl için kullanması gereken yaklaşık 1,1 milyar dolarlık kaynak buharlaştı. Fon kaybı, PBS’in 300’ün üzerinde, NPR’ın ise 250’ye yakın istasyonunda personel ve operasyonlar üzerinde ciddi kesintilere neden oldu. Programlar askıya alınırken yüzlerce yerel istasyon ya küçüldü ya da kapanmanın eşiğine geldi.
Amerika’nın uluslararası yayıncılığını da hedef alan Trump’ın sert politikaları sonucunda Voice of America’da (VOA) 650’ye yakın çalışanın işine son verildi. Böylece personelinin yaklaşık yüzde 85’ini kaybeden VOA’nın yayın faaliyetleri ciddi biçimde daraldı. Bu kesintilere karşı yerel medya kuruluşları ile NPR ve PBS istasyonlarının açtığı hukuki dava süreçleri ise devam ediyor. Trump’ın yeni silahı yalnızca fon kesintileri değil, yüklü tazminat davaları oldu. CBS News, tek bir röportaj nedeniyle 10 milyar dolarlık dava tehdidiyle karşı karşıya kaldı ve 16 milyon dolarlık “uzlaşma”ya zorlandı.
Trump, pedofili Jeffrey Epstein’e 50. doğum günü için “müstehcen” mektup yazdığı iddiasını içeren Wall Street Journal haberi nedeniyle gazetenin çatı şirketi Dow Jones ve sahibi Rupert Murdoch hakkında 10 milyar dolarlık dava açtı. Medyayla kavgası ulusal sınırları aşan Trump, İngiltere’nin köklü yayın kuruluşu BBC’ye ise 6 Ocak 2021 tarihli konuşmasının çarpıtıldığı gerekçesiyle 5 milyar dolarlık dava açtı. Bu davaların amacı kazanmak değil; korkutmak, yıldırmak ve hizaya sokmaktır. Trump tarafından hukuk, ifade özgürlüğünü korumak için değil, susturmak için kullanılıyor.
Washington Post’un çöküşü
Trump’ın medya kuşatmasının en sembolik halkası ise Amerika’nın en eski ve büyük yayın organlarından The Washington Post’a yönelik baskılar oldu. 1972 yılında ortaya çıkardığı Watergate skandalıyla dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ı istifaya götüren süreci başlatan gazete, basının gücünün ve özgürlüğünün simgesi olarak değerlendirildi. O yıllarda Post’un manşetinin altında şu cümle parlıyordu:
“Demokrasi karanlıkta ölür.”
Bugün ise o slogan bir ironi anıtına dönüştü.
Dünyanın en zengin iş insanlarından Jeff Bezos, 2013 yılında 250 milyon dolara satın aldığı gazetenin demokrat ve liberal çizgideki yayın politikasına başlangıçta çok fazla müdahil olmadı. Ancak Trump’ın tekrar Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte Bezos’un tavrı da değişmeye başladı. Sahibi olduğu Amazon ve Blue Origin gibi şirketlerinin başta Pentagon’la olmak üzere devlet kurumlarıyla yürüttüğü işler nedeniyle Bezos, gazeteciliği değil, Trump’la çatışmamayı tercih etti. Ticari ve siyasi riskleri en aza indirme kaygısıyla hareket eden Bezos’un iktidarla ilişki yönetimi, editoryal iklimi de belirledi.
Post’un dünya genelinde 800’ün üzerindeki habercisinden 300’ünü işten çıkaran Bezos, uluslararası, yerel, spor, kitap ve diğer haber bölümlerinde de ciddi daralmaya gitti. Ukrayna’daki savaş muhabirleri, Orta Doğu’daki saha ekipleri ve yerel haberciler “maliyet” kalemi olarak görüldü. Oysa gazetenin sahibi Jeff Bezos, The Washington Post’un yıllık yaklaşık 100 milyon dolarlık zararını, 245 milyar dolarlık kişisel servetinin bir haftalık kazancıyla karşılayabilecek durumda.

Ancak Bezos, bunun yerine First Lady Melania Trump için çekilen “Melania” belgeselinin finansmanına 75 milyon dolar ayırdı. Üstelik The Washington Post yalnız değil; Los Angeles Times, CBS News, Paramount, NPR, PBS… Hepsinde benzer bir tablo var: Trump’la karşı karşıya gelmek istemeyen patronlar gazeteciliği törpülüyor. Medya patronları dolaylı yoldan hizaya sokulurken davalar, lisans süreçleri ve birleşme onayları Trump’ın siyasi sopasına dönüştü.
Medya zayıflıyor MAGA ekosistemi yükseliyor
Trump’ın medya kuşatmasının belki de en tehlikeli sonucu, haber üretiminin niteliğinde yaşanıyor. Merkez medya küçülürken ortaya çıkan boşluk, gazetecilikle değil; denetimsiz, ideolojik ve manipülatif dezenformasyon kanallarıyla dolduruluyor. 2000’den bu yana Amerika’da 3.500’den fazla yerel gazete kapanırken on binlerce gazeteci işini kaybetti. Buna karşın aşırı sağ dijital medya ağlarının erişimi katlanarak artıyor. Bugün haber tüketen Amerikalıların yaklaşık yüzde 38’i haberini geleneksel medya yerine sosyal medya ve dijital platformlardan alıyor.
Araştırmalar, sosyal medyada “haber” etiketiyle dolaşıma giren içeriklerin yüzde 60’tan fazlasının doğrulanmamış, bağlamından koparılmış ya da açık biçimde yanlış olduğunu gösteriyor. Truth Social, Trump’ın doğrudan propaganda aracı haline gelmiş durumda. Telegram, Rumble ve X gibi mecralar üzerinde faaliyet gösteren MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) ağları milyonlarca takipçiye ulaşıyor. Bu ağlar, klasik gazeteciliğin temel ilkeleri olan kaynak doğrulama, editoryal denetim ve etik sorumluluğu tamamen dışlıyor.
Breitbart News, OANN ve Newsmax gibi aşırı sağ mecralar etrafında örgütlenen bu ağlar gazetecilik yapmıyor; anlatı üretiyor. Göçmen karşıtlığı “istila” diliyle sunulurken seçimler “çalınmış” ilan ediliyor. Her soruşturma “derin devlet komplosu”na dönüştürülürken Epstein skandalında ise Trump’ı korumak için gerçeklerle sahte içerikler bilinçli biçimde birbirine karıştırılıyor. Amaç inkar değil; hakikati ayırt edilemez hale getirmek. Sosyal medya algoritmaları en çok etkileşim getiren içeriği öne çıkarıyor. En yüksek etkileşim ise çoğu zaman öfke, korku ve düşmanlık üreten içeriklerden geliyor. Trump’ın saldırgan ve baskıya dayalı medya politikaları, bu algoritmik düzenle simbiyotik bir bağ kuruyor. Sonuç olarak ortaya haber değil öfke; bilgi değil sadakat; gerçek değil kimlik savaşı ve kutuplaşma iklimi çıkıyor.
Ara seçimler ve medyada sert esen fırtına
Medya düzeninin giderek baskı altına alındığı Amerika’da Trump’ın gücünün test edileceği 3 Kasım ara seçimleri en önemli eşik olacak. Temsilciler Meclisinin tamamı ve Senatonun 35 sandalyesi için yapılacak seçim, Trump yönetimi için bir referandum havasında geçecek. Bu kritik seçim, medyanın ne kadar etkili, dezenformasyon ağlarının ne kadar güçlü ve demokratik zeminin ne kadar aşındığını da gösterecek. Trump’a yakın MAGA medya ekosistemi artık klasik bir propaganda aygıtı değil; alternatif bir gerçeklik üretim merkezi.
Seçim sürecinde bu ağın temel işlevi yalnızca destek vermek değil, sonucu peşinen çerçevelemek olacak. Eğer kazanırsa bu “halkın zaferi” olacak. Kaybederse? O zaman seçim “çalınmış” ilan edilecek. Trump’ın sık sık dile getirdiği “Kaybedersem beni azlederler” söylemi bir mağduriyet cümlesi değil, stratejik bir ön almadır. Bu ifade iki hedefe hizmet ediyor: Tabanı konsolide etmek ve olası bir yenilgiyi meşruiyet krizine dönüştürmek. Yani olası bir Trump yenilgisi senaryosunda aşırı sağ dezenformasyon ağları; itirazları, sokak gerilimini ve demokratik meşruiyet krizini besleyecek hazır bir zemin sunabilir.
Merkez medyanın zayıfladığı bu atmosferde Trump’a sadık MAGA medya ekosistemi gerilimi tırmandırarak, kutuplaşmayı derinleştirerek ve seçim sonuçlarını peşinen tartışmalı hale getirerek süreci daha kırılgan bir noktaya taşıyabilir. Trump’ın büyüyen medya kuşatması yalnızca gazetecileri hedef almıyor, seçimleri ve demokrasiyi etkileme potansiyeli taşıyor. Amerikan medyasında esen sert fırtınalar gösteriyor ki; insanlar karanlığa alıştıklarını fark ettiklerinde, ışığın ne zaman söndüğünü hatırlamayacaklar.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.