Trump’ın Hedef Listesinde Kaç Maduro Var?

Gazeteci Kutub Elaraby, Trump yönetiminin Nicolas Maduro’nun kaçırılmasıyla somutlaşan müdahaleci dış politikasını ve bunun Latin Amerika’dan Avrupa’ya uzanan küresel yansımalarını Fokus+ için kaleme aldı.
kotb-el-araby-2.jpg
trump-in-hedef-listesinde-kac-maduro-var.jpg

09.01.2026 - 14:58  |  Son Güncellenme:  09.01.2026 - 15:33

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun geçtiğimiz cumartesi günü kaçırılması türünün ilk örneği değildi ve sonuncusu da olmayabilir, ancak her açıdan şok edici bir olaydı.   

Washington daha önce de Güney Amerikalı iki devlet başkanını aynı suçlamalarla, yani uyuşturucu üretimi ve ihracatıyla itham ederek tutukladı.  

Bunlardan ilki, ülkesinin 3 Ocak 1989’da işgal edilmesinin ardından tutuklanan Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega’ydı.   

İkincisi ise 2022’de tutuklanan ve ABD mahkemesi tarafından 45 yıl hapis cezasına çarptırılan Honduras Cumhurbaşkanı Orlando Hernandez’di. Ancak Başkan Trump, 22 Aralık’ta Hernandez hakkında af kararı çıkardı.  

Buna rağmen, Maduro’nun kaçırılması ve tutuklanması, Güney Amerika kıtasının önde gelen liderlerinden biri, siyasi ve ekonomik ağırlığı bulunan bir devletin başkanı ve Latin Amerika kıtasına büyük ölçüde hakim ve ABD yönetimleri için sürekli bir gerilim kaynağı olan sol akımın liderlerinden biri olması nedeniyle en dikkat çekici olay olarak öne çıktı.  

Öte yandan Trump, Maduro’dan sonra sıranın kime geleceği konusunda spekülasyona yer bırakmadı.   

Açık bir şekilde, "hasta insanlar tarafından yönetilen” ülkelere değinerek, Kolombiya, Küba ve hatta Meksika’ya işaret etti.  

Ayrıca hedef çemberi içinde bulunan diğer ülkeler olarak İran, Danimarka ve Hindistan’a da imada bulundu. Kuşkusuz, hedef alma çemberi bununla sınırlı kalmayacak.  

Avrupa’nın endişeleri  

Trump tarafından hedef alınma durumu, mutlaka yalnızca devlet başkanlarının kaçırılması yoluyla gerçekleşmeyebilir.   

Gümrük tarifelerinin artırılması (Hindistan bunun en önemli örneği) veya Danimarka’ya, ABD ulusal güvenliği için önemi bahanesiyle Grönland’ı bırakmaya zorlamak için yapılanlar gibi, bazı ülkeleri topraklarından taviz vermeye zorlama yönünde başka baskı yolları da kullanılabilir.  

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen

Danimarka, Trump’ın tehditlerini ciddiyetle ele alırken, Başbakan Mette Frederiksen bu tehditleri reddederek, bunun doğrudan NATO ittifakını yıkacağına dikkat çekti.  

Avrupa ülkeleri de ona destek vererek, Trump’ın kendilerine yönelik tekrar eden eleştirileri ve politikalarının tehlikesini daha fazla hissetmeye başladı.   

Trump defalarca, bu ülkelerin çökmekte olduğunu, liderlerinin zayıf ve ne yapacaklarını bilmediklerini iddia etti.  

Ancak Avrupa’daki endişeler yalnızca Trump’ın tehditlerinden kaynaklanmıyor. Asıl belirleyici olan, bu tehditlerin geçen ay Trump yönetimi tarafından yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesine dahil edilmiş olması.  

Söz konusu strateji, “Avrupa’nın, kitlesel göç nedeniyle medeniyetinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, bu göçün, 20-30 yıl içinde bazı ülkelerde yerli beyaz nüfusu azınlık haline getireceğini” savunuyor.  

Bu nedenle Trump, kendisini olgunlaşmamış bir Avrupa’nın vasisi olarak sunuyor ve kendi düşünce çizgisine yakın siyasi liderleri destekleyerek, Avrupa’da “Trumpçı” bir akım oluşturmayı hedefliyor.  

Bu bağlamda, Avrupa’daki endişeler, yalnızca sözde tehditlerden kaynaklanmıyor, pratik adımlar da bunlara neden oluyor.  

Örneğin, Trump’ın Grönland’ı Danimarka’dan ilhak etme tehdidi ve ABD’nin Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’e Rusya’ya boyun eğmesi yönünde uyguladığı baskı bunlardan bazıları. Bu baskılar, Trump’ın çizgisine karşı çıkan diğer Avrupa liderlerine de yöneltilebilir.  

Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Monroe Doktrini  

Trump’ın Venezuela’yı işgalinde ve devlet başkanının kaçırılmasında dayandığı referans olan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni kökeni, 1823 yılında Kongre tarafından kabul edilen Monroe Doktrini’ne dayanıyor.  

Bu doktrin, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarını ABD’ye ait münhasır bir nüfuz alanı olarak tanımlıyor ve bu alanda başka hiçbir gücün rekabetini kabul etmiyor.  

Bu nedenle, Trump’ın "yoldan çıkmış başkanlar" olarak adlandırdığı liderleri disipline etme ve hizaya getirme konusundaki önceliği, ABD’nin arka bahçesi sayılan Güney Amerika ülkelerinin yöneticileri olacaktır.  

ABD Başkanı Donald Trump

Ancak Trump’ın Monroe Doktrini’ne getirdiği güncellemeler doğrultusunda, bu yaklaşım Latin Amerika dışındaki bazı ülkeleri de kapsayacak şekilde genişliyor.  

Diğer yandan, Trump’ın Küba, Kolombiya ve Meksika liderlerine yönelik aleni ve doğrudan tehditlerinin yanı sıra, en büyük Filistin topluluğuna ev sahipliği yapan Şili, Brezilya, Bolivya ve Nikaragua gibi Latin Amerika ülkelerindeki diğer solcu liderler de Filistin davasına verdikleri destek nedeniyle yeni hedefler haline gelebilir.  

Bu ülkeler arasında, Trump’ın, “beyaz azınlık yönetimi” döneminden kalma adaletsizlikleri düzeltmeyi amaçlayan iç tarım reformları ve İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açma girişimi nedeniyle şiddetle eleştirdiği Güney Afrika da yer alıyor.  

Öte yandan, İran da yeni bir ABD saldırısına maruz kalacak en güçlü adaylardan biri olarak öne çıkıyor. Bu olası müdahale, İran’daki iç gerilimler ve halk gösterileri gerekçe gösterilerek meşrulaştırılabilir.   

Nitekim Trump, bu protestoların silahlı şekilde bastırılması halinde açıkça müdahale edebileceği tehdidinde bulunmuştu.  

Uluslararası düzeyde sert bir duruşa duyulan ihtiyaç  

ABD’nin Venezuela’yı işgali ve devlet başkanını yatak odasından kaçırması, dünya genelinde geniş çaplı endişelere yol açtı ve olaya tepki göstermek üzere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) oturum düzenlendi. Ancak ABD’nin vetosu, bu yönde bir karar alınmasını engelledi.  

Öte yandan, birçok ülke de ABD’nin bu adımını kınayan açıklamalar yaptı.  

Daha da önemlisi, bu adım, birçok hükümeti siyasi hesaplarını yeniden gözden geçirmeye, savunma ve güvenlik sistemlerini geliştirmeye ve Venezuela’da yaşanan ihlallerin tekrarını önlemek için liderlerine yönelik güvenlik önlemlerini sıkılaştırmaya itecektir.  

İster yeni bir güvenlik stratejisi doğrultusunda, ister doğrudan ABD başkanının heves ve keyfine göre gerçekleşsin, ABD’nin yetki aşımı ve devletlerin egemenliğinin ihlali, bu gidişatı durduracak sert bir uluslararası tutumu zorunlu kılıyor.  

Devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen, uluslararası barış ve güvenliği korumayı amaçlayan uluslararası sözleşmelere yeniden saygıyı tesis etmek ancak bu şekilde mümkün olabilir. Aksi halde dünya, güçlünün zayıfı yediği bir ormana dönüşecektir.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.