Trump’ın Gümrük Vergileri: Sert Başladı, Yumuşak Bitti

Doç. Dr. Zeynep Burcu Uğur, Trump’ın gümrük vergileri ile ABD’nin dış ticaret açığına yönelik politikalarının sonuçlarını ve Çin ile yaşanan gerilimin ekonomik çıktılarını Fokus+ için kaleme aldı.
Trump’ın-Gümrük-Vergileri--Sert-Başladı,-Yumuşak-Bitti.jpg

23.05.2025 - 15:07  |  Son Güncellenme:  10.07.2025 - 13:51

Donald Trump ABD’ye ithalatlarında bütün ülkelere ekstra gümrük vergisi uygulayacağını ilan ettikten kısa bir süre sonra, Çin hariç bütün ülkeler için bu vergileri %10 ekstra vergi kategorisine çektiğini açıklayarak ilk politikasından çark etmek zorunda kaldı.  

Çin ise bu durumda ABD’nin kendine uygulayacağı vergilere misliyle karşılık vereceğini söyleyip geri çekilmeyince, Trump ilk başta Çin ile karşılıklı restleşmeler ile gümrük vergilerini bütün ticareti bitirebilecek %145 seviyelerine çıkarsa da bu restleşmeden geri adım sinyallerini gönderen ilk taraf ABD oldu.  

Son durumda ABD, Çin mallarına uyguladığı gümrük vergilerini 90 gün için %145'ten %30'a, Çin, ABD’den ithal ettiği ürünlere uyguladığı gümrük vergilerini %125'ten %10'a düşürmekte karar kıldı.

Peki ABD’nin gümrük vergilerini artırmasına neden olan dış ticaret açığının kaynağı ne? Dış ticaret açığı ile baş etmek için gümrük vergilerini artırıcı bu hamle gerekliyse, neden ABD geri adım atmak zorunda kaldı?

ABD ve Türkiye'nin dış ticaret açığına genel bakış

Dış ticaret dengesi, bir ülkenin ekonomik yapısının ve küresel rekabetteki konumunun önemli bir göstergesidir. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD), ekonomik büyüklükleri ve yapıları farklı olsa da küresel ticaret düzeninde benzer bir durumla karşı karşıya: Çin’e karşı verilen yüksek dış ticaret açığı.

ABD, küresel ekonominin bir numara ülkesi olmasına rağmen, yıllardır ciddi boyutlarda dış ticaret açığı vermektedir. 2024 verilerine göre ABD'nin dış ticaret açığı yaklaşık 1 trilyon dolara yaklaşmış durumdadır. Bu açığın önemli bir bölümü Çin’e karşı verilmektedir. Zaten Trump’ın gerek birinci döneminde gerek ikinci döneminde Çin’e gümrük vergisi koyma girişiminin arkasında da bu ticaret açığı bulunmaktaydı. Açığın büyük bir kısmı, tüketici elektroniği, makineler, yedek parçalar, mobilya, tekstil ürünleri ve genel olarak imalat sanayi ürünlerinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye 2024 yılı itibariyle 600 milyon dolardan fazla bir dış ticaret hacmi ile küresel ekonominin büyüyen bir aktörüdür. En son açıklanan Mart 2025 yılı rakamlarına göre Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülkeler Almanya, Birleşik Krallık ve ABD şeklindedir. Türkiye’nin ithalatında ilk sıralarda, sırasıyla %13,1 ile Çin, %10,7 ile Rusya ve %8,1 ile Almanya yer almaktadır. Fakat Türkiye ekonomisi de sistematik olarak dış ticaret açığı vermektedir; 2024 yılı itibarıyla 82 milyar dolar civarında bir dış ticaret açığıyla karşı karşıyadır. Türkiye'nin de en büyük açık verdiği ülkelerden biri yine Çin’dir.  

Dış ticaret açığı: Her zaman bir kriz işareti midir?

Dış ticaret açığı verilmesi, yani ithalatının ihracattan fazla olması, her zaman tek başına bir sorun olarak görülmemelidir. Aslında daha kapsamlı bir ekonomik gösterge olan cari açık, dış ticaret açığına ek olarak hizmetler dengesi, yatırım gelirleri ve transferleri de içerdiği için ülkenin dış dünyayla olan ekonomik ilişkilerinin daha bütüncül bir resmini sunar.

Cari açığın kompozisyonu ve sürekliliği daha önemlidir. Süreklilik arz eden cari açık, özellikle tüketim mallarına dayalı ithalata dayanıyorsa, bu durum ülkenin dış kaynaklara bağımlılığını artırır ve sürdürülebilirliği açısından risk taşır. Buna karşılık sermaye mallarının (örneğin makine, teknoloji, altyapı malzemeleri) ithalatı nedeniyle açık veriliyorsa, bu uzun vadeli üretken kapasitenin artışı için yapılan yatırımlar olarak değerlendirilebilir ve büyüme potansiyeli açısından olumlu yorumlanabilir.  

Cari açığın kompozisyonunu somutlaştırmak için bir örnek verelim. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler Çanakkale köprüsü, şehir hastaneleri gibi büyük altyapı yatırımlarına yönelir. Bu yatırımların makine, teçhizat, teknoloji gibi unsurları dışarıdan ithal edilir. Yani yatırım harcamaları kısa vadede cari açığı artırır ama uzun vadede üretim kapasitesini büyütebilir. 

Yatırım kaynaklı cari açık geçici görülebilir, çünkü ülkenin ekonomik büyümesine uzun vadeli katkı yapması beklenir ama yine de dış borçla finanse edildiğinde bunlar da döviz kuru üzerinde baskı oluşturabilecektir. Yani döviz talebi artacağı için Türk lirası değer kaybetme ile karşı karşıya kalır.  

Türkiye ekonomisi bu açıdan değerlendirildiğinde, ithalatın Ocak-Mart 2025 dönemi itibariyle %71,2’inin ara mallardan oluştuğunu, yatırım mallarının %13 civarında olduğunu, tüketim mallarının %15,3 olduğunu görmek mümkündür. Dış ticaret istatistikleri daha farklı dönemlerde de değerlendirildiğinde genel resim pek değişmemektedir. Cari açığın en büyük ve kalıcı nedeni ara malı ithalatıdır. 

Diğer bir ifade ile, Türkiye sanayisi büyük ölçüde ithal ara mallarına ihtiyaç duymaktadır. Özellikle otomotiv, beyaz eşya, elektronik, tekstil gibi sektörler katma değer oluştururken ithal girdiye dayanır. Bu da ihracat artsa bile, ithal malların kullanılması nedeniyle cari açık oluşmasına neden olur. Cari açık üzerinde asıl riskli alan, tüketim malları ithalatının giderek artmasıdır. 2024’te %14,6 olan bu oran 2025’te %15,3’e yükselmiştir.  

Normalde dış ticaret açığı veren bir ülkenin para birimi zamanla değer kaybeder; bu da ithalatı pahalılaştırarak ithalatı azaltır ve ihracatı rekabetçi hale getirerek dış ticaret açığını dengeye yaklaştırır. Fakat bu otomatik dengeleyici mekanizma Türkiye ekonomisi için bu şekilde işlememektedir çünkü her ihracat bir miktar ithalat gerektirmektedir. Döviz kurunun düşük kalması ile ithal girdilerin ucuzlaması, ihracatçının da işine yaramaktadir. O nedenle de döviz kurunun artması veya ithal ürünlere uygulanacak topyekün bir vergi, cari açık sorununu çözmeyecektir. Ancak ithal edilen ara malların Türkiye’de üretilmesine yönelik bir sanayi politikası ile bu cari açık sorunu çözülebilir.  

İlginç şekilde, yukarıda bahsedilen kurun düşmesi ile çalışması beklenen düzenleme mekanizması, dünyanın rezerv para birimine sahip olan ABD için de işlememektedir. Doların küresel olarak talep görmesi nedeniyle, büyük cari açıklara rağmen Amerikan para birimi değer kazanmaya devam ederken, ABD'nin dış ticaret açığı da bu yüzden uzun yıllardır kronik hale gelmiş durumdadır.

ABD, gelişmişlik düzeyi ve teknolojik kapasitesi itibariyle aslında cari fazla verebilecek bir ülkeyken, yüksek bütçe açıkları, yani devletin harcamalarının gelirlerinden fazla olması, iç tasarruf açığını artırmakta ve cari açığın büyümesine katkı yapmaktadır. Ekonomide şu denklem sıkça hatırlanır:

Cari açık = Yatırım -Tasarruf = Özel sektör açığı + Kamu sektörü açığı

Bu denklem bize şunu söyler:

Eğer bir ülkede devlet harcamalarını artırıp vergileri artırmazsa (ya da vergileri düşürürse), yani bütçe açığı oluşursa, bu durumda iç tasarruflar azalır. Tasarruflar azaldığında ise yatırımlar için gerekli kaynakların bir kısmı dışarıdan sağlanmak zorunda kalır. Bu da cari açığın artmasına neden olur.

ABD örneği üzerinden açıklarsak; ABD’nin son yıllarda uyguladığı vergi indirimleri ve yüksek kamu harcamaları (örneğin savunma, sosyal güvenlik ve pandemi destekleri), bütçe açıklarını büyütmüştür. Ancak tasarruflar aynı oranda artmadığı için bu fark dış finansmanla, yani dış borçlanma veya portföy yatırımlarıyla kapatılmıştır. Bunun sonucu olarak da cari açık büyümüştür.  

Bu hikaye Türkiye için de aşağı yukarı böyledir:İç tasarrufların yetersiz oluşu dolayısıyla dışarıdan borçlanılarak yatırım yapılması ve cari açığın büyümesi. Fakat Türkiye gelişmekte olan bir ülke olduğu için iç tasarruflarının düşük olması anlaşılabilir.  

Neden her ülke aynı şekilde etkilenmez?

ABD gibi rezerv para sahibi ülkeler, bu açığı daha kolay finanse edebilir çünkü yabancı yatırımcılar dolara olan güven nedeniyle ABD tahvillerine yatırım yapar. Dolayısıyla ABD uzun süreli ve yüksek bütçe-cari açıkları sürdürebilir.

Ancak Türkiye açısından ise durum daha hassastır. Türk lirasının rezerv para olmaması, dış borç finansmanında kur riski doğurur. Bahsedildiği gibi önemli olan bu açığın nasıl finanse edildiği ve sürdürülebilirliğidir. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olduğu için tasarrufları yatırımlarından fazla gelmektedir ve bu cari açığı yüksek faiz ile portföy yatırımları çekerek finanse etmeye çalışmaktadır. Fakat sıcak para da denilen portföy yatırımları çekmenin maliyeti Türkiye ekonomisi için günden güne artmaktadır.  

Trump’ın gümrük vergilerini geri çekmesinin arka planı

Normal şartlarda, küresel piyasalarda belirsizlikler arttığında yatırımcılar, ABD hazine tahvillerine yönelir. Bunun nedeni, ABD tahvillerinin tarihsel olarak "güvenli liman” olarak görülmesidir. Ancak Trump yönetiminin ilan ettiği yüksek oranlı gümrük vergileri, beklenenin aksine bu güven algısını zedelemiştir. Vergi oranlarının hem yüksekliği hem de uygulanma şekli, bu politikaların ekonomik temellerden ziyade siyasi reflekslerle geliştirildiği izlenimini vermiştir.

Bu gelişmeler sonucunda, tarihinde ilk kez kriz döneminde yatırımcılar ABD tahvillerine yönelmek yerine ellerindeki tahvilleri satmaya başladılar. Bu satışlar tahvil faizlerinin yükselmesine neden olurken, ABD tahvil piyasasında ciddi dalgalanmalara yol açtı. Bu durum, ABD'nin dış finansman maliyetini artırarak, Trump yönetiminin beklemediği türden bir piyasa tepkisi doğurdu.

Ek olarak, kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, ABD'nin kredi notunu AAA’dan AA1’e düşürdü. Bu not indirimi, yatırımcıların ABD ekonomisinin mali disiplinine olan güvenini sarstı ve tahvil piyasasında daha fazla satışa yol açtı. Tahvil faizlerindeki yükseliş hem kamu borçlanma maliyetlerini artırdı hem de büyüme beklentilerini zayıflattı.

Gümrük vergilerinin beklenmedik yan etkilerinden biri de dünyanın rezerv para birimi olan doların güvenilirliğinin sorgulanmaya başlaması oldu. Bu da uluslararası yatırımcıların dolara olan ilgisini bir ölçüde azaltarak, ABD ekonomisinin küresel finans sistemindeki konumunu zayıflatma riski doğurdu. Dolar euroya karşı önemli değer kayıpları yaşadı.  

Sonuç olarak, Trump’ın gümrük vergileri yoluyla cari açığı azaltma girişimi, ABD finans piyasalarında öngörülemeyen tepkileri tetikledi. Bu tepkiler, ABD gibi bir süper gücün bile dış ticaret politikalarında ne ölçüde piyasa gerçeklerine bağlı kalmak zorunda olduğunu ortaya koydu. Trump yönetimi, bu politikaların yalnızca ticari dengeleri değil, aynı zamanda ABD'nin finansal istikrarını ve doların hegemonyasını da tehdit ettiğini fark ederek, kademeli şekilde geri adım atmak zorunda kaldı.

Demek ki, ABD’nin ekonomik gücünün de bir sınırı varmış ve bu sınır test edilmiş oldu.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.