Trump’ın Gazze Planı: BMGK Kararı Yeni Bir Vesayet mi?
21.11.2025 - 16:13 | Son Güncellenme: 22.11.2025 - 09:28
ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’nin geleceğine dair hazırladığı ve 17 Kasım 2025’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) kabul edilen 2803 No’lu tasarı, dışarıdan bakıldığında “barış”, “istikrar” ve “yeniden inşa” gibi evrensel normatif söylemlerle çerçevelense de içeriğinde Gazze’nin siyasal geleceğini iki yıllığına ABD liderliğindeki bir uluslararası vesayet düzenine devreden, kapsamlı ve Filistin’in haklarına, geleceğine ve kendi kaderini kendi tayin etme hakkı (self-determinasyon) ihlal eden müdahaleci bir idari mimari barındırıyor.
Bu yeni düzenin merkezinde Trump’ın şahsen başkanlık edeceği “Barış Kurulu” (Board of Peace) ve geniş yetkilerle donatılmış bir “Uluslararası İstikrar Gücü” bulunuyor. Tasarının özünde yatan mantık, Filistinlilerin siyasal özne olma kapasitesini ‘bir süreliğine’ askıya almak, Gazze’yi imar ve güvenlik söylemi altında yeniden tasarlamak ve iki yıldır süren yıkımın ardından ortaya çıkan siyasal boşluğu bir uluslararası idareyle doldurmak. Bu nedenle tasarı, bir barış vizyonu değil, yeni bir vesayet sisteminin tesisi olarak tanımlanabilir.
Tasarının arka planı
Trump yönetimi, tasarıyı Eylül–Ekim 2025 arasında yürütülen yoğun diplomatik temasların ardından BMGK’ya sunmuş, 17 Kasım’da 13 oyla kabul ettirmiştir. Bu süreç, Washington’un ciddi baskısıyla şekillenmiş; Rusya ve Çin vetodan kaçınarak çekimser kalmayı tercih etmiştir. BMGK’daki daimi üyelerin hiçbirisinin veto hakkını kullanmaması, ABD’nin hazırladığı metne uluslararası hukuk anlamında bağlayıcılık kazandırmıştır.
Bu tasarının ortaya çıktığı bağlam, İsrail’in iki yıl süren savaşta kapsamlı bir askeri sonuç elde edememesi ve Gazze’de kontrolü kalıcı şekilde sağlayamamasıydı. Dolayısıyla ABD’nin BMGK’ya sunduğu tasarı, İsrail’in Gazze’de girdiği bu askeri çıkmazı siyasallaştıran bir hamle olarak okunabilir. Diğer bir ifade ile Trump yönetimi, İsrail’in soykırım icra etmesine rağmen elde edemediği amaçları, uluslararası idare aracılığıyla gerçekleştirilmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla İsrail lehine Gazze’de işlerin iyi gitmemesi, ABD’nin verdiği askeri desteğin yerini BMGK’daki siyasal ve diplomatik desteğe dönüşmesine neden olmuştur.
Gözden Kaçmasın
Bu çerçevede, BMGK’nın aldığı kararın bir “ateşkesi destekleme” mekanizması olmaktan çok daha fazlası olduğu görülüyor. Çünkü tasarı, İsrail sorunun temel yapı taşlarını—Batı Şeria’daki artan işgal ve yerleşimci terörü, 16 yıldır süren Gazze ablukası, 1948’den beri sistemik biçimde Filistinlilerin yerlerinden edilmeleri sonucu mülteci oluşları ve geri dönüş haklarının yok sayılması, İsrail’in ayrımcılık (apartheid) mekanizmasının gün geçtikçe şiddetlenmesi gibi sorunları açığa vurmak ve bunlara karşı çözüm üretmek yerine, güvenlik ve Gazze’yi silahsızlandırma (demilitarizasyon) söylemine dayanıyor. Filistinli direniş grupları, “çatışmanın kaynağı” olarak kodlanırken, iki yıllık yıkımın sorumluları olan aktörler hesap vermekten muaf bırakılıyor.
Öte yandan tasarının kabul edildiği anda bile İsrail ateşkesi onlarca kez ihlal etmiştir. Ateşkesten sonra 300’den fazla saldırı gerçekleştiren İsrail yüzlerce sivili öldürmüştür. Dolayısıyla ABD’nin BMGK metni, İsrail’in ateşkes ihlallerine değinmeyerek soykırımı gölgeliyor. Bu sessizlik, tasarının güvenlik mantığının hangi siyasal zemine oturduğunu gösteriyor. ABD’nin amacı İsrail’in soykırımını, işgalini ve terör politikalarını durdurmak değil, Filistinlilerin siyasal iradesini kontrol etmek niyetinde.
Barış kurulu ve uluslararası istikrar gücü: Kolonyal vesayet düzeni
Tasarının merkezinde yer alan Barış Kurulu, Gazze’nin yönetimini, sınırlarını, idari süreçlerini, yeniden inşasını ve yardım dağıtımını belirleyecek ulusüstü bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu kurulun başkanı Trump olacağı belirtilmişken kurulun diğer üyeler kamuoyuna açıklanmamıştır. Ancak sızan bilgiler, Tony Blair gibi Batı merkezli teknokratik aktörlerin ve Jared Kushner gibi siyasal figürlerin bu yapıda yer alabileceğini gösteriyor.
Filistinlilerin herhangi bir şekilde temsil edilmediği bu yapının, Filistinli toplumun ihtiyaçlarından ziyade küresel güçlerin tercihlerine göre şekilleneceğinin kanıtı niteliğinde olduğu ifade edilebilir. Nitekim kurulun hesap verme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Ne Filistinlilere ne BM’ye ne de uluslararası hukuka karşı sorumluluğu olan bir mekanizma öngörülmemiştir. Böylece Barış Kurulu, Gazze üzerinde sınırsız bir yürütme gücü kullanabilmesi hesap edilmiştir.
Öte yandan neo-kolonyal bir mantıkla çerçevelenen bu kurulun en kritik yetkilerinden biri, insani yardımı kontrol etme yetkisine sahip olmasıdır. İsrail tarafından terör örgütü görülen, Filistinlilerin temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayan UNRWA dahil tüm uluslararası kurumlar, yardım dağıtımında Barış Kurulu’nun onayına bırakılmıştır. Gazze nüfusu iki yıllık soykırımın ardından tamamen insani yardıma bağımlı hale gelmişken, bu kontrol yetkisi toplumsal yaşamın tamamını belirleme imkanı doğuruyor.

Kimin yardım alacağı, kimin dışlanacağı, hangi bölgenin “yeniden inşa edilebilir” sayılacağı Filistinlilere danışılmadan tamamen Barış Kurulu’nun takdirine bırakılıyor. Bu noktada, ABD’li yetkililerin açıklamaları kritik bir detay sunuyor. Gazze’nin yeniden inşası, yalnızca Hamas’ın “faaliyet göstermediği” alanlarda yapılacağı ifadesi Barış Kurulu’nun Gazze’deki Filistinlileri BM üzerinden açlıkla sınayacağını gösteriyor. Nitekim İsrail’in belirlediği “sarı çizgi” sınırının batısında kalan yaklaşık yüzde 53’lük bölge, nüfusun yoğun biçimde boşaltıldığı ve tarım-sanayi altyapısının tamamen yok edildiği bir alandır. Yani yeniden inşa, demografik mühendisliği tamamlayan bir araç haline geliyor; boşaltılmış alanların kontrolü uluslararası güçlerin eline geçiyor.
Uluslararası İstikrar Gücü de benzer bir mantıkla çalışmak üzere tasarlanmıştır. Bu askeri oluşum, Gazze’nin silahsızlandırılmasından sınır güvenliğine, polis eğitimi ve operasyonel güvenlikten yardım koridorlarına kadar geniş yetkilerle donatılmıştır. Ayrıca bu güç, Barış Kurulu’na bağlı olarak, Filistinlilerin değil dış aktörlerin direktif ve çıkarları etrafında politikalar yürütmek üzere planlanıyor. Bu iki mimari birleştiğinde ortaya çıkan şey, teknik bir “geçiş idaresi” değil, işgal-sonrası bölgesel düzeni uluslararası bir otoriteye devreden neo-kolonyal bir gözetim sistemidir.
Filistin’in kendi kaderini tayin hakkı
Tasarının en sorunlu yönü, Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını bir hedef değil, dış aktörlerin karar vereceği “gelecekteki olası bir ihtimal” haline getirmesidir. Filistinlilerin yönetime katılmaları “teknokratik ve apolitik” rollerle sınırlandırılıyor; siyasal temsil ve demokratik meşruiyet tamamen dışlanıyor. Filistinli siyasi aktörlerin tamamı, tasarının mantığında bir tehdit unsuru olarak görülüyor. Bu yaklaşım, sömürgecilik dönemindeki manda yönetimlerine benzer bir model doğuruyor.
Filistin’in Britanya mandasında olduğu dönemlerde “yerli halkın kendini yönetmeye hazır olmadığı anlatısının benzeri bugün Barış Kurulu tarafından “Filistin Yönetimi reformları tamamlayana” kadar ifadesi ile belirtiliyor. Dolayısıyla her ne kadar söylemde kelimeler ve ifadeler değişse de egemenliğin dış güçlerin takdirine bırakılması bağlamında sömürgeci zihnin kodları hala aynı; dolayısıyla Batı cephesinde değişen bir şey yok.
Bu yeni sömürgeci mantık, Filistin’in siyasal, toplumsal ve hukuki yapısında üç temel sonuç üretiyor. Birincisi, Filistin ulusal birliğini parçalıyor. Gazze’nin yönetimi BM kararıyla ayrı bir rejime devredilirken Batı Şeria ve Kudüs tamamen dışarıda bırakılıyor. İkincisi, Filistin direnişi kolektif bir siyasal irade olmaktan çıkarılıp “güvenlik tehdidi” kategorisine sıkıştırılıyor.
Hamas bahanesi ile Gazze’nin silahsızlandırılması planı geleceğin değil; Filistinlilerin siyasal iradesinin ortadan kaldırılmasının önkoşulu haline getiriliyor. Üçüncüsü, uluslararası hukuk askıya alınıyor. Soykırım, zorla yerinden etme, abluka ve işgal gibi İsrail’in ispatlı suçlarını ilgilendiren kategoriler tasarıda yer almıyor. Trump’ın tasarısı, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlenirken bunları kayda dahi geçirmeyen bir uluslararası düzen tasarlıyor.
Dolayısıyla BMGK’dan geçen 2803 sayılı karar, İsrail’in soykırımlarını yok saymakta, işgali normalleştirmekte ve ABD’ye Gazze’nin yeniden inşasının yöneticisi rolünü vererek uluslararası sistemin hukuk yerine güç hiyerarşisine boyun eğdiğini göstermektedir. Filistinlilerin kendi geleceğini belirleme hakkı, ancak Filistinlilerin liderliğinde hazırlanmış, yerel unsurları barındıran ve ulusal temsil kabiliyetine dayalı projelerle mümkündür. Trump’ın tasarısı ise bu tür bir özneleşmeyi bilinçli biçimde devre dışı bırakmaktadır. Sonuç olarak, Trump’ın BMGK’ya sunduğu tasarı, Gazze’de barış ya da çözüm arayışı değil; Filistin’in siyasal iradesini askıya alan ve işgal sonrası düzeni uluslararası bir vesayet sistemine dönüştüren bir projedir. Bu mimari, kendi kaderini tayin hakkını yok saymakta, Filistin’i bir yönetim nesnesine indirgemekte ve savaşın yıkımını yeni bir yönetişim modeliyle kurumsallaştırmaktadır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.