Trump’ın Dediğine Değil, Yaptığına Bakmak Gerek

Araştırmacı Said Elhaj, Donald Trump’ın barış söylemleri ile ABD’nin Gazze, Lübnan, Suriye ve Türkiye politikaları arasındaki çelişkiyi Fokus+ için kaleme aldı. 
Said-Alhaj
trump-in-dedigine-degil-yaptigina-bakmak-gerek.jpg

15.12.2025 - 16:23  |  Son Güncellenme:  15.12.2025 - 16:26

ABD Başkanı Donald Trump’ın son aylardaki yaptığı açıklamalara, verdiği demeçlere ve bölgesel gelişmelere getirdiği yorumlara baktığımızda gayet olumlu bir tutum ve süreç ipuçlarını görmek mümkün. 

Gazze’de ateşkes ve insani durumların geliştirilmesi, Lübnan’da barış, Suriye’de istikrar ve toprak bütünlüğü, Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler ve güven, bütün bölgede barış, istikrar ve refahtan bahseden Trump oldukça iyimser bir tablo çizmekte. 

Peki, olaylara bakarsak bu söylemin yansıması nedir acaba? 

Gazze’de 2 yıllık soykırım süresince İsrail’e en büyük desteği veren, hatta savaşa dolaylı ve dolaysız şekillerde karışan Trump yönetimi, İsrail’e baskılar yükselip Filistin devletini kabul eden ülke sayısı artınca, ‘İsrail bütün dünyaya karşı savaşamaz’ sloganıyla adeta baskıları azaltmak ve İsrail’i kurtarmak adına barış planını sunup, taraflara ve bölgesel aktörlere baskı uygulayarak Filistin direnişini ve meselesini tasfiye etmeyi hedefleyen planı dayatmıştır. 

Neredeyse iki ay geçmesine rağmen, insani durum ile ilgili bariz bir değişiklik kaydedilmemiş olup, yardımların girmesine İsrail’in engeli devam etmektedir. ABD’nin İsrail’e olan tam desteği devam edip artmıştır, hatta ateşkes ihlalleri konusunda suikastlara ambargoya ve işkencelere devam eden İsrail’i değil Hamas’ı suçlamaktadır. 

Lübnan’da ateşkes anlaşmasından sonra 1 yıl aşkın süre geçtiği halde, İsrail Lübnan güneyinde beş stratejik tepeyi işgalini sürdürmüş, Hizbullah’ın bir numaralı askeri lideri başta olmak üzere birçok sivili öldürmüştür. Ona rağmen, ABD idaresi bu ihlalleri meşru ve doğal olarak görüyor, sorunu sadece Hizbullah’ın silahında gösterip Lübnan hükümetine olan baskısını sürdürüyor ve silahsızlandırılmayı ekonomik yardımların şartı ve savaşın dönmemesinin garantisi olarak öne sürüyor. 

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara

Suriye’de ise tüm demeçlere, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın başarılı ABD ziyaretine ve ABD-Suriye-Türkiye dışişleri bakanlarının ortak toplantısına rağmen, Washington SDG projesi konusunda somut bir değişikliğe gitmemiş; İsrail’in ihlallerine göz yummayı sürdürmüş, Süveyda Anlaşması gibi iç meselelerde taraf olmuş ve ekonomik yaptırımları yavaş, kademeli ve şartlı biçimde kaldırmayı tercih etmiştir. 

Türkiye’ye gelince, bütün övgülere rağmen Trump, Azerbaycan–Ermenistan arasındaki anlaşmayı Türkiye olmadan, özellikle Gazze ve Suriye ile ilgili bazı sözleri Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sorumlu tutarcasına yapmıştır. Silahlanma gibi hassas konulara bakıldığında, Yunanistan ve Suudi Arabistan gibi bazı ülkelere satış sözü vermişken, Türkiye söz konusu olduğunda ne F-35 projesi ne de F-16 ihalesi ile alakalı somut bir gelişme kaydedilmiş değil. 

Filistin konusunda ise, TSK’nın planının ikinci aşaması gereğince Gazze’de konuşlanması ile ilgili destek sözleri sarf ederken, pratikte ‘uluslararası istikrar gücü’ çalışmaları şimdiye kadar Türkiye’yi dışlayarak devam etmektedir. Daha önemlisi, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Gazze’de askeri güç bulunduracak ülkeler ile ilgili İsrail’in onayı şart olarak gösterip ‘İsrail’e bu konuda baskı uygulamayız’ açıklamasını yapmıştır. Zaten İsrail’in Türkiye konusunda ne kadar olumsuz baktığı ve veto ettiği herkesin malumudur.     

Bölgesel düzene gelince, ABD Başkanı’nın istediği ve tasarladığı plan adil haklı ve dolayısıyla sürdürülebilir bir çözüm değil, daha önce ‘Orta Doğu’nun NATO’su’ olarak anlatılan İsrail’in egemen ve en güçlü taraf olduğu bir projedir. Burada Trump, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesince (UCM) soykırım işlemekle suçlanan İsrail’i (ve Netanyahu’yu) aklamakta ve onu bölgeye lider konumunda entegre etmeye planlamaktadır. Örneğin, ‘Abraham Barış Anlaşmalarına’ sadece ABD’nin müttefikleri değil İsrail’in saldırısına yeni maruz kalan İran’a bile küstahça çağrıda bulunmuştur. 

Kısaca ve özetle, ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘güç ile barış’ prensibi, bölgenin dinamiklerini iyi anlamayan bir ekip ve siyasetin ürünü olup, Filistin ve bölgeye barışı getirmekten çok uzak. ABD İsrail’in aklanması, gücü ve egemenliği konularında adeta bir garantör ve dayatıcı taraf olarak davranmakta, İsrail’in çıkarlarını onun hükümetinden daha çok iyi bilip elde edebilen ülke gibi politika üretmektedir.  

ABD’nin Türkiye büyükelçisi ve Lübnan ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack aylar önce bölgedeki devletlerin sınırlarını çizen Sykes–Picot anlaşmasını eleştirirken, sömürgeciliğin kendisinden değil ABD tarafından tasarlanmadığı için rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, ABD şart ve isteklerini yerine getirmez ise Lübnan hükümetine ‘Suriye’ye ilhak edilmek’ ile tehdit edip, bütün bölgedeki ülkelere “İsrail artık Sykes–Picot sınırlarını tanımıyor, tehdit algısı aldığı her yeri vuracaktır” tehdidi ile açık bir şekilde vurgulamıştır.  

2025 yılı bitip, İsrail’de seçim yılı olan 2026 başlarken, Lübnan ve İran’da ‘görev halen tamamlanmamıştır’ değerlendirmesini yapan ve Gazze’yi halen soykırımın devam edebilmesi sopasıyla tehdit eden ABD Başkanı ve savunduğu savaş suçlusu Netanyahu bölgede barışı tesis etmiyor, savaş çanlarını çalıp daha geniş bir çatışmanın patlak vereceğini müjdeliyor.  

O yüzden, Trump’ın ne dediğinden çok, yaptığı ve yapması gerekirken yapmadığına bakmak daha doğru ve faydalı olacaktır.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.