Trump'ın Amerikası 2026: Küresel Güç Mimarisi Değişiyor
26.12.2025 - 16:39 | Son Güncellenme: 26.12.2025 - 16:57
Donald Trump’ın bu yıl tekrar ABD Başkanlığı’na dönüşü, Beyaz Saray’daki yönetim değişikliğinden öte, küresel düzenin yönünü etkileyen en önemli olay oldu. Vergi tarifelerinden yaptırım kararlarına, sert göç politikalarından sözde barış girişimlerine kadar başkanlık görevine hızlı başlayan Trump’ın, uluslararası dengeleri sarsan hamleleri peş peşe geldi.
Çin ile ticaret ve teknoloji savaşı derinleşen Amerika’nın Ukrayna’ya desteği sorgulanmaya başlanırken, barış anlaşması süreci Rusya’nın lehine ilerlemeye başladı. Avrupa’yı müttefik değil yük olarak gören bir evreye geçen Amerika, NATO ülkelerine yönelik savunma harcamalarının yükseltilmesi baskısını artırdı. Güvenlik desteğinin mali tarifeye bağlandığı bu durum, Avrupa’nın savunma kapasitesinin yetersizliklerini görünür hale getirirken Rusya’ya karşı korkuları da yükseltti.
Gazze’de İsrail’e sınırsız destek vererek soykırımın ortağı olan Trump yönetimi, belirsizliklerle dolu ateşkes sürecine yönelik ihlalleri ise görmezden gelmeye devam ediyor. Gazze artık açlığın, susuzluğun, çaresizliğin ve ölümün kol gezdiği bir enkaz haline geldi. İnsani yardımlar yetersiz, geçişler keyfi ve şimdi buna bir de soğuk eklendi. Yağmur altında, çadırlarda, elektriksiz ve ilaçsız ölümler devam ediyor.
Gözden Kaçmasın
Suikastlar ve toplu saldırılarla ateşkesi fiilen yok sayan İsrail, Gazze’yi bombalamaya, Batı Şeria’daki hukuksuz ihlallere devam ediyor. İsrail’in güvenliği için İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırıları yapmaktan geri durmayan Trump yönetimi, Orta Doğu’daki gerilimi tırmandırmaktan çekinmedi. Trump yönetiminin açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi ile ABD, küresel ilişkilerin artık ortak değerler değil, güç ve çıkarlar üzerinden şekilleneceğini resmen ilan etti.
Artık insan hakları, demokrasi, uluslararası hukuk; vitrinde duran ama içi boşaltılmış kavramlara dönüşüyor. “Barış” bile artık caydırıcılık ambalajı içinde uzlaşıyla değil; üstünlükle ulaşılacak hedef olarak görülüyor. Dünyayı daha güvensiz hale getiren bu yaklaşım, silahlanmayı hızlandırırken krizleri kalıcı, çatışmayı normal hale getiriyor. 2026, bu yüzden daha az diplomasi, daha çok baskı yılı olmaya aday.
Soykırımcı İsrail saldırganlığına devam edecek
Yeni yıla girerken Trump yönetiminin güçlü destek verdiği soykırımcı İsrail’in ihlalleriyle kırılgan hale gelen ateşkesin sonraki aşamaları belirsizliğini koruyor. İsrail, Gazze’de yıkımı derinleştirmeye, Batı Şeria’da hukuksuz ilhakı hızlandırmaya, cezaevlerinde vahşeti ve işkenceyi artırmaya devam edecek. Gazze’yi tamamen işgal ve insansızlaştırma peşinde olan İsrail’in saldırganlıkları nedeniyle bölge, tekrar çatışmalı bir ortama dönüşme potansiyelini muhafaza ediyor.
Trump yönetimi ise İsrail’i uluslararası baskıdan korumaya, adaletten kaçırmaya ve BM’de vetolarıyla kalkan olmaya; Gazze’yi insani bir coğrafya olarak değil, rant alanı olarak görmeye devam edecek. “Riviera” söylemleriyle başlayan, “Great Trust” hayalleriyle ilerleyen Trump yönetiminin karanlık rant yaklaşımı, şimdi de 112 milyar dolarlık “Project Sunrise” (Güneşin Doğuşu) isimli projesiyle yeni bir aşamaya geçti.
Gazze’deki katliamlarını sürdürmesi beklenen İsrail’in tahrikleriyle Amerika’yı tekrar İran’a saldırmaya ikna etmesi başta olmak üzere Orta Doğu’daki kontrollü kaos riski devam edecek. Büyük bir savaş ihtimali düşük görülse de İsrail’in dizginlenemeyen saldırganlığı nedeniyle Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den Yemen’e vekil çatışmaları da devam edebilir.
Ukrayna’da barış arayışları ve transatlantik kırılma
2026, Ukrayna için ya zoraki bir barışın ya da donmuş bir savaşın yılı olabilir. Ukrayna dosyasının artık diplomasi ve güvenlik kaygılarından çok, Amerika’nın maliyet–fayda hesabıyla yürüyeceği bir dönemin kalıcı hale gelmesi bekleniyor. Ukrayna savaşını ilk gün sona erdireceği vaadini tutturamayan Trump, Kiev’e verilen desteği pazarlık kartına dönüştürürken Moskova’yla perde arkasında yeni denge arayışlarını hızlandırabilir.
Rusya’nın geç de olsa hedeflerinin büyük bölümüne ulaşabileceği, Ukrayna ve Avrupa’nın tarihsel müttefikleri olan Amerika’nın güvenlik desteğine bel bağlayamayacaklarını daha iyi anlayacakları bir döneme giriliyor. Çünkü Trump’ın Amerikası, Avrupa’yı artık stratejik ortak değil; zayıflamış, kimliğini yitirme yolunda, yükü paylaşması gereken bir birlik olarak görüyor.
Bu gerçekle yüzleşen Avrupa’nın, Rusya korkusuyla savunma harcamalarını artıracağı, ordularını güçlendirmeye çalışacakları bir yıl başlayacak. NATO üyesi ülkelerin, Amerika’nın baskısıyla savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının yüzde 5’ine çıkarma vaatlerinin de ivme kazanması bekleniyor. Tabii 100 milyar doları bulabilecek bu pastadan en büyük payı, modern silahlarını Avrupa ülkelerine satmak için sabırsızlanan Trump yönetimi alacak. Ayrıca göç, nüfus değişimi ve kimlik kaybı gibi risklere vurgu yapan Trump yönetimi, Avrupa kıtasının “20 yıl veya daha kısa bir sürede tanınmaz hale geleceğini” ileri sürüyor.
Avrupa’nın bir medeniyet krizi yaşadığını savunan Amerika yönetimi, “Kendini toparlamazsa tarih sahnesinden silinecek” öngörüsünde bulunuyor. Trump yönetimi, “vatansever Avrupa partileri” olarak övdüğü aşırı sağ hareketlere ideolojik desteğini artıracağını da açıkça ortaya koyuyor. Kıtaya yönelik tüm bu sert eleştiriler ve uygulamalar, 2026 yılında transatlantik hatta daha derin kırılmalara neden olabilir.
Çin’le sessiz savaş: Pasifik’te uzun oyun
Rekabetle gerginlik, yaptırım ve tarifelerle diplomasi arasında gidip gelen bir sarkaca dönüşen Çin’le ilişkiler, Trump’ın yeni yılda küresel ilişkilerin odağında yer alacak. Aslında Trump’ın “Önce Amerika” mottosuyla yürüttüğü öngörülemez politikaların oluşturduğu güvensizlik ortamı, Çin’e küresel düzeyde yeni fırsatlar sunuyor. Amerika’nın Hindistan ve Brezilya’ya karşı devreye soktuğu cezai gümrük vergilerinin bu ülkeleri Çin’e daha da yakınlaştırması buna örnek gösterilebilir. Trump’ın değişken politikalarına karşı Çin lideri Şi Cinping’in daha soğukkanlı duruşu, birçok ülke için “güven verici” bulunabilir.
2026’da ABD ile Çin arasındaki küresel liderlik rekabeti; ticaret savaşlarını aşan, yapay zekadan yarı iletkenlere, uzay ve savunma teknolojilerinden nadir elementlere uzanan çok boyutlu bir çizgide sürecek. Trump’ın Amerikası için asıl büyük mücadele hattı olan Pasifik’te, Tayvan konusunda Japonya, Güney Kore ve Avustralya’ya yük paylaşımı dayatmaları devam edecek.
2026, sıcak bir Pasifik savaşı yılı olmayabilir; ancak uzun süreli yıpratma hamlelerinin derinleşmesinin beklendiği, soğuk savaşın sert evrelerinin yaşanabileceği bir yıl olmaya aday.
Amerika arka bahçesini yeniden dizayn ediyor
Trump yönetiminin açıkladığı yeni Monroe Doktrininin dikkat çeken başlığı, güneyden kuzeye tüm Amerika kıtasına daha fazla odaklanma vurgusu oldu. Venezuela’dan Karayipler’e, Panama’dan Kanada’ya uzanan çizgi artık diplomatik nezaketle değil, güvenlik diliyle çiziliyor.
Trump’ın Amerikası için bu coğrafyalar müttefik, komşu ya da egemen devletler değil; denetlenmesi gereken alanlar olarak yeniden tarif ediliyor. Uyuşturucu kartelleri, göç akınları, Çin ve Rusya etkisi… Hepsi aynı cümlede birleşiyor: “Ulusal güvenlik.” Ancak bu söylemin altında yatan gerçek ortada. Artık Amerika sadece kendi sınırlarını savunmuyor, tüm kıtayı da kapsayan bir güvenlik alanı oluşturuyor.
Panama Kanalı, Trump’ın dilinde artık “küresel ticaretin ortak malı” değil, Amerikan gücünün doğal uzantısı bir egemenlik meselesi. Kanada, Trump’ın dünyasında “eşit ortak” değil; stratejik rezervlerle dolu kuzeydeki 51. eyalet. En güçlü müttefiğine karşı bu yarı sömürgeci dil, Amerikan tarihinde nadir görülmüş olsa da 2026’da daha da keskinleşebilir.
Karayipler, komşu değil; denizden çevrilecek bir güvenlik kuşağı. Latin Amerika ise bir bölge değil, bir kontrol alanı. Venezuela’ya yönelik uyuşturucu bahanesiyle başlattığı kuşatmayı sertleştiren Amerika, Nicolás Maduro’yu devlet başkanlığından uzaklaştırmak ve ülkenin zengin kaynaklarına nüfuz etmek için her yolu denemeye devam edecek.
Venezuela’nın ardından Kolombiya’dan Dominik Cumhuriyeti’ne, Nikaragua’dan Küba’ya kadar bölgede gerilimin artabileceği bir dönemin kapıları aralanıyor. Uyuşturucu, bu yeni yayılmacılığın meşruiyet anahtarı. Oysa asıl mesele; petrol, yeraltı kaynakları, stratejik limanlar ve bölgedeki Çin ve Rusya etkisini kırma hamlesi. Hiçbir diplomatik kuralı, uluslararası normu tanımayan Amerika, uygulamaya koyduğu yeni hegemonya modeliyle artık “Demokrasi getiriyoruz” gibi maskelere de ihtiyaç duymuyor.
2026’ya girerken şu netleşiyor: Modern çağın sömürgeciliğinin yeni versiyonu olan Monroe Doktrininin Amerika kıtasındaki uygulamaları daha sert olacak.
Trump yönetimi, arka bahçesini çitlerle çevirmekte kararlılıkla devam edecek.
Kuzeyde yeni cephe: Grönland
ABD Başkanı Trump’ın yeni güç denkleminde bu kez pusula kuzeyi gösteriyor. Grönland’ın satın alınma söylemi uzun süre hafife alındı, diplomatik bir tuhaflık gibi geçiştirildi. Oysa 2026’ya girerken netleşen gerçek şu: Trump’ın bu söylemi bir gaf değil, stratejik niyetin erken ilanıydı.
Trump “ulusal güvenliğimiz için ihtiyacımız var” dese de nadir toprak elementleri, enerji kaynakları ve Arktik’te askeri üstünlük sağlama hedeflerinin giderek daha müdahaleci bir hatta dönüşeceği görülüyor. ABD’nin adada zaten bir askeri üssü var. Ancak mesele üs değil; etki alanının genişletilmesi. Amerikalı siyasetçiler, iş insanları ve güvenlik çevrelerinin artan ilgisiyle hazırlıklar derinleşiyor.
Yeni yılla birlikte Danimarka’ya baskı artarken, yerel yönetim üzerinden etki kurma ve “güvenlik” gerekçesiyle askeri varlığın genişletilmesi gündeme gelebilir. Klasik sömürgecilikten öte, Trump’ın egemenliği içeriden aşındırma modeli devreye giriyor. Arktik artık bir “iklim” başlığı değil; enerji jeopolitiğinin ve askeri çekişmenin soğuk cephesi haline geliyor. Bu küresel denklemde, buzların altındaki zenginliğiyle Grönland, bölgesel gerilim ve rekabetin yeni kilit taşı olma yolunda ilerliyor.
Caydırıcılık maskesi altında silahlanma yarışı
Trump’ın savunma alanında attığı adımlar yalnızca askeri kapasiteyi artırmaya yönelik değil; aynı zamanda kendi adını tarihe kazıma arzusunun ürünü. “Altın Kubbe”, “Altın Filo”, yeni nesil nükleer caydırıcılık sistemleri… Bu projeler bir savunma konseptinden çok, birer marka gibi sunuluyor. Amaç sadece korumak değil; göstermek, sadece caydırmak değil; damga vurmak.
Trump’ın tercihi “denge” dili yerine parlak, sert ve meydan okuyan semboller. Altın Kubbe, sadece bir füze savunma sistemi değil; “dokunulmaz Amerika” iddiasının vitrine çıkarılmış hali. Altın Filo ise okyanuslarda hakimiyeti pekiştirme, Amerika’ya daha etkili bir yüzer kalkan oluşturma hedefinin yansıması. Ancak bu vitrin, aynı zamanda riskler barındırıyor. Güç gösterisi arttıkça karşı hamleler de sertleşiyor.
Bu nükleer yarışta Rusya Poseidon füze sistemleri ve Imperator Alexander III denizaltısıyla, Çin ise Tip 093 füzesi ve Fujian uçak gemisiyle sahne alıyor. Amerika’nın savunma kapasitesi yükselirken, “caydırıcılık” gerekçesiyle küresel silahlanma tırmanıyor.
Trump’ın “fast food” diplomasisi ve barış ironisi
Trump’ın sahnelediği dış politika klasik diplomasi değil; fast food tarzı bir gösteri.
Derinlik, kurumsal akıl ve uzun vadeli hesap yok. Onun yerine hız, sadakat ve kişisel ilişkiler var. Bu yüzden en kritik masalarda deneyimli diplomatlar değil; damadı Jared Kushner, en yakın dostu Steve Witkoff gibi kendisine en sadık figürler oturuyor.
Büyükelçilikler, dışişleri kadroları ve çok katmanlı müzakere süreçleri bilinçli biçimde devre dışı bırakılıyor. Diplomasi artık devletler arası bir denge sanatı değil; iş bağlantısı refleksiyle yürüyen kişisel pazarlıklar bütünü haline geliyor. Nitekim dışişleri bakanlığında 1300 kişiyi işten çıkaran Trump yönetimi bu yılın son günlerinde 30 ülke büyükelçisini Amerika tarihinde görülmemiş şekilde toplu olarak geri çağırdı.
Trump’ın dünyasında dış politika; kurumsal hafızaya değil kişisel ilişkilere, stratejik derinliğe değil hızlı sonuç algısına, çok taraflılığa değil bire bir anlaşmalara dayanıyor. Bu yaklaşım “hareket” hissi oluştursa da uzun vadede kırılgan, sürdürülemez ve krize açık bir zemin üretiyor.
“Sekiz savaşı önledim” diyen Trump’ın dilinden bu yıl “barış” kelimesi düşmedi. Ancak sahaya bakıldığında görünen bir barış siyaseti değil; çelişkilerle dolu bir sahne performansı. Trump’ın “barışı”, yüksek sesli bir reklam; ardındaki gerçek ise daha sert, daha pervasız bir güç siyaseti.
Pentagon’un “Savaş Bakanlığı” olarak yeniden tanımlanması bile bu zihniyetin özetidir.
Venezuela’ya yönelik askeri kuşatma, uçak gemileriyle yapılan güç gösterileri barışı koruma hamleleri değil; savaşın normalleştirilmesi girişimidir. İsrail’in Gazze’de ve Batı Şeria’da sürdürdüğü saldırganlığa verdiği sınırsız destek ise Trump’ın barış söyleminin en açık çelişkisidir.
2026’da da bu çizgi değişmeyecek. Trump yönetimi, diplomasiyi soğukkanlı bir devlet sanatı olarak değil; liderin anlık refleksleriyle ilerleyen bir pazarlık oyunu olarak sürdürecek. Takıntı haline getirdiği Nobel Barış Ödülü’nü her fırsatta talep eden Trump’ın bu hayaline kavuşup kavuşamayacağını zaman gösterecek.
250. yılında küresel liderlikten “önce Amerika”ya geçiş
Trump yönetimi, 2026’da aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin 250. kuruluş yılını kutlamaya hazırlanıyor. Bir çeyrek binyıllık bir devlet için bu tarih normalde derinlik ve olgunluk anlamı taşır. Oysa Trump, “Önce Amerika” söylemiyle bugüne kadar kendi ülkesinin oluşturduğu küresel düzeni sarsan, BM başta olmak üzere uluslararası kuruluşların neredeyse tamamını hedef alan bir döneme geçiş yaptı.
Amerika, gümrük tarifeleriyle çok taraflı ticaret sistemini sarsarken fon kesintileriyle BM’yi, uluslararası diplomasi ve insani yardım mekanizmalarını krize soktu. Amerika, 250. yılında küresel liderlik iddiası yerine “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) parolasıyla ulusal yaklaşımların ağırlık kazandığı tarihi bir dönüşüm yaşıyor. Bu dönüşümle Amerika, dünya düzeninde fay hatlarının kırılmaya, güç merkezli kutuplaşma ve bloklaşmaların derinleşmeye başladığı bir dönemde 250. yılına giriyor.
Sözde barış mimarı Trump, yeni yılda olgun devletlere yakışır kutlamalar yerine güç gösterisinin sahneleneceği dev bir tiyatroya hazırlanıyor. Dünya, Amerika’nın gölgesinde daha parçalı, daha sert ve daha öngörülemez bir yıla giriyor. Bu dönemde barış ve ortak değerlerin yerini güç ve çıkarla örülü bir dünya tasarımının alması muhtemel görünüyor. Ancak insanlık tarihi, güç merkezli düzenlerin eninde sonunda daha büyük kırılmalar ürettiğini fısıldıyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.