Trump-Xi Zirvesi ve Güç Geçişinin Yönetimi: ABD-Çin Rekabetinde Yeni Düzenin Standartları Ne Olacak?

ORSAM Başkanı, akademisyen Dr. Kadir Temiz, ertelenmiş Trump-Xi zirvesi ekseninde ABD-Çin rekabetinin yeni parametrelerini, teknoloji ve finansın değişen standartlarını ve İran krizi üzerinden yürütülen enerji savaşlarını Fokus+ için kaleme aldı.
Trump-Xi Zirvesi ve Güç Geçişinin Yönetimi ABD-Çin Rekabetinde Yeni Düzenin Standartları Ne Olacak

13.05.2026 - 14:52  |  Son Güncellenme:  13.05.2026 - 16:22

13-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek, ertelenmiş Donald Trump–Xi Jinping görüşmesi iki lider arasındaki rutin diplomatik bir temas olmanın ötesinde, giderek sertleşen ABD-Çin rekabetinin hangi parametreler içinde yönetileceği ve daha önemlisi ikili ilişkilerin giderek dünya düzenini de belirlediği bir ortamda yeni düzenin standartlarının nasıl belirleneceği açısından da tarihsel bir önem taşımaktadır. Bugün iki ülke arasındaki mücadele klasik anlamda ekonomik rekabet ya da jeopolitik nüfuz mücadelesi değildir. Asıl mesele, uluslararası sistemin teknolojik, finansal ve güvenlik mimarisinin hangi standartlarla şekillendirileceğidir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD merkezli liberal uluslararası düzen; ekonomik küreselleşme, dolar merkezli finans sistemi ve Amerikan askerî üstünlüğünün birleşimine dayanıyordu. Çin ise bu düzenin dışında değil, tam tersine içinde büyüdü ve büyümeye devam etmektedir. Tam da bu sebeple klasik ‘Soğuk Savaş’ anlatısı, mevcut durumu açıklamaktan oldukça uzaktır. Gelinen noktada Çin artık yalnızca sistemden faydalanan bir aktör değil; sistemin kurallarını dönüştürme kapasitesine sahip alternatif bir merkez hâline gelmektedir. ABD açısından temel sorun tam da budur. Çin artık ‘rakip’ olmaktan çıkıp zaman içerisinde küresel hegemonik düzeni aşındırabilecek yapısal bir meydan okuyucuya dönüşmektedir.

 Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 80. Zafer Günü geçit töreninde, 3 Eylül 2025

Güç geçişi problemi ve stratejik zaman baskısı

Uluslararası ilişkiler teorisinin klasik güç geçişi literatürü, yükselen güç ile mevcut hegemon arasındaki kapasite farkının kapanmasının sistemik istikrarsızlığı artırdığını ileri sürer. ABD ile Çin arasında yaşanan mevcut süreç bu çerçevede okunabilir. Washington uzun yıllar boyunca Çin’in ekonomik entegrasyonunun zamanla siyasi liberalizasyon üreteceğini varsaydı. Ancak ortaya çıkan tablo bunun tersidir: ekonomik olarak daha güçlü, teknolojik olarak daha bağımsız, askerî olarak daha iddialı ve siyasi olarak daha merkeziyetçi bir Çin.

Bu nedenle ABD’nin temel stratejisi artık Çin’in yükselişini tamamen durdurmak değil, bu yükselişi yönetilebilir ve sınırlanabilir hâle getirmektir. Ancak burada kritik mesele, zaman faktörüdür. Çin ile ABD arasındaki güç boşluğu giderek daralmakta ve bu durum iki tarafı da daha sert stratejik hesaplara yöneltmektedir. Washington açısından soru şudur: Çin’in yükselişi hangi noktada Amerikan üstünlüğünü geri döndürülemez biçimde aşındıracaktır? Pekin açısından ise mesele, bu güç geçişinin ABD tarafından sistemik bir çevreleme ve baskı mekanizmasına dönüştürülüp dönüştürülmeyeceğidir.

Trump–Xi görüşmesi tam da bu nedenle önemlidir. Zirve, yalnızca mevcut krizlerin yönetimi değil; güç geçişinin hangi sınırlar içerisinde tutulabileceğine dair stratejik bir müzakere niteliği taşımaktadır.

Rekabetin yeni alanları: Teknoloji, finans ve veri

ABD-Çin rekabeti; askerî kapasite veya ticaret hacimlerinin yanı sıra yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, veri güvenliği, finansal altyapılar, tedarik zincirleri, enerji koridorları, dijital ödeme sistemleri gibi alanlara kaymıştır. Washington’un Çin’e yönelik teknoloji yaptırımları ve ileri üretim altyapılarına erişimi sınırlandırma çabası, Pekin’in uzun vadeli sistemik yükselişini yavaşlatmayı hedeflemektedir.

Çin ise buna alternatif finansal ağlar, yuanın uluslararasılaştırılması ve bölgesel ekonomik entegrasyon projeleriyle cevap vermektedir. Çin ile Endonezya arasında başlatılan sınır ötesi QR ödeme sistemi, dolar merkezli küresel finans mimarisine alternatif üretme çabasının sembolik fakat önemli örneklerinden biridir. Dolayısıyla mesele artık klasik anlamda bir “ticaret savaşı” değildir. Taraflar birbirlerinin sistemik kapasitesini aşağı çekmeye çalışmaktadır.

Çin’de iç siyaset ve dış politikanın birleşmesi

Trump-Xi görüşmesi aynı zamanda her iki ülkede de iç siyasi gelişmelerin hareketlendiği bir döneme denk gelmektedir. Çin Komünist Partisi (ÇKP) uzun yıllar boyunca siyasal meşruiyetini ekonomik büyüme üzerinden üretti. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, gelir eşitsizliğinin derinleşmesi ve yeni bir kentli orta sınıfın ortaya çıkması iç siyasette yeni baskılar üretmektedir. Bu durum da ÇKP’yi yeni meşruiyet arayışına itmektedir. Bu nedenle dış politika artık yalnızca güvenlik meselesi değil; aynı zamanda iç meşruiyetin sürdürülebilirliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Özellikle 2027’de Xi Jinping’in olası dördüncü dönem liderliği tartışmaları bu açıdan kritik önem taşımaktadır. 

Tayvan’ın statüsü, iki ülke arasındaki en önemli meselelerden biri

İç siyasetle ilişkili bir mesele olarak Tayvan meselesi de bu bağlamda yalnızca dış politika dosyası değildir; “modern, birleşik ve güçlü Çin” anlatısının merkezinde yer alan tarihsel ve ideolojik bir meşruiyet unsurudur. Bu sebeple Trump-Xi görüşmesinin ana gündemlerinden biri olması beklenen Tayvan sorunu her iki taraf için de şimdilik statükonun korunduğu ancak tarafların gelecekteki hamlelerine kaldıraç etkisi yaratabilecek bir konu olarak varlığını sürdürecektir.

ABD açısından Çin’in son yıllarda Çin’in askerî kapasite ve kabiliyetlerini oyun değiştirici düzeyde geliştirmesi de ciddi bir risk olarak değerlendirilebilir. Xi Jinping’in askerî bürokrasi üzerinde son yıllarda kurduğu otorite de Trump karşısında elini güçlendirmektedir. Bu sebeple iki eski Çin savunma bakanına verilen ertelenmiş ölüm cezaları yalnızca yolsuzluk operasyonu olarak okunmamalıdır. Bu gelişme aynı zamanda Xi’nin askerî bürokrasi üzerindeki kontrolünü tahkim etmeye yönelik bir güç konsolidasyonu hamlesidir. Çünkü Çin yönetimi önümüzdeki dönemde ABD ile rekabetin yalnızca ekonomik değil, askerî ve teknolojik boyutlarının da belirleyici olacağını düşünmektedir.

“Çin Pasifik” vs Asya-Pasifik

Son yıllarda başta Güney Çin Denizi olmak üzere, Çin’in yakın coğrafyasında kurduğu güvenlik ve ekonomi dengesi Çin’in uzun vadeli stratejik hedeflerinden birini de açığa çıkarmış durumda. Çin, Asya-Pasifik’i fiilen bir “Çin Pasifik” alanına dönüştürmek istediğini dile getirmese de mevcut stratejik denge gün geçtikçe Çin’in lehine doğru kaymaktadır. Elbette mevcut koşullarda Pekin henüz bu seviyeye ulaşmış değildir. Ancak Güney Çin Denizi’nde artan askerî tahkimat, yakın denizlerde geliştirilen yeni nesil deniz gözlem sistemleri ve bölgesel ekonomik ağların yoğunlaştırılması, bu yöndeki stratejik eğilimi açık biçimde göstermektedir.

Washington açısından temel mesele tam da budur. ABD’nin Asya-Pasifik’te geri adım atması yalnızca bölgesel nüfuz kaybı anlamına gelmez; aynı zamanda küresel hegemonik kapasitesinin sorgulanması anlamına gelir. Bu nedenle Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Hindistan, ABD açısından Çin’in hegemonik genişlemesini sınırlandıran stratejik sütunlardır. Özellikle Hindistan bu denklemde ayrı bir önem taşımaktadır. ABD açısından Hindistan, Çin’i dengeleme stratejisinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Çin açısından ise Hindistan’ın tamamen ABD eksenine kayması stratejik tehdit oluştururken Batı ile ilişkileri güçlü ama tam anlamıyla Amerikan ittifak sistemine entegre olmamış bir Hindistan daha yönetilebilir görülmektedir.

İran savaşı ve Hürmüz meselesi, Çin’in enerji bağımlılığını yakından ilgilendiriyor

İran savaşı ve büyük güç rekabetinin Orta Doğu cephesi

Trump–Xi görüşmesinin en kritik başlıklarından biri İran meselesi olacaktır. Çünkü İran savaşı artık yalnızca Orta Doğu merkezli bir güvenlik krizinden ibaret değildir. Enerji güvenliği, Hürmüz Boğazı, küresel petrol arzı ve Çin’in enerji bağımlılığı nedeniyle büyük güç rekabetinin doğrudan parçasına dönüşmüştür.

Çin açısından İran yalnızca enerji tedarikçisi değildir. Aynı zamanda Orta Asya derinliği ile Körfez arasında stratejik bir tampon bölge işlevi görmektedir. Pekin’in temel amacı, İran’ın tamamen çökmesini engellemek ancak aynı zamanda savaşın Pakistan ve Orta Asya hattına yayılmasını önlemektir. Bu nedenle İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin Pekin ziyareti kritik önem taşımaktaydı. Çin yönetimi, İran sahasındaki son gelişmeleri doğrudan anlamaya ve savaşın hangi aşamaya evrileceğini hesaplamaya çalışmaktadır.

Her şeye rağmen enerji meselesinin Çin’in en kırılgan noktası olduğunu unutmamak gerekir. Çin ekonomisinin Körfez enerji hatlarına bağımlılığı devam etmektedir. Bu nedenle Pekin ne İran’ı ne de Körfez’i kaybetmek istemektedir. ABD ise tam olarak bu kırılganlığı kullanmaktadır. Hürmüz Boğazı üzerindeki baskının temel stratejik anlamı budur. Washington, İran üzerindeki baskıyı artırarak aynı zamanda Pekin’i enerji güvenliği üzerinden sıkıştırmayı hedeflemektedir. Eğer ABD, Hürmüz kartını uzun vadeli stratejik baskı unsuruna dönüştürürse Çin’in ticaret, teknoloji ve yaptırımlar konusunda daha fazla taviz verme ihtimali ortaya çıkabilir. Dolayısıyla İran savaşı aynı zamanda Çin’in enerji damarları üzerinden yürütülen dolaylı bir büyük güç rekabetine dönüşmüş durumdadır.

Sonuç: Kontrollü rekabet mi, sistemik çatışma mı?

Trump-Xi görüşmesi kısa vadede sistemik rekabeti sona erdirmeyecektir. Ancak bu zirve, yeni dünya düzeninin hangi çerçevede şekilleneceğine dair önemli ipuçları sunacaktır. Bugün mesele yalnızca ABD ile Çin arasındaki klasik güç rekabeti değildir. Asıl mesele, küresel düzenin ekonomik standartlarının, teknoloji normlarının, enerji güvenliği mimarisinin, finansal altyapısının ve stratejik meşruiyetinin kim tarafından belirleneceğidir.

Belki de ilk kez modern dünya tarihinde iki büyük güç birbirlerini tamamen yenemeyeceklerini bilerek aynı masaya oturmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu artık şudur:

ABD ile Çin arasındaki rekabet, kontrollü bir güç paylaşımına mı dönüşecek, yoksa dünya yeni ve daha sert bir sistemik çatışma dönemine mi girecek? 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.