Trump Tabanında İsrail Çatlağı ve İran Kumarı

Gazeteci Ertuğrul Cingil, Trump yönetiminin İsrail eksenli İran politikasını ve bunun MAGA tabanında neden olduğu kırılmayı Fokus+ için kaleme aldı.
trump-tabaninda-israil-catlagi-ve-iran-kumari.jpg

25.02.2026 - 11:55  |  Son Güncellenme:  25.02.2026 - 12:00

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminin en tehlikeli dış politika başlıklarından biri, hiç kuşkusuz soykırımcı İsrail’in tahrikleriyle şekillenen İran dosyası. Trump’ın İran’ın nükleer tesislerini vurduğu 12 gün savaşının ardından yine tansiyonun zirve yaptığı; uçak gemileri, yüzlerce hava unsuru ve füze sistemleriyle bölgede dev Amerikan askeri yığınağının sürdüğü, müdahalenin her an başlayabileceği bir dönemden geçiyoruz. 

Washington’dan gelen son sinyaller ve bölgeye 2003’ten beri en büyük yığınağın yapılması Trump’ın İran’a karşı askeri seçeneği ciddi şekilde değerlendirdiğini ortaya koyuyor. İki ülkeden de barışla savaş arasında verilen karışık mesajlar, olası çatışmanın sınırlı hava saldırısından öte Orta Doğu’da uzun sürebilecek ve ciddi sonuçları olabilecek bölgesel bir kırılmayla ilgili kaygıları derinleştiriyor.  

İran’a karşı saldırgan Trump politikalarının arkasında ise her zamanki gibi İsrail’in ısrarlı baskısı ve tahriki yatıyor. Başlangıçta İran’daki protestoları gerekçe gösteren Trump’ın söylemleri, daha sonra nükleer programın durdurulması ve hatta rejim değişikliği hedefiyle harmanlandı. 

Kendi ülkesindeki Amerikan vatandaşlarının öldürüldüğü protestolara karşı ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu) terörü estiren ve İsrail’in nükleer programını görmezden gelen Trump yönetiminin bu çelişkilerle örülü politikasının yanı sıra İran’a yönelik somut planları da hala netleşmiş değil. Peki, Trump yönetiminin gerekçelerini detaylı biçimde paylaşmadığı bu askeri seçenek; MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) tabanı, Cumhuriyetçiler ve Amerikan halkı tarafından nasıl karşılanıyor?

MAGA tabanında ve parti içerisindeki bazı kesimlerde, İsrail’e tamamıyla esir hale gelmiş Amerika dış politikasına karşı; halkın ekonomik kaygılarını ve askeri kayıp endişelerini merkeze alan ciddi rahatsızlıklar birikiyor. Ayrıca Trump’ın seçimlerde en güçlü vaatlerinden “sonsuz savaşları bitirme” söyleminin aksine İran’a yönelik riskli askeri hamlesinin ara seçimlerde ciddi sonuçları olabileceği yorumları yapılıyor. 

Teolojik saplantılar ve MAGA’da kırılma

İran’a yönelik askeri hazırlıklar sürerken medyada yankı bulan bir röportaj, Washington’un iç ve dış politika eksenindeki fay hattını gözler önüne serdi. MAGA tabanının en güçlü medya figürlerinden biri olan Tucker Carlson ile Amerika’nın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee arasında gerçekleşen söyleşi, Trump dış politikası ile tabandaki görüş ayrılıklarını simgeleyen önemli bir kırılmaya işaret ediyor. 

ABD'li gazeteci Carlson'ın, İsrail’in Nil’den Fırat Nehri’ne uzanan "vadedilmiş topraklar" iddiasına ilişkin sorusu üzerine Amerika’nın evanjelist büyükelçisi Huckabee, İncil’e atıfta bulunarak "İsrail'in onların hepsini alması iyi olurdu çünkü Tanrı onu onlara verdi" ifadelerini kullandı. Kendisinin eski bir Baptist papazı olduğunu hatırlatan Huckabee, İsrail'in "güvenlik içinde var olma hakkını" savunan birçok Hristiyan’ın da Siyonist olduğunu ileri sürdü. 

Yahudileri “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olarak gören büyükelçinin bu hezeyanları, İsrail’in saplantılı teolojik dünya tasavvurunun Amerikan devlet aklına nasıl nüfuz ettiğinin en çarpıcı göstergesi oldu. Türkiye’den Mısır’a, Ürdün’den Suudi Arabistan’a, İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan, Arap Birliği ve Körfez İşbirliği Konseyi’ne kadar İslam dünyasında sert tepkilere yol açan Huckabee’nin sözleri “tehlikeli, provokatif ve uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirildi. 

Amerika’nın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee

Carlson, aynı röportajda Huckabee’yi ve Cumhuriyetçi dış politika elitlerini ABD çıkarlarını ikinci plana itmekle suçladı. İsrail’e koşulsuz desteğin maliyetlerini, Gazze’deki sivil kayıpları ve İran’a yönelik askeri müdahalenin çelişkilerini ve Washington’daki siyasi baskı ağlarını gündeme taşıdı. Bazı liderlerin Tel Aviv’in beklentilerine Amerikan halkının çıkarlarından daha sadık davrandığını ifade eden Carlson’un vurguları MAGA içinde yeni bir muhafazakar dalganın yükseldiğini gösteriyor. 

Atom bombası hezeyanı  

Bu açıklamalarla eş zamanlı olarak azılı İsrail savunucusu Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın Gazze soykırımına destek verdiği insanlık dışı ifadeleri de tepkilere neden oldu. Adeta soykırımcı İsrail yöneticisi gibi konuşan Graham’ın, “Gazze’yi dümdüz ettik, Berlin’i de dümdüz etmiştik, Tokyo’yu da dümdüz etmiştik” sözleri ve “İsrail’in yerinde olsam atom bombası atardım” çıkışı, bu tartışmayı daha da sertleştirdi. 

Trump’la beraber golf oynayacak kadar yakın isimlerden biri olan Graham’ın bu kan donduran açıklamaları, İsrail’in karanlık teolojik saplantılarının ABD dış politikasına etkilerinin en güncel örneği olarak dikkati çekti. Carlson’un Suudi Arabistan merkezli Rotana Haliciyye’ye verdiği röportajda söylediği “İsrail, ABD için çok büyük bir yük” ifadesi, Cumhuriyetçi tabandaki yeni ruh halini açık biçimde yansıtıyor. 

Bir yanda İsrail’i teolojik ve stratejik öncelik olarak gören evanjelist-neokon çizgi, diğer yanda dış müdahalelere mesafeli duran “Önce Amerika” kanadı. Trump’ın en güçlü destekçileri arasındaki bu çatlak giderek daha da derinleşiyor. 

Trump’ın İsrail eksenli şahin korosu  

Amerika’da İsrail’e bağlılıkları her şeyin önüne geçen sadece bu iki fanatik isim değil. İsrail’in güvenlik önceliklerini merkeze alan ve İran karşıtlığını stratejik eksen haline getiren Trump’ın çekirdek ekibi, Amerika’nın Orta Doğu politikasını teolojik ve ideolojik motivasyonlarla yönlendiriyor. 

Bu hattın sembol ismi; İbrahim Anlaşmaları ve ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması gibi birçok İsrail yanlısı adımın mimarı olan Trump’ın damadı Jared Kushner. Gazze’deki soykırımın en büyük destekçileri arasındaki Kushner, “Amerikan çıkarı ile İsrail güvenliği arasında ayrım yapmayan danışman” olarak Trump’la Netanyahu arasındaki en güçlü kişisel ve teolojik köprüyü oluşturuyor. 

Son dönemde onunla ayrılmaz ikili haline gelen, Trump’a yakınlığıyla bilinen Steve Witkoff, arka kapı diplomasisinin yeni yüzü olarak öne çıkıyor. Her fırsatta İsrail’de Ağlama Duvarı’nda buluşan bu ikili, hiçbir diplomatik geçmişleri olmamasına rağmen Gazze’den İran’a, Lübnan’dan Rusya’ya en kritik konularda Amerika adına masaya oturan İsrail yanlısı en kritik baş aktörler. 

Amerikan askeri gücü Pentagon’un başında ise içindeki evanjelik inanç ve beyaz üstünlükçü zihniyeti dışındaki dövmelere yansıyan Pete Hegseth var. İslam dünyasına karşı haçlı hayalleri kuran Hegseth, İsrail’e güçlü askeri destek vurgusu ve İran’a karşı saldırgan söylemleriyle dikkati çekiyor. Dışişleri Bakanlığında ise senato yıllarından bu yana İsrail lehine net pozisyon almaktan çekinmeyen, İran’a maksimum baskı savunucularından Marco Rubio var. Ulusal güvenlik mimarisinde önemli bir yere sahip CIA Başkanı John Ratcliffe, İsrail ile tam koordinasyon içinde İran’a saldırıyı destekleyen s çizginin temsilcilerinden.   

Trump’ın Beyaz Saray politika tasarımının sert mimarlarından biri olarak görülen en güçlü isimlerden Stephen Miller, İran’a yönelik İsrail’i savunma pozisyonuyla öne çıkıyor. BM’de İsrail karşıtı girişimlere karşı kalkan olan ABD’nin Daimi Temsilcisi Mike Waltz’ın yanı sıra Trump’ın geçiş sürecinde 4 bine yakın atamada etkili olan Yahudi milyarder Howard Lutnick ise şimdi ABD ekonomisinin dümeninde. Kirli suçlu Jeffrey Epstein’ın pedofili adasına ailecek gittiği ortaya çıkan Lutnick, soykırımcı İsrail’le olan bağlarını ekonomi alanında güçlendirme peşinde. 

Önce Amerika mı? İsrail mi? 

Trump şahin ekibinin ortak paydası; gönülden bağlı oldukları İsrail’in güvenlik önceliklerini Amerikan dış politikasının merkezine koymaları, İran’a karşı sert politikaları öne çıkarmalarıdır. Netanyahu hükümetinin soykırımcı güvenlik doktrini ile Trump ekibinin saldırgan dış politikası arasındaki paralelliği yansıtan bu tablo, ideolojik motivasyonla teolojik bağların ve jeopolitik hesapların nasıl iç içe geçtiğini de ortaya koyuyor. 

Bu durum karşısında Trump’ın MAGA tabanından ve Temsilciler Meclis üyesi Marjorie Taylor Green ile Thomas Massie gibi bazı Cumhuriyetçi isimlerden “Önce Amerika mı?” yoksa “Önce İsrail mi?” şeklinde eleştirel sesler daha fazla yükseliyor. Bu arada MAGA tabanının en hassas olduğu konuların başında karanlık bir kasırgaya dönüşen Epstein skandalı geliyor.   

Pedofiliden insan kaçakçılığına, istihbarat bağlantılarından finansal çıkara uzanan skandal kapsamında Epstein’in eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’la yakın ilişkileri başta olmak üzere birçok belgeye yansıyan MOSSAD bağlantıları artık iyice görünür durumda. Bu durum MAGA tabanı için zaten hassas olan İsrail meselesini daha da tartışmalı hale getirirken psikolojik kopuşun zeminini de güçlendiriyor. 

ABD Başkanı Donald Trump

Ayrıca Donald Trump’ın İran’a yönelik olası bir askeri müdahaleyi kongre onayı olmadan yürütmesi hem anayasal hem siyasi zeminde sert eleştirilerle karşılaşıyor. ABD Anayasası savaş ilan etme yetkisini açık biçimde kongreye verirken, yürütmenin “acil tehdit” gerekçesiyle geniş yorum alanı kullanması uzun süredir tartışma konusu. Muhalifler, İran gibi bölgesel bir güce karşı atılacak adımın “sınırlı operasyon” olarak başlayıp hızla tam ölçekli çatışmaya dönüşebileceğini; bu nedenle kongre denetiminin devre dışı bırakılamayacağını savunuyor. 

Kongre üyeleri, böyle bir adımın Savaş Yetkileri Yasası’nı (War Powers Resolution) fiilen baypas etmek anlamına geleceğini ve bunun tehlikeli bir emsal oluşturacağını dile getiriyor. Irak ve Afganistan’da yaşanan acı tecrübeler ve kayıplar ortadayken, yürütmenin tek taraflı askeri macerası ülkeyi hem mali hemde stratejik ve insani faturayla baş başa bırakabilir. 

Amerikan halkı İran’a savaşa mesafeli 

Washington’da kongre desteği itiraflarına rağmen İran’a yönelik savaş söylemleri zirveye ulaşırken, Amerikan kamuoyunun nabzı da çok daha temkinli atıyor. İran’a askeri müdahale konusunda yapılan son anketler, ABD toplumunun yeni bir savaşa ikna olmadığını açık biçimde gösteriyor. Maryland Üniversitesi’nin bu ay içinde yayımladığı en güncel araştırmaya göre askeri müdahaleye yüzde 49 oranında karşı çıkılırken, Amerikalıların yalnızca yüzde 21’i olası saldırıları destekliyor. Yüzde 30’luk bir kitle ise kararsız. 

Ocak ayı içerisinde YouGov / The Economist tarafından yayımlanan anket de benzer bir tabloya işaret ediyor. Amerikan vatandaşlarının yüzde 48’i İran’a askeri müdahaleye karşı, yüzde 28’i ise destekliyor. Yine Quinnipiac Üniversitesi’nin ocak ayı başındaki ölçümünde ise daha çarpıcı bir sonuç çıkmıştı. Katılımcıların yüzde 70’i ABD’nin İran’ın iç işlerine karışmaması gerektiğini savunurken, askeri müdahaleye destek verenlerin oranı yalnızca yüzde 18’de kaldı. 

Bu arada Marist Poll şirketinin ocak ayı araştırma sonuçlarına göre Amerikalıların yüzde 70’i askeri bir adım için mutlaka kongre onayı alınması gerektiğini düşünüyor. En dikkat çekici veri ise korku eşiği: Anketler, halkın yaklaşık yüzde 80’inin İran’ın olası misillemesinden ve çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşmesinden endişe ettiğini gösteriyor. 

Sonuçlar Amerikan kamuoyunun çoğunluğunun İran’a saldırıya karşı olduğunu; geniş kesimlerin bölgesel savaş riskinden endişe duyduğunu ve kongre onayı olmadan yeni bir askeri maceraya mesafeli yaklaştığını gösteriyor. Yani Washington’daki şahin retorik yükselse de sokağın dili daha temkinli konuşuyor. 

Seçim öncesi riskli savaş senaryosu  

Trump yönetiminin İsrail’e verdiği güçlü destek ve askeri hazırlıkları, partinin üst kesimlerinde hala geniş destek buluyor. Ancak bu destek partinin tabanında artık otomatik bir refleks değil; İran’a saldırı ağır bir tartışma konusu haline gelirken yeni bir sorgulama dalgası yükseliyor. Evanjelist seçmenler İsrail’i teolojik ve ideolojik nedenlerle güçlü biçimde desteklerken, genç MAGA seçmeni daha pragmatik ve maliyet odaklı bir perspektif benimsiyor. 

Tabanda şimdilik açık bir kopuş görülmese de İsrail merkezli ideolojik bir ayrışma ve çatlaklar büyüme eğiliminde. İsrail’in güvenliği için İran’a yönelik savaşı ihtimali, milyarlarca dolarlık savunma maliyetler ve sert nükleer söylemler “Önce Amerika” ilkesinin gerçekten ne anlama geldiğini yeniden tartışmaya açmış durumda. 

Asıl merak edilen, artık eli kulağında olduğu anlaşılan İran’a yönelik olası askeri müdahale ve Amerikan kayıplarının ortaya çıkması halinde tabandaki bu eleştirilerin daha güçlü kopuşlara dönüşüp dönüşmeyeceği. Kuşkusuz bunu zaman gösterecek; ama Trump, İran’a yönelik askeri seçeneği devreye alırken kendi tabanından yükselen güçlü itirazları, Amerika halkının yetersiz desteğini de hesaba katmak durumunda. 

Özellikle 3 Kasım’daki kritik ara seçimler, bu stratejinin siyasi bilançosunu ortaya koyacak ilk büyük test niteliğinde olacak. Savaş atmosferi kısa vadede lider etrafında kenetlenme yaratabilir; ancak uzayan çatışma, ekonomik baskı, artan savunma harcamaları ve gelebilecek asker cenazeleri Trump’a büyük bir siyasi maliyet çıkarabilir. Son tahlilde; Trump, İran dosyasında jeopolitik bir hamle mi yapıyor, yoksa sandıkta karşılığı belirsiz bir kumar mı oynuyor? Cevabı savaş meydanı değil, Amerikan seçmeni verecek. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.