Terörsüz Türkiye’den Terörsüz Bölgeye: Irak Düğümü
23.02.2026 - 14:28 | Son Güncellenme: 09.03.2026 - 18:08
22 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında yaptığı açıklama ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Terörsüz Türkiye” vurgusu, aslında bir başlangıç değil, uzun bir sürecin ilanıydı. Türkiye, 2019’dan itibaren güvenlik stratejisini yalnızca sınır içi operasyonlarla sınırlamayan, sınır ötesinde kalıcı sonuç üretmeyi hedefleyen yeni bir konseptle ilerliyordu.
Savunma refleksinden alan daraltan, alan kontrol eden ve kalıcı güvenlik kuşağı oluşturan bir stratejiye geçildi. Irak’ın kuzeyinde başlatılan Pençe harekatları, örgütün lojistik hatlarını ve geçiş güzergahlarını ciddi biçimde kısıtladı. Saha baskısı arttıkça örgütün hareket alanı daraldı ve ilk kez Irak merkezi yönetimiyle dolaylı da olsa bir güvenlik kesişimi doğdu.
Ancak Irak’taki baskı tek başına yeterli değildi. Çünkü örgüt her sıkıştığında Suriye sahasını denge alanı olarak kullanıyordu. Irak’ın kuzeyinde aşama aşama yürütülen Pençe harekatları, örgütün lojistik hatlarını ve hareket kabiliyetini ciddi ölçüde daraltırken, Suriye sahasında da denklemin değişmesine zemin hazırladı.
Suriye’de eşik aşıldı
Suriye sahasında son bir yılda yaşanan gelişmeler, bölgesel denklemi köklü biçimde değiştirdi. 8 Aralık 2024’teki devrimin ardından ülkenin bütününde kontrolü sağlamak isteyen Ahmed Şara, Suriye’nin kuzeyinde SDG’nin elinde tuttuğu bazı bölgeleri kontrol altına almak ve bütüncül bir yönetim oluşturabilmek için SDG ile yeni bir süreç başlattı. 10 Mart mutabakatı ile somutlaşan süreç, Şam yönetiminin ülke genelinde egemenliğini yeniden tesis etme yönündeki iradesini ortaya koydu. Ardından Halep çevresinde gerçekleştirilen operasyonlar, merkezi otoritenin askeri kapasitesini yeniden sahaya yansıttı.
Bu gelişmelerin en kritik halkası ise 18 Ocak mutabakatı oldu. Bu mutabakatla birlikte SDG’nin çözülme süreci hızlandı; örgütün askeri yapısı fiilen dağıtıldı ve Şam yönetimi, SDG’nin kontrol ettiği bölgelerde egemenlik devralmaya başladı. ABD’nin uzun süre desteklediği yapı, söz konusu desteğin çekilmesiyle de sahadaki yeni güç dengesi karşısında sürdürülebilirliğini kaybetti. Böylece PKK’nın Suriye’deki uzantıları üzerinden oluşturduğu alan çökmüş oldu.
Bu durum “Terörsüz Türkiye” sürecinde önemli bir eşik anlamına geliyor. Çünkü Suriye sahası, örgütün Irak’taki baskıyı dengelediği alan olarak işlev görüyordu. Şimdi bu alan daralmış durumda. Örgütün manevra kapasitesi hem Irak’ta hem Suriye’de ciddi biçimde sınırlandı.
Gözden Kaçmasın
Bugün gelinen noktada “Terörsüz Türkiye” söylemi, sadece bir iç güvenlik politikası değil; bölgesel bir yeniden yapılanma stratejisinin parçası olarak okunmalı. Bu stratejinin merkezinde ise artık açık biçimde Irak var.
Sıra Irak’a nasıl gelecek?
PKK’nın en yoğun varlığı hala Irak’ta. Suriye’de alan kaybeden örgüt için Irak hem fiziki hem siyasi sığınak niteliğinde. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından özellikle vurgulanan “terörsüz bölge” sürecinin başarıya ulaşması, Irak ayağının sağlıklı yönetilmesiyle doğrudan ilişkili.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da 9 Şubat 2026’da yaptığı “Suriye’den sonra sıra Irak’ta” açıklaması dikkat çekici oldu. Bu açıklamayı tekil bir düzlemden ziyade çok boyutlu okumak gerekiyor. Aslında Dışişleri Bakanı Fidan açıklamasının devamında özellikle Sincar’a yönelik bir askeri hamle ile çabuk bir sonuç alınabileceğini ifade etti. Ama Türkiye’nin Irak’ta atacağı adımları Irak’tan bağımsız atmaya istekli olmadığı ve daha da ötesinde bir işbirliği düzleminin kurulmaya çalışıldığı görülüyor.
Zira Dışişleri Bakanı Fidan’ın mesajı, askeri bir genişleme iradesinden ziyade, bölgesel güvenlik zincirinin tamamlanması gereğine işaret ediyor. Suriye’deki gelişmelerle birlikte PKK’nın Irak’ta yoğunlaşma ihtimali artmış durumda. Hatta halihazırda Suriye’deki terör örgütü mensuplarının bir kısmının Irak’a geçtiği biliniyor. Bu nedenle Türkiye’nin vurguladığı nokta, bu tehdidin Irak topraklarında kalıcılaşmaması için ortak bir irade gösterilmesi gerektiği. Bu noktada Dışişleri Bakanı Fidan, Suriye’de alan daralmışken, örgütün Irak’ta yeniden konsolide olmasına izin verilmemesi gerektiği hatırlattı. Bunu, Bağdat’a karşı bir meydan okuma değil; Bağdat’la birlikte çözüm çağrısı olarak okumak gerekiyor. Zaten açıklamanın hemen ardından gelişen diplomatik temaslar, sürecin çatışma değil koordinasyon zemini aradığını gösterdi.
Irak’la yoğun diplomasi
Zira Dışişleri Bakanı Fidan’ın açıklamalarının ardında yoğun bir diplomasi trafiği başladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Irak Başbakanı Muhammed Şiya Sudani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirirken, Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Anıl Bora İnan, Irak’ta bir görüşme turuna çıktı. Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın da Münih Güvenlik Konferansında Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin ile bir araya geldi. 15 Şubat’ta ise Irak Savunma Bakanı Sabit Abbasi’nin Ankara’yı ziyaret etti ve Dışişleri Bakanı Fidan ile bir araya geldi. Bu görüşmenin ardından Fidan’ın IKBY Başkanı Neçirvan Barzani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiği kamuoyuna açıklandı. Bir hafta içerisinde gerçekleştirilen yoğun diplomasi kamuoyuna yansıyan tartışmaların ötesinde bir eşgüdüm arayışını işaret ediyor. Bu ziyaret, iki ülke arasında artan güvenlik diyaloğunun devamı niteliğinde.
Ankara açısından mesele net: PKK’nın Irak topraklarında kalıcı bir yapı kurmasına izin verilmemesi. Bu nedenle Ankara–Bağdat hattındaki temaslar, askeri koordinasyonun ötesinde, siyasi ve istihbari işbirliğini derinleştirme potansiyeli taşıyor. Özellikle silah bırakan örgüt mensuplarının statüsü, Sincar’ın durumu, Mahmur Kampı’nın geleceği ve Kandil başta olmak üzere kırsal alanların temizlenmesi gibi başlıklar, önümüzdeki dönemin kritik gündem maddeleri olacak gibi.
Sincar, Mahmur ve Kandil: Üç ayrı düğüm
Irak’ta terörsüzlük hedefinin düğümlendiği yer yalnızca dağlık alanlar değil; devlet kapasitesi. Kandil hem coğrafi konumu hem topografisi hem de örgüt için temel bir yerleşim alanı olması nedeniyle kontrolü ve yönetilmesi pek çok unsura bağlı. Ama Irak noktasında asıl sınav Sincar ve Mahmur’da. Çünkü bu iki dosya, güvenlik meselesi olmaktan çok, egemenlik, hukuk ve siyasi irade meselesi.
9 Ekim 2020’de Bağdat ile Erbil arasında imzalanan Sincar Anlaşması, bölgedeki çoklu silahlı yapının tasfiyesini ve idari normalleşmeyi hedefliyordu. Anlaşmaya göre güvenlik Irak federal güçleri tarafından sağlanacak, yerel yönetim yeniden yapılandırılacak ve silahlı gruplar bölgeden çıkarılacaktı. Ancak sahada uygulanamadı.
Bunun üç temel nedeni var:
Birincisi, Şii silahlı yapılar ve Haşdi Şabi içindeki bazı gruplar, Sincar’ı stratejik bir hat olarak görüyor.
İkincisi, Kürt iç siyaseti. KDP ile KYB arasındaki rekabet, Sincar dosyasına da yansıyor.
Üçüncüsü ise Irak’taki hükümet zaafiyeti ve siyasetin öncelikleri.
Sonuçta Sincar bugün, fiili çoklu otorite alanı. Bağdat var ama tam değil. Erbil var ama sınırlı. Yerel silahlı unsurlar var. PKK bağlantılı yapılar hala etkili. Bu tablo Irak devleti açısından bir egemenlik boşluğu demek.
Öte yandan Mahmur dosyası daha karmaşık. Çünkü burası Birleşmiş Milletler gözetimindeki bir kamp. Kampta 1990’lı yıllarda Türkiye’den gelen Kürt mültecilerden oluşuyor. Resmi adıyla Mahmur Mülteci Kampı, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından tanınan bir yerleşim alanı. Ama BM’nin herhangi bir yönetim ya da etkisinden bahsetmek mümkün değil. Zaten Mahmur yıllar içinde sadece bir mülteci kampı olmaktan çıktı. Örgütsel ideolojinin yeniden üretildiği, kadro devşirme ve sosyalleşme alanına dönüşen bir yapıya evrildi. Bu nedenle mesele yalnızca insani değil; güvenlik ve hukuk iç içe geçmiş durumda.
Mahmur’da atılacak her adım uluslararası hukuk boyutunu içeriyor. BM statüsü nedeniyle doğrudan askeri müdahale ya da zorlayıcı bir tasfiye modelinin geliştirilmesi için çoklu bir diyalog mekanizmasının oluşturulması gerekiyor. Daha da ötesinde Mahmur’un geleceğine yönelik hukuki, siyasi, idari ve sosya bir yol haritasına ihtiyaç var.
Kandil ise bir güvenlik dosyası gibi görünse de aslında Irak’ın kuzeyindeki otorite boşluğunu temsil ediyor. Bu alan IKBY sınırları içinde ama Erbil’in tam kontrolünde değil. Bağdat’ın doğrudan erişimi sınırlı. Türkiye operasyonel baskıyı sürdürüyor ama kalıcı çözüm için Irak’ın egemenlik iddiasını sahaya yansıtması gerekiyor.
Irak’ta çözüm mümkün mü?
Önümüzdeki dönem, Ankara–Bağdat–Erbil hattındaki koordinasyonun derinliğine bağlı olarak şekillenecek. Eğer bu eşgüdüm sağlanabilirse, “Terörsüz Türkiye” yalnızca bir iç güvenlik başarısı olarak değil, Orta Doğu’da yeni bir istikrar mimarisinin başlangıcı olarak kayda geçebilir.
Ancak Irak’ta 11 Kasım 2025’te yapılan seçimlerin üzerinden aylar geçmesine rağmen hala hükümet kurulamamış olması, sürecin en zayıf halkası. Parlamentodaki bloklaşma ve özellikle Şii siyasi çevreler arasındaki rekabet yürütmenin oluşmasını engelliyor. Hükümetin olmadığı bir Bağdat’ta güvenlik kararlarının kurumsal biçimde alınması zor. Benzer bir tablo IKBY’de de yaşanıyor. Bölgesel seçimlerin üzerinden 1,5 yıl gibi süre geçmesine rağmen Erbil’de hükümet kurulamıyor. KDP ile KYB arasındaki derin anlaşmazlık, Kürt siyasetini kendi içinde kilitlemiş durumda. Bu kilitlenme Bağdat-Erbil hattındaki uyumu da zayıflatıyor.
Bağdat ile Erbil arasındaki bütçe, enerji ve yetki paylaşımı konularındaki kronik sorunlar çözülmeden Sincar ve Mahmur gibi başlıklarda tam koordinasyon üretmek zor. Nitekim yıllardır uygulanamayan Sincar Anlaşması bunun göstergesi. Türkiye sahada alan daraltmış olabilir. Suriye’de önemli eşik aşılmış olabilir. Tüm bu başlıklar dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyor: Irak’ta yürütme zafiyeti. Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” sürecinde Irak ayağı askeri değil, siyasi düğüm. Eğer Irak kronik güvenlik sorunlarının taşıyıcısı olmaya devam etmek istemiyorsa kendi iç siyasal tartışma ve romantik siyasi söylemlerin dışına çıkarak bölgesel bir güvenlik sisteminin parçası haline gelmeli. Bu Irak’taki pek çok sorunun da kendiliğinden çözülmesine imkan verecektir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.