Tarihin Tanıklığı: Kudüs’te Öncelik Hakkı Yahudilerde mi? Türklerde mi?
29.09.2025 - 16:07 | Son Güncellenme: 29.09.2025 - 16:17
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 15 Eylül’de ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Kudüs’te Hac Yolu projesinin açılış töreninde konuşması sırasında Siloam/Silvan Kitabesi’nden bahsederek onu İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden alma girişimiyle ilgili hatırasını anlattı.
1998’de dönemin Türkiye Başbakanı Mesut Yılmaz’dan talep ettiğini ve karşılığında İsrail müzelerinde bulunan tüm Osmanlı eserlerini teslim etmeye veya hatta dilediği miktarı ödemeye hazır olduğunu, ancak dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın etkisi dolayısıyla talebinin reddedildiğini açıkladı.
Netanyahu bu kitabeye göndermede bulunarak Kudüs’ün Yahudilere ait olduğu söylemleriyle histerik bir biçimde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seslendi. Söz konusu kitabenin, Kudüs’ün Yahudilere aidiyetinin kanıtı olduğu kanaatini taşıyan Netanyahu’nun tutumu, yaklaşık iki senedir aralıksız olarak Gazze’de sergilemekte olduğu vahşetin insanlık vicdanında oluşturduğu mahkumiyeti aşmak amacıyla tarihi verileri kullanma hırsını haber vermektedir.
Gözden Kaçmasın
Siloam/Silvan Kitabesi’ni Kudüs’ün Yahudilere ait olması bağlamında ve Erdoğan’a hitaben “Kudüs bizim şehrimizdir” söylemine dayanak olarak kullanmak, Netanyahu’nun en önemli siyasi gaflarından olup Yahudi tarihinden bihaber olduğunu ve Kudüs’ün geçmişiyle ilgili cehaletini ortaya koymaktadır. Siyasi hayatı sağ muhafazakar siyasi blokun içerisinde geçmiş olan ve İsrail’in en uzun süreli başbakanının Yahudi tarihine bu kadar yabancı olması trajikomik bir durumdur.

Netanyahu Kudüs’ün tarihini öğrendiği takdirde şehir üzerindeki öncelik hakkının Yahudilerde değil Türklerde olacağını görecektir. Tarih öncesi dönemden itibaren Kudüs’te yerleşik düzenin ve şehir hayatının başlamasından günümüze kadar geçen zaman kronolojik olarak mütalaa edildiğinde, tarih boyunca Kudüs’te en uzun süre hakim olan ırkın Türkler olduğu ortaya çıkacaktır.
Kudüs’te yaptığı arkeolojik kazılarla ünlenen İngiliz arkeolog Kathleen Mary Kenyon (1906-1978) Kudüs topraklarında ilk yerleşimin M.Ö. 3200’lü yıllarda oluştuğunu, ancak bunun şehirleşme öncesi (proto-urban) dönem olduğunu, şehir yaşamının ise M.Ö. 19. yüzyılda başladığını ifade etmiştir. O zamanlar İbrani ırkı henüz tarihte bile mevcut değildi ve bölgede Kenaniler meskundu. Bu kabileleri Yahudilerin düşmanı olarak niteleyen Tevrat buradaki yedi kabilenin sadece savaşan erkeklerinin değil kadın ve çocuklarının da katledilmesini emretmekte, bununla kalmayıp hayvanlarının öldürülüp şehirlerinin tahrip edilmesini ve geriye hiçbir iz bırakılmamasını onlardan istemektedir.
İsrailoğulları’nın bölgeyi ele geçirdiklerinde bu talimata uyduklarını yine kutsal metinleri haber vermektedir:
“Ancak Tanrınız Yahve’nin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde nefes alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız. Tanrınız Yahve’nin size buyurduğu gibi, onları –Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını– tümüyle yok edeceksiniz.” (Tesniye 20:16-17).
“Böylece kenti ele geçirdiler. Kadın erkek, genç yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek, kentte ne kadar canlı varsa, hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler.” (Yuşa 6: 20-21).
Tarihsel süreç
Kudüs’te İbranilerin hakimiyeti M.Ö. 1010’larda Hz. Davut zamanında başlamıştır. M.Ö. 587’de Babil Sürgünü ile şehirde Yahudi hakimiyeti bitmiştir. Aslında M.Ö. 930’larda Hz. Süleyman’ın vefatından sonra Yahudilerin devleti parçalanıp Kudüs’teki Yahudi liderler zaman zaman bölgenin egemen güçleri olan Mısır, Asur ve Babil’in tabiiyetine girip vasal oldukları, şehirdeki hakimiyetlerinin formel olduğu göz ardı edilmemelidir.
Ahameniş hanedanının Babil üzerinde zaferinin ardından bölge Persler’e bağlı olmuş, onlar Yahudilerin geri dönmesine izin verip atadıkları valilerle Kudüs’ü yönetmişlerdir. M.Ö. 330’larda Büyük İskender Kudüs’ü Perslerden almış, ancak çok geçmeden vefat edince şehir M.Ö. 200’lere kadar Mısır kökenli Ptolomeler, M.Ö. 164’e kadar ise Grek Selefkiler tarafından yönetilmiştir. M.Ö. 167’de başlayan Makkabiler Ayaklanması birkaç senelik mücadelenin ardından başarılı olmuş ve M.Ö. 164’te şehirde Yahudi hakimiyeti tesis edilmiş; Haşmoni hanedanı Kudüs’te yönetimi ele almıştır. M.Ö. 63’te Pompey’in bölgeye çıkarmasıyla Roma’nın vasalı haline gelen Kudüs’teki formel Yahudi hakimiyetine M.Ö. 37’de Büyük Herod tarafından son verilmiştir.
Roma, bağımsızlık uğrunda girdikleri mücadelelerde başarısız olan Yahudileri M.S. 70’te Kudüs’ten kovmuştur. Bu tarihten itibaren 1948’e kadar geçen sürede Kudüs’te Yahudilerin hakimiyetinden bahsedilmemektedir. Bu bilgiler ışığında, tarih boyunca Yahudilerin Kudüs’te hakimiyetinin 623 yıl olduğu ortaya çıkmaktadır.
Kudüs’teki Türk ırkının hakimiyeti ise yaklaşık 800 yıl kadar sürmüştür. Şehrin Türklerle tanışması Tolunoğlulları ile başlamıştır. 878-905 yılları arasında Tolunoğulları, 935-969 yılları arasında İhşidiler/Akşitler Abbasilere bağlı olarak şehri yönetmişlerdir. 1073’te ise Türk ırkı Selçuklular Kudüs’te 1098’e kadar sürecek Türk devlet hakimiyetini tesis etmişlerdir.

Türk ırkının Kudüs’te hakimiyeti 1260’ta Memlükler ile tekrar başlamış, 1517’de şehir yine Türk ırkının kurduğu bir devlet olan Osmanlı’ya devredilmiş, 1917’nin son gününe kadar sürmüştür. 1831-1840 arasındaki Hidivler hakimiyeti buradan düşüldüğünde, Kudüs’te Türk ırkının bağımsız devlet hakimiyeti 683 sene olup buraya Tolunoğulları ve Akşitlerin yönetim dönemi de eklendiğinde toplamda 744 yıl etmektedir. Her halükarda, Kudüs’ün geçmişine bakıldığında, şehirde Türk ırkının hakimiyeti İbrani/Yahudi hakimiyetinden daha fazla olmuştur. Kudüs’ün kutsallığının farkında olan Türkler şehri her zaman ayrıcalıklı görmüş, buranın imarı ve inşası için her türlü imkanı seferber etmiş, Kudüs’ün hizmetinde olmayı şeref saymışlardır.
1917’de fiili olarak sona erse de asırlar boyunca süren Türk hakimiyeti şehrin hafızasından silinmemiştir. Türklerin din ve ırkı farkı gözetmeden şehirde adaletle hüküm sürmeleri dolayısıyla şehrin sadece Müslümanlar değil Hıristiyan ve Yahudi sakinleri de Türklere ve somut olarak Türkiye’ye iştiyak duymuşlardır.
Nitekim İsrail’in şehirde işlediği cürümler sırasında zaman zaman Türkiye’nin müdahale edip bu taşkınlıkları dizginlemesi dolayısıyla şehir halkı Türkiye’ye kurtarıcı misyonu yüklemiş, gönüllerinde bu bekleyişi muhafaza etmişlerdir. Türkiye’nin Kudüs’te yönetim ruhunun Yahudiler tarafından da kabul edilmesinin en güzel örneği, 1967’de Mescid-i Aksa’nın işgali sırasında yaşanmıştır. Altı Gün Savaşı diye bilinen saldırıda İsrail, Kudüs’ün doğu yakasını işgal etmiş, bu sırada Harem-i Şerif bölgesinde Kubbetussahra Camii’nin ihtişamlı sarı kümbetinin üzerine İsrail bayrağını dikmiştir. Kayıtlara göre, Türkiye’nin Kudüs Başkonsolosu Ali Refik İleri zaman kaybetmeden Harem-i Şerif bölgesine girerek işgal ordusu komutanına bayrağın indirilmesi hususunda ültimatom vermiş ve aksi takdirde bunun Türkiye ile savaş sebebi olacağını ifade etmiştir.
Bunun üzerine, çok kısa bir zamanda bayrak indirilmiştir. O dönemde Harem-i Şerif bölgesi yönetiminin Ürdün’e bağlı olduğu şeklinde mazeret ileri sürmeden İsrail’in Türk diplomatın bu talebini icra etmesi, bölgenin Türkiye’ye aidiyeti bağlamında hafızanın tazelenmesi şeklinde okunabilir.
Verilen tarihi bilgiler ve yakın tarihte yaşanan tecrübeler ışığında, Kudüs’ün aidiyeti söz konusu olduğunda Türkiye’nin Yahudilerden daha ziyade önceliğe sahip olduğu öne çıkmaktadır. Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi’ye Hıristiyan dünyasında duyulan kinin aslında ona duyulan gizli hayranlıktan kaynaklandığı bilinmektedir. Benzer şekilde, Netanyahu’nun Erdoğan’a küstahça seslenişinin de aslında Kudüs’ün tarihinde Türklerin konumunu ve etkisini sindiremeyişinden kaynaklandığını ve bu mirasın sahibi olan Erdoğan’a duyduğu gizli hayranlığı yansıttığını söylemek yanlış olmayacaktır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.