Sykes-Picot Çöktü mü? Güncel Jeopolitik Dönüşümlere Bir Bakış
05.06.2026 - 16:23 | Son Güncellenme: 08.06.2026 - 13:11
Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Sınırlar ve haritalar da buna dâhildir; onların da belirli ömürleri ve birbirini izleyen evreleri vardır.
Pek çok kişi mevcut sınırların doğal ve tarafsız olduğunu ya da gördüğü sınırların dışında başka bir düzenin mümkün olmadığını düşünebilir. Ancak tarih bunun aksini söylemekte hatta tam tersini kanıtlamaktadır.
Sykes-Picot’nun geleceğini tartışmak, şu iki bakış açısı arasındaki farkı anlamak açısından çok önemlidir: Siyasetin dinamik ve değişebilir yapısına inananlar ile mevcut durumu asla değişmeyecek mutlak bir gerçeklikmiş gibi kabul edenler.
Gerçeklik kelimesinin kendisi vaka (düşmek) kökünden türemiş olup, yükseltilemeyen, karşı konulamayan veya değiştirilemeyen bir durumu ima etmektedir.
Bu nedenle herkes, gerçeklik kavramını sanki kaçınılmaz ve değiştirilemez bir durumu ifade ediyormuş gibi ele almaya teşvik edilmektedir.
Ancak siyasal düşünürler gerçekliği mutlak bir kader olarak değerlendirmemekte, bilakis tarihsel deneyim ve uygarlık kanıtlarına dayanarak gerçekliğin kalıcı olmadığını düşünmektedir.
Arap dünyasındaki siyasi gelecek, jeopolitik dönüşümler ve ulusal sınırların geleceği tartışılırken, bu gelişmelerin arkasındaki teorik ve düşünsel çerçevelerin de göz önünde bulundurulması gerekir.
Çünkü bölgenin geleceğini şekillendiren birçok jeopolitik değişim, belirli fikirler ve teorik yaklaşımlar etrafında şekillenmektedir.
Liberalizmin gerileyişi
Liberal projenin gerilemesine ve ideolojinin derin başarısızlığına tanık oluyoruz. Bu durum, liberalizmin hedeflerine ulaşamamasından değil, aksine tarihsel döngüsünü tamamlamış ve artık başarıdan gerilemeye doğru giden bir evreye girmiş olmasından kaynaklanıyor.
Siyaset bilimci Patrick Deneen, “Liberalizm Neden Başarısız Oldu?” adlı eserinde bu görüşü ayrıntılı biçimde ele alıyor.
Deneen, liberalizmi sert ve derin bir şekilde eleştirmiştir.
Deneen’e göre liberalizm, yönettiği kurumların yapısı ve ruhunu etkileme niyetini inkâr ederken tarafsızlık iddiasında bulunduğu için zararlı bir ideolojidir.
Bir bilgisayarın işletim sistemi gibi görünmez şekilde çalışır, ancak arızalandığında fark edilir hâle gelir.
Deneen, liberalizmin liberal yöntemlerle reforme edilmeye çalışılmasına da karşı çıkmaktadır. Ona göre bu yaklaşım, ateşe benzin dökmekten farksızdır ve siyasi, ekonomik hatta ahlaki krizleri daha da derinleştirmektedir.
Yazar, liberal toplumların karşı karşıya kaldığı sorunlardan çıkış yolunun liberalizmi bütünüyle aşmak olduğunu savunmaktadır.
Liberal sisteme duyulan memnuniyetsizlik artıyor; bu da siyasi işlevsizliğe, ekonomik eşitsizliğe, teknolojik egemenliğe, toplumsal parçalanmaya, yükselen bireyciliğe, topluluk eksikliğine ve diğer sorunlara yol açıyor.
Yazara göre, bu sorunlar Batı toplumlarında daha da kötüleşiyor. Bu nedenle Deneen'e göre liberalizmin sonu ufukta ve sadece zaman meselesidir. Sorun, liberalizmin belirli uygulamalarında değil, sistemin kendisinde yatıyor.
Şüphesiz ki liberal etkinin küresel ölçekte gerilemesi, aynı zamanda Avrupa merkezciliğin ve Batı hegemonyasının da zayıflaması anlamına geliyor.
Bu durum, genel olarak Küresel Güney halklarının ve özellikle bölge halklarının söz sahibi olmasının önünü açıyor.
Ulus devletin gerilemesi
Ulus devlet fikri tarihsel olarak Avrupa’daki Hristiyan mezhep savaşlarının ardından ortaya çıkmıştır.
524 ila 1648 yılları arasında süren ve milyonlarca insanın hayatını kaybettiği dinî çatışmalar, modern devlet sisteminin temellerini attı. Bu sürecin sonunda imzalanan Vestfalya Antlaşması, ulus devlet modelinin doğuşunda belirleyici rol oynadı.
Bu nedenle, başarısız bir devletin tanımı, Avrupa veya Batı standartlarına uymayan devlettir.
Ancak son yıllarda ulus devlet modeli çeşitli nedenlerle aşınma sürecine girmiş bulunuyor. Bu gerilemenin arkasında aşağıdakiler başta olmak üzere birçok faktör yer alıyor:
1- Ulus devletin çözemediği ve üstesinden gelemediği küresel krizler.
2- Kapitalizm, küreselleşme ve liberal hegemonyanın etkisiyle ulusal egemenliğin aşınması.
3- Birçok devletin, başarısız bir devletten başarılı bir devlete dönüşme konusundaki yetersizliği.
4- Bölgesel (ulus) devlet zaten doğal bir yapı olmayıp, bilakis kapitalizmi ve Batı liberalizmini organize etmek için bir araç olarak tanımlanabilir.
5- Sınır ötesi (ulusötesi) şirketlerin ve devlet dışı aktörlerin nüfuzunun artması.
Merkezdeki (yani Batı'daki) ulus devletin gerilemesi, Arap dünyasında "ümmet" ve "ulusçuluk" kavramları gibi önemli kavramlara dair yeniden düşünmeyi ve bölgesel düşüncenin gözden geçirilmesini gerektirir. Dolayısıyla, dünyadaki ulus devletin gerilemesi ile jeopolitik bölgenin geleceği arasında bir ilişki vardır.
Siyonist hareket
Siyonist hareketin, Sykes-Picot düzeninin şekillenmesinde dolaylı da olsa etkili bir rol oynadığı söylenebilir.
Anlaşmanın üçüncü maddesinde, “Kahverengi Bölge’de (Filistin) uluslararası bir yönetim kurulacak, bu yönetimin şekli Rusya’ya danışılarak ve diğer müttefiklerle birlikte Mekke Şerifi’nin temsilcileriyle varılacak mutabakat çerçevesinde belirlenecektir” denilmektedir.
Dördüncü maddede ise “İngiltere, Hayfa ve Akka limanlarını alacaktır” hükmü yer almaktadır.
Siyonist etkinin izleri, İngiltere'nin anlaşmada öngörülen Filistin’in uluslararası statüsü yaklaşımından uzaklaşarak Filistin’de Yahudi ulusal yurdu fikrini desteklemeye başlamasında görülebilir.
Bu süreçte özellikle Haim Weizmann’ın rolü dikkat çekmektedir. Hem İngiltere hem de Fransa, ABD’de Yahudi çevrelerin artan etkisini dikkate alarak, bu kesimlerle yakın ilişkiler geliştirmeye çalışmıştır.
Siyonist hareket, Sykes-Picot fikrinin sona ermesini engellemek için sahada var olan en büyük engeldir.
Dolayısıyla, İsrail'in ve dünyadaki Siyonist hareketin varlığı sürerken, bu antlaşmanın kalıntılarından kurtulmaktan bahsetmek ve Sykes-Picot'nun sona erip ermediğini sorgulamak mümkün değildir.
Bu nedenle, Siyonizm'in tasfiyesinden bahsetmek, Sykes-Picot'dan kurtulmaktan bahsetmeden önceki en önemli adımdır.
Siyonist hareket, görünüşte büyük güçlerle ve ulus devletin somut bir örneği olan liberalizmle organik olarak bağlantılıdır. Bu nedenle Siyonizm’e karşı çıkmak, aynı zamanda Arap dünyasındaki yapay sınırların sorgulanması anlamına da gelmektedir.
Sadece bir örnek vermek gerekirse, Ze’ev Jabotinsky, Siyonizm’i Avrupa’nın Orta Doğu’daki kolu olarak görüyordu. Hatta Orta Doğu’da İngiliz ve Siyonist çıkarlarının tamamen örtüştüğüne inanıyordu.
Ona göre Yahudi Lejyonu, Orta Doğu’daki İngiliz İmparatorluğu çıkarlarının korunmasında en etkili araçlardan biriydi.
Jabotinsky, “Revizyonist Siyonistler Ne İstiyor?” başlıklı makalesinde şu ifadeleri kullanmıştır:
"İngiltere'nin bize hiçbir karşılık beklemeden iyilik yaptığı doğru değildir. İngiltere, bizim yardımımızla önemli kazanımlar elde etti ve gelecekte daha fazlasını elde edecektir. Akdeniz Havzası’nda, İngiltere’nin Doğu’ya açılan geçiş yolunda, Avrupa karşıtı eğilimlerin Doğu ve Güney kıyılarında güç kazandığı bir dönemde Yahudiler, ahlaki açıdan Avrupa’ya ait olan ve daima Avrupa’ya bağlı kalacak tek dayanak noktasını inşa etmektedir."
Siyonizm ile Batılı güçler arasındaki bu organik ilişki, Moses Hess'in eserlerinde Fransa, Ze’ev Jabotinsky’nin düşüncelerinde İngiltere ve David Ben-Gurion'nun yaklaşımında ise ABD ekseninde kendini göstermektedir.
Bu nedenle, Siyonizm’in ortadan kaldırılması veya Siyonist varlığın sonunun, onu koruyan ve kuran ideoloji olan liberalizmin çöküşüne veya gerilemesine bağlı olabileceğini savunabiliriz.
Avrupa merkezciliğin zayıflaması ve Batı nüfuzunun gerileyişi
Avrupa merkezci uluslararası düzenin zayıfladığına ve genel olarak Batı nüfuzunun gerileme sürecine girdiğine işaret eden çok sayıda gelişme bulunuyor.
Küresel güç dengelerine ekonomik ve askerî açıdan bakıldığında, Rusya’nın dünyanın en büyük ikinci askerî gücü olarak öne çıktığı, Çin’in ise ikinci büyük ekonomik güç konumuna yükseldiği görülüyor.
Bunun yanı sıra, BRICS gibi uluslar ve sınırlar aşan yeni oluşumlar da uluslararası sistemde giderek daha fazla ağırlık kazanıyor.
Bu çerçevede Rusya’nın rolü özel önem taşıyor. Moskova yönetimi son yıllarda askerî ve siyasi rolünü açıkça yeniden ortaya koyarak, özellikle Avrupa ve genel olarak ABD ve Batı’nın nüfuzu ve varlığına meydan okuyor.
Rusya’nın Batı karşısındaki direnci ve uzun vadeli stratejik kararlılığı, uluslararası jeopolitik dengeleri önemli ölçüde etkileyerek, ülkeyi yeniden küresel siyasetin başlıca oyuncularından biri hâline getirdi.
Öte yandan, zamanla ABD’ye duyulan güven ve onunla olan ittifaka duyulan güven azaldı.
Örneğin Almanya’da siyasi, akademik ve toplumsal çevrelerden yükselen bazı sesler, ABD merkezciliğin azaltılması hatta tamamen ortadan kaldırılması çağrısında bulunmaya başladı.
Rusya'nın Ukrayna'daki çatışmayı kendi lehine sonuçlandırması durumunda, bu tür jeopolitik değişikliklerin önümüzdeki yıllarda muazzam bir etkisi olacaktır.
Ayrıca, bölgedeki ABD nüfuzuna bir meydan okuma olarak, Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin yükselişi söz konusudur.
Dahası, özellikle Mısır ve Türkiye arasında ve Körfez ülkeleri ile Türkiye arasında askerî iş birliği, Türkiye’nin Suriye’deki artan etkisiyle birlikte, Batı güçleri için Orta Doğu’da önemli bir meydan okuma oluşturacaktır.
Bununla birlikte Batı’nın tek kutuplu nüfuzunun zayıflaması, mevcut aşamada Batı hâkimiyetinin tamamen sona erdiği anlamına gelmiyor. Daha çok, uluslararası karar alma süreçlerinde Batı’nın mutlak belirleyiciliğinin aşınmasına işaret ediyor.
ABD hâlâ süper güç konumunu korurken, uluslararası ticaretin yüzde 60’ından fazlası hâlâ ABD doları üzerinden yürütülüyor. Ayrıca Washington’un dünya genelinde 750 ila 800 arasında askerî üs ve tesisi bulunuyor.
Bu nedenle günümüzde yaşanan jeopolitik dönüşümleri anlamak için teorik boyutu ve ideolojilerin, özellikle de liberalizmin gerilemesini anlamamız gerekiyor.
Özellikle liberalizmin etkisinin azalması, Çin’in yükselişi ile Rusya ve Hindistan’ın küresel siyasette yeniden güç kazanmasının arkasındaki dinamikleri anlamada önemli bir çerçeve sunuyor.
Bu değişiklikler Batı’da gerçekleşiyor ve sorulacak ilk soru ise şu: Bizim bu süreçteki rolümüz nedir?
Bu soruya verilecek cevap, öncelikle zihinsel bir özgürleşmeyi gerektiriyor. Çünkü düşünce dünyasının, sömürgecilik döneminde oluşturulan kalıpların etkisinden kurtulması gerekiyor.
Cezayirli düşünür Malik bin Nebi’nin sömürgeleştirilebilirlik olarak tanımladığı durumdan kurtulmak, gerçek anlamda özgürleşmenin temel şartlarından biri olarak görülüyor.
Bu yaklaşım, kurtuluş mücadelesinin temel ve en önemli koşuludur ve bu mücadelenin merkezinde insan aklı yer alır.
Arap dünyasındaki direniş; değerler ve eylem ile yakından bağlantılıdır. Bu, ahlaki değerler olmadan direnişin olamayacağı ve bu değerlerin sadece slogan değil, eylem ile bağlantılı olduğu anlamına gelir.
Burada, Siyonist projenin dünyaya derinden kök salmış küresel bir proje olduğunu ve bu projeye karşı direnişin, Siyonist projenin kökleriyle orantılı olması gerektiğini, yani direnişin Sykes-Picot Antlaşması’nın çizdiği sınırları aşması gerektiğini belirtmeliyim. Bu direniş, tüm biçimleriyle Filistinlilerle sınırlı kalmamalıdır.
Siyonizm ve İsrail, bu sorunu etkisiz hâle getirmek için bireysel, kurumsal ve uluslararası düzeyde ortak çabalar gerektiren ulusötesi bir tehdit ve tehlikedir.
7 Ekim 2023’ten sonraki dönemin, Filistin ve hatta bölgenin tamamında bir dönüm noktası olduğu şüphesizdir.
Yeni bir gerçekliğin yaratılmasına katkıda bulunacak birçok boyut vardır.
Bunlar, İsrail’i Orta Doğu’da baskın bir bölgesel güç olarak görme ve onunla başa çıkma açısından veya Müslümanların öz algısını yeniden şekillendirme ve Filistin davasıyla ilgili siyasi özlemlerin çıtasını yükseltme açısından olabilir.
Bu bağlamda Filistin direnişi, özellikle Aksa Tufanı Operasyonu ile birlikte ulusun özlemlerini yükseltti.
Örneğin, direniş savaşçılarının gösterdiği gibi, sınırları aşma fikri, iç ve dış sömürgeciliğin dayattığı imkânsızlık sınırlarını aşan bir nesil için ilham kaynağı olacaktır.
Bugün, ulus devlet projesi ve yapay sınırların şaşırtıcı şekilde başarısızlığına tanık oluyoruz.
Avrupa sömürgeciliği bize, Avrupa bağlamında tasarlanmış, Avrupa krizlerini çözmek için geliştirilmiş bir yapı olan ulus devlet fikrini getirdi. Doğal olarak, bu fikir Müslüman dünyası da dâhil olmak üzere dünyaya ihraç edildi.
Sonuç olarak, Müslüman dünyasındaki birçok kişi kendi dar milliyetçiliğini veya ülkesini öncelemeye başladı ve “ümmet” kavramı birçok İslami hareket içinde bile birçok kişide kayboldu.
Filistin direnişi, Filistin’in mübarek topraklarının, milliyetçilik ve bölgeselciliği bile aşan ortak bir payda olduğunu göstermektedir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.