Suriye’nin Kurtuluşunun Birinci Yılı: Beklentiler Gerçekleşti mi?
15.12.2025 - 13:53 | Son Güncellenme: 15.12.2025 - 13:58
Suriye halkı, devrimin zaferinin ilk yıldönümünde, Beşşar Esed rejiminin Şam’daki son kalesini terk ederek kaçmasının yıldönümünü kutladı.
Rejim, ardında hem ülke içinde hem de dışında yaşayan milyonlarca Suriyelinin 14 yıl boyunca maruz kaldığı yıkım, acı ve zorunlu göçün derin izlerini taşıyan bir trajedi bıraktı.
Suriyeliler 8 Aralık’ı “Kurtuluş Günü” olarak adlandırıyor. Bu tarih, büyük ölçüde halkın iradesinin özgürleşmesini, yıllardır talep edilen bazı hakların elde edilmesini ve uzun süredir taşınan özlemlerin en azından bir kısmının gerçeğe dönüşmesini simgeliyor.
Gözden Kaçmasın
Ancak buna rağmen Suriye’nin yeni durumuna ilişkin önemli başlıklar ve derinlemesine yanıtlanması gereken kritik sorular hala masada duruyor.
Bu sorular arasında, Suriye’nin uluslararası konumunun ne ölçüde resmi olarak tanındığı, İsrail’in giderek artan güvenlik tehdidinin boyutu ve Golan Tepeleri ile Suriye’nin güneyindeki bazı köylerde süren işgalin nasıl yeniden tanımlanacağı öne çıkıyor.
Ayrıca, “Yaptırımların kaldırılması ve terör listelerinden çıkarılmanın yeni Suriye yönetimi üzerindeki hukuki etkisi nedir?” sorusu da giderek daha fazla gündeme geliyor.
Pratik uluslararası tanınma
Suriye diplomasisi, oldukça kısa bir sürede uluslararası ilişkilerini büyük ölçüde yeniden tesis etmeyi, bölgesel komşuları ve Arap ülkeleriyle normalleşme adımlarını atmayı başardı.
Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın, ABD Başkanı Donald Trump ve bazı Avrupa liderleriyle yaptığı üst düzey temaslar, 2011’deki halk ayaklanmasının ardından uygulanan uluslararası ablukayı kırmayı başardı.
Bu görüşmeler bağlamında, Şara’nın Kasım ayında Brezilya’da düzenlenen iklim zirvesindeki varlığı, 30 yıl sonra bir Suriye devlet başkanının BM çatısı altındaki bir etkinliğe ilk kez resmi katılımıydı.
Diplomasinin bu yoğunlaşması, Suriye’ye uluslararası alanda daha rahat bir konum sağladı.
Ülkenin Birleşmiş Milletler (BM), Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve diğer bölgesel–uluslararası kurumlarla entegrasyonunun önünü açtı.
Bu gelişme, kuşkusuz resmi tanınmaya doğru atılmış büyük bir adım niteliği taşıyor. Ancak bunun büyük bölümü, hala daha çok diplomatik ve siyasi süreçlerde fayda sağlayan “teorik” bir tanınma niteliğinde.
Oysa Suriye halkının ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca sembolik ya da protokol düzeyinde bir açılım değil, ekonomik ve sosyal refahın yeniden tesis edilmesini mümkün kılacak, insanların ağırlaşan günlük yaşam yükleriyle başa çıkmasına yardımcı olacak “pratik” ve somut bir uluslararası tanınmadır.
Suriye’nin yeniden inşa sürecinin başlaması, halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve iç işlerini sakin, sürdürülebilir ve etkili bir şekilde yönetebilmeleri amacıyla devlet kurumlarının toparlanabilmesi için gerekli olan tam da budur.
Dolayısıyla Suriye’nin yeni yöneticilerinin önceliklendirmesi gereken şey, uluslararası ilişkilerde verilen görüntü ya da büyük küresel konferanslar değil, bu pratik tanınmanın sağlanarak ülkenin yeniden ayağa kaldırılmasıdır.
“Uygar” dünyanın, Beşşar Esed rejimine verdiği uzun yıllara yayılan destek ve rejimin yarım yüzyıldır iktidarını pekiştirmesindeki rolü nedeniyle Suriye halkına karşı büyük bir sorumluluğu bulunuyor.
Dolayısıyla uluslararası toplumun bu ortaklık mirasını yalnızca protokol törenleri veya nezaket ziyaretleriyle değil, aynı zamanda somut ve etkili adımlarla telafi etmesi gerekiyor.
Bu tür bir yaklaşım, gerçek anlamda “uluslararası tanınma” olarak adlandırılabilir. Zira bu tanınma, kredilere dayanmayan, yoğun ve yapısal uluslararası anlaşmalar yoluyla stratejik mal ve hizmetlerin indirimli fiyatlarla sağlanmasını içeriyor.
Suriye’nin, Esed rejiminin 50 yıl boyunca ülkeyi mahrum bıraktığı çağdaş uygarlık standartlarına yeniden ulaşabilmesi için modern teknolojileri ve yönetim mekanizmalarını süratle benimsemesi de hayati önem taşıyor.
Ayrıca ülkenin, İsrail’in çıkarlarına veya terörizm tehdidine odaklanmayan, dünya ile dengeli ilişkiler kurması da şart.
Zorunlu yakınlık ve İsrail’in varoluşsal emelleri
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçtiğimiz Şubat ayında Suriye’deki mevcut pozisyonlarını “savunma” gerekçesiyle koruyacaklarını duyurdu.
Heyetu Tahriş’uş Şam (HTŞ) ve yeni Suriye Ordusu’nun Şam’ın güneyine girmesine izin vermeyeceklerini söyleyen Netanyahu, “Kuneytra, Deraa ve Süveyda’da, Suriye’nin güneyinin tamamen silahsızlandırılmasını talep ediyoruz” açıklamasını yaptı.
İsrail, bölgedeki fırsatları değerlendirme ve kendi lehine kullanma konusunda son derece tecrübeli. Nitekim Esed rejiminin çöküşünün yanı sıra İranlı ve Rus müttefiklerinin nüfuzunun gerilemesinden doğan kaostan yararlanma fırsatını kaçırmadı.
Bu karmaşadan faydalanarak, Suriye kıyılarında ve Dürzi nüfuslu bölgelerde yeni direniş odakları oluşturmaya yöneldi. Bu hamleler, zamanla silahlı çatışmalara yol açan yeni bir isyan ortamının tetikleyicisi oldu.
İsrail bu süreçte, 1974 Ekim Savaşı sonrasında imzalanan ateşkes anlaşmasıyla oluşturulan Golan Tepeleri’ndeki tampon bölgenin statüsünü de fiilen değiştirdi. Bunu Suriye topraklarındaki varlığını genişletmek için kullandı.
Resmi olarak geri çekilme anlaşmasının çöktüğünü ilan eden Tel Aviv yönetimi, Golan Tepeleri'nin kuzeyinden güneyine uzanan 75 kilometrelik tampon bölgeyi işgal etti.
Şam’ın kurtarılmasının ilk gününden bu yana cephe hattı sakinleşmedi. İsrail savaş uçakları Suriye’ye yüzlerce hava saldırısı düzenledi.
Bu saldırılar zamanla Şam’ın mahallelerine kadar genişledi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Savunma Bakanlığı ile diğer kritik devlet kurumlarının çevresi dahi hedef alındı.
Böylece İsrail’in fiili işgali 460 kilometrekareyi aşan bir alanda kalıcı hale gelirken, bölgede dokuz askeri üs ile çeşitli gözetleme ve denetleme noktaları kuruldu.
İsrail, bu varlığını kuzey bölgelerindeki vatandaşlarını korumak ve Suriye’deki Dürzi azınlığın güvenliği desteklemek gibi çeşitli gerekçelerle temellendirdi.
Ancak bu gerekçeler, askeri çatışmaların yeri, zamanı ve koşullarını belirleme inisiyatifini neredeyse tamamen İsrail’in eline bırakıyor.
Suriye'nin karşı karşıya kaldığı bu zorluk karşısında, Suriye liderliğinin önünde sadece iki yol var.
Bunlardan ilki, İsrail’e karşı doğrudan askeri çatışmaya girmek. İkincisi ise İsrail’in tekrarlanan askeri operasyonlarını ve provokasyonlarını görmezden gelmek.
Ancak her iki seçenek de ciddi riskler barındırdığı gibi, uluslararası konjonktürde doğrudan İsrail’in lehine sonuçlar üretme potansiyeli taşıyor.
Bu nedenle Suriye’nin mevcut koşulları ve ihtiyaçlarına en uygun alternatif olarak üçüncü bir yol öne çıkıyor.
Söz konusu yol, İsrail’in yayılmacı hamlelerini durdurmayı ve taleplerini etkisizleştirmeyi içeriyor.
Bu çerçevede Şam’ın, uluslararası ilişkilerinin seyrini İsrail’le yaşadığı sorunlu dosyalardan ayrıştırması ve bu çatışmanın etkilerini yalnızca doğrudan sınır hattıyla sınırlı tutması kritik önem taşıyor.
Suriye, bu yaklaşım doğrultusunda, çatışmayı yatıştırmayı amaçlayan ve 1974’te imzalanan güvenlik anlaşmasını siyasi ve askeri tavan olarak yeniden teyit eden bir dizi “güvenlik düzenlemesine” dayanabilir.
Ancak bu durum, Suriye-İsrail normalleşmesi anlamına gelmediği gibi, Suriye’nin yeniden inşa ve istikrar hakkından da vazgeçtiği anlamına gelmiyor.
Aksine, iki dosyanın ayrıştırılması şu aşamada Suriye’nin lehine. Çünkü bu ayrım, İsrail’in ustaca kullandığı bölgesel baskı mekanizmalarına teslimiyetin önünü kapatıyor.
Aynı zamanda Şam’ın kendi ulusal çıkarları doğrultusunda daha bağımsız manevra alanı oluşturmasına katkı sağlıyor.
Yaptırımların kaldırılması ve terör listelerinden çıkarılma
ABD Dışişleri Bakanlığı, Kasım ayında Cumhurbaşkanı Şara’nın adının uluslararası terör listelerinden çıkarıldığını açıkladı.
Karar, içişleri Bakanı Enes Hattab olmak üzere yeni yönetimin üst düzey isimlerinin de aynı listelerden çıkarılmasını içeriyordu.
Washington yönetimi, BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) de benzer yönde bir kararın geçmesini destekledi, böylece hem Şara hem de Hattab’ın isimleri BM listelerinden kaldırıldı.
Öte yandan, AB de mayıs ayında Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımları kaldırma kararı alarak, aralarında Suriye Merkez Bankası’nın da bulunduğu çok sayıda kuruluşu yaptırım listesinden çıkardı.
Avrupa’nın bu adımı, Trump’ın yaptırımların kaldırılmasının yolunu açan başkanlık kararnamelerini imzalamasının hemen ardından geldi.
Suriye’nin kaldırmayı başardığı son yaptırım ise, 11 Aralık 2019’da ABD Kongresi tarafından kabul edilen ve Esed rejimini sivillere karşı işlediği savaş suçları nedeniyle cezalandırmayı hedefleyen “Sezar Yasası” oldu.
Bu yasa, yıllarca uluslararası yatırımların Suriye’ye girişini engellemiş, sermaye akışını durdurmuş ve ülkenin yabancı bankalardaki mal varlıklarının dondurulmasına yol açmıştı.
Yasanın iptal edilmesi, Suriye hükümetine yönelik uluslararası mali destek, yardım ve yatırım kaynaklarının geri dönmesinin önünü açacak.
Kongre’nin Sezar Yasası’nı yürürlükten kaldıran karar tasarısını onaylaması, Suriye’nin dikkatle değerlendirmesi gereken köklü bir dönüşüm anlamına geliyor.
Yaptırımların kaldırılmasının ardından ne olacak?
Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımların kaldırılması ve yeni hükümet üyelerinin terör listelerinden çıkarılması, uluslararası toplumdan bir “lütuf” değil, halkın ağır bedeller ödeyerek, kanıyla kazandığı bir haktır.
Ancak bu hakkın gerçekten hayata geçebilmesi ve etkili bir sonuca dönüşebilmesi, yalnızca resmi kararların “belge” olarak kalmasıyla sınırlı bırakılmamalıdır.
Bu sürecin, resmi kararı destekleyen ve hatta bazı açılardan ondan daha önemli olan bir halk rolüyle tamamlanması gerekiyor.
Bu rolün merkezinde, diasporadaki Suriyelilerin katkısı bulunuyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış milyonlarca Suriyeli, ülkeleri ile yaşadıkları toplumlar arasında köprüler kurarak, Suriye’nin uzun yıllar süren savaş ve yıkımdan, temel yaşam ihtiyaçlarının karşılandığı normale yakın bir düzene geçişini hızlandırabilir. Bu rol, ekonomik, kültürel, sosyal ve insani alanlarda çok katmanlı girişimleri içeriyor.
İkinci adım ise Suriye hükümetine düşüyor. Hükümetin, vatandaşları ve uluslararası toplumu, Suriye ile ilişkileri “normalleştirmeye”, ülkeye yatırım yapmaya, turist, üretici veya iş insanı olsun ziyaret etmeye teşvik edecek güven arttırıcı mekanizmalar geliştirmesi gerekiyor.
Bu ikili dinamik, yani diaspora toplumunun aktif desteği ile hükümetin güven verici adımları sayesinde Suriye, yaptırımların kaldırılmasının somut sonuçlarını daha hızlı bir şekilde toplayabilir.
Aynı zamanda İsrail’in yıllardır sürdürdüğü ve Suriye’yi güvenlik kaosunun içine düşmüş, komşuları için tehdit oluşturan ve sözde “silahlı terörist çetelerin” kontrolündeki bir ülke gibi gösteren propaganda söyleminden de kurtulabilir.
Bu propaganda, Siyonist medyasının ustalıkla yürüttüğü sistematik bir manipülasyon aracıdır.
Bu söylemin etkisini kırabilecek tek güç ise, yüksek güvenilirliğe sahip, hakikatle bağını koruyan ve Suriye halkının geleceğe dair hayaline sıkı sıkıya bağlı bir medyanın oluşturulmasıdır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.