Suriye’de Merkezileşme Krizi ve Yerel Direncin Yükselişi

Büyükelçi Erdem Ozan, Suriye’de geçiş sürecindeki merkezileşme krizini ve yerel direncin yükselişini Fokus+ için kaleme aldı.
Erdem_Ozan (1).jpg
Suriye%E2%80%99de-Merkezile%C5%9Fme-Krizi-ve-Yerel-Direncin-Y%C3%BCkseli%C5%9Fi.jpg

19.08.2025 - 11:47  |  Son Güncellenme:  04.09.2025 - 10:01

Suriye’de geçiş süreci sadece yavaş değil; yapısal olarak sorunlu. Mevcut ve yayılma eğilimi gösteren yönetim, siyaset ve güvenlik boşlukları bölgesel kırılganlığı derinleştiriyor. 

Süreç, kendi iç çelişkileriyle tıkanmış durumda. Ahmed Şara’nın Süveyda’daki Dürzi-aşiret gerilimlerini yönetememesiyle patlak veren son kriz, sadece yerel bir başarısızlık değil. Şam’ın merkezileşmiş ve dışlayıcı yönetim modeli ile geçişin dokusuna işlemiş zafiyetleri açığa çıkardı. 10 Mart’ta geçiş hükümeti ile SDG arasında imzalanan entegrasyon anlaşması ilerlemiyor. PKK güdümlü YPG/PYD mütereddit; kazanımlarından ve özünde ayrılıkçı olan gündeminden vazgeçebilmiş değil. Dış güçler rollerini yeniden tanımlıyor, ancak ortak bir strateji ya da koordinasyondan söz etmek güç. Ortaya çıkan tablo; kurumsal işlevsizlik, güç ve yönetim boşlukları ve artan bölgesel kırılganlıkla şekillenmiş bir dağınıklık dinamiği. 

Süveyda’daki tırmanma, İsrail’in müdahalesi ve Dürzi liderlerin uzlaşmaz tutumlarından bağımsız değerlendirilemez tabiatıyla. Ancak yaşananlar, daha derin bir sorunun habercisi. HTŞ’nin yönetim modeli dar kapsamlı merkezileşmeye dayalı ve dışlayıcı. Uzlaşma mekanizmalarından, oydaşma inşa kültüründen yoksun ve Suriye’nin çok katmanlı toplumsal yapısını dikkate almıyor. Dürzi-Bedevi çatışmaları, geçiş otoriteleri yerel hassasiyetlere duyarsız kaldığında gerilimin ne kadar hızlı tırmanabileceğini gösterdi. İsrail’in askeri müdahalesi, Dürzi topluluklarını koruma gerekçesiyle meşrulaştırıldı ve durumu daha da karmaşık hale getirdi. Süveyda artık yerel bir mesele değil; yukarıdan aşağıya yürütülen geçiş yönetiminin işlemediğinin somut örneği. 

Yapısal parçalanma ve merkezileşmenin sınırları 

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara

Şara ve ekibinin yönetim yaklaşımı, istikrar değil direnç üretiyor. Merkezileşme eğilimi; Kürtler, aşiret ağları ve dini azınlıklar gibi kilit aktörleri dışlıyor. 10 Mart anlaşması, SDG’nin birleşik bir Suriye çerçevesine entegre edilmesini hedefliyordu. Anayasal tanınma ve kurumsal katılım vaat ediliyordu. Ancak uygulamada ilerleme sağlanamadı. YPG/PYD, HTŞ’nin merkezi ordu kurma çabasını reddediyor ve fiili özerkliklerinin aşındırılmasından endişe duyuyor. ABD’nin desteğiyle yerel nüfusu sindirmek marifetiyle DEAŞ ile mücadele kisvesi altında elde ettikleri meşruiyet ve kazanımları yitirmek istemiyorlar.  

Bu tereddüt geçici değil; stratejik bir çıkmazı yansıtıyor. İki yanlış bir doğru etmiyor. SDG, meşruiyeti ve şeffaflığı olmayan bir geçiş otoritesine kurumlarını teslim etmeye hazır olmadıklarını ifade ediyor. Her iki taraf da Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğü temelinde bir vizyonda anlaşamıyorlar; bu ilkenin temel alındığı bir çaba da bu zamana kadar gösterilmiş değil.  

Geçiş hükümetinin kontrol ettiği bölgelerde yönetim hala parçalı. Eski muhalif gruplar nüfuz mücadelesi içerisinde. IŞİD kalıntıları yeniden örgütleniyor. Captagon ve uyuşturucu ticareti azalsa da devam ediyor. Ortak bir güvenlik mimarisi, bağımsız bir yargı ve işleyen bir bürokrasi halen oluşamadı. Özünü HTŞ’nin teşkil ettiği idari yapılar siyasallaşmış durumda ve kamu güvenini haiz değil. Kontrol alanı dışında ise yönetim ya yok ya da gayri resmi aktörlerin elinde. Boşluk sadece toprakla sınırlı değil; kurumsal ve psikolojik boyutları da var. 

Meşruiyetten yoksun merkezi otorite dayatmalarının uzun vadede başarı getirmesi ihtimali hayli düşük. Suriye’nin siyasal coğrafyası çok çeşitli, Esad sonrası gerçeklikleri ise fazlasıyla karmaşık. Geçiş yönetimi oydaşma arayışına dayalı, kapsayıcı ve yereli temel alan bir siyasa belirlemeli. Aksi takdirde, daha fazla sürtüşme ve parçalanma kaçınılmaz. 

Bölgesel aktörler ve yanıltıcı varsayımlar 

Suriye’deki geçiş sürecinde bugüne kadar görülen başarısızlık tek bir aktöre ya da politikaya indirgenemez. İsrail’i ya da Batı yaptırımlarını sorunların yegane nedeni olarak gören popülist anlatılar analitik olarak yetersizdir. İsrail’in askeri operasyonları (Esed’in düşüşünden bu yana 700’den fazla hava saldırısı) stratejik amaçlara hizmet ediyor. İran ve Hizbullah etkisini sınırlamak ve Suriye’nin güney sınırını yeniden şekillendirmek hedefleniyor. Bu eylemler, istikrarsızlığı körüklese de güç boşluğuna verilen tepkidir; doğrudan sebep değil. 

Yaptırımlar, yeniden inşa sürecini ve kurumsal gelişimi zorlaştırdı. Ancak geçişin başarısızlığının temel nedeni olarak tanımlanmaları yanlış olur. Sorunun özü yönetimdir: Dışlayıcı siyaset, meşruiyet eksikliği ve koordinasyon yoksunluğu. Yaptırımlar kırılganlığı artırabilir, ancak geçiş otoriteleri ile yerel aktörler arasındaki güvenin neden çöktüğünü, halkın Esed rejiminin çöküşünün ardından yeşerttiği umutları neden canlı tutmakta zorlandığını tek başına açıklayamazlar. 

ABD, izolasyondan taktiksel angajmana geçti. Kürt özerkliğine desteği azalmış gözükse de bunun çıkarlarıyla örtüştüğü fikrinden vazgeçmiş değil. Terörle mücadeleyi önceliklendiriyor ve bölgesel yük paylaşımı arıyor. Ancak stratejik tutarlılıktan yoksun. Kurumsal reform ya da çatışma çözümü için net bir yol haritası yok. Washington; Türkiye, Suudi Arabistan ve Avrupalı ortaklarına sorumluluk devrediyor. Ancak bu aktörler farklı saiklerle hareket ediyor ve çıkarların uyumlaştırılması noktasında koordinasyon zayıf. 

Suudi Arabistan temkinli bir şekilde yeniden devrede. Yeniden inşa, Sünni katılım ve kurumsal reformu destekliyor. HTŞ’nin İslamcı yönelimine karşı mesafeli, ancak alternatif görmüyor. Yaklaşımı pragmatik: İstikrarı sağlamak ve İran etkisini sınırlamak. Körfez ve Avrupalı ortaklarıyla eşgüdüme önem veriyor, ancak doğrudan müdahaleden kaçınıyor. 

Avrupa ülkeleri mülteci dönüşü, sınır güvenliği ve kapsayıcı yönetişimi önceliklendiriyor. Şam yönetimi ile ihtiyatla temas kuruyor, düşük tonda da olsa insan hakları ve kurumsal hesap verebilirlik talep ediyor. Ancak askeri varlıkları yok ve Körfez ile Türkiye’nin arabuluculuğuna bağımlı olmak dışında bu aşamada rasyonel bir seçenekleri görünmüyor. Avrupa, Suriye’yi çatışma sonrası istikrar için bir test alanı olarak görüyor, ancak rolü sınırlı. 

Türkiye, Suriye’deki istikrarsızlığın sonuçlarına doğrudan maruz kalıyor. Fırat’ın doğusundaki ayrılıkçı gündem, Şam yönetiminin dışlayıcı otoriterliği ve radikal unsurların yeniden yükselişi sınır ötesi riskler doğuruyor. “Terörsüz Türkiye” açılımı sınırın ötesindeki gelişmelere duyarlı. Ankara güvenlik, diplomasi ve ekonomik baskılar arasında denge kurmaya çalışıyor. Etkisi gerçek, ancak manevra alanı sınırlı. Türkiye, kendi tasarlamadığı bir geçiş sürecine tepki veriyor; çok aktörlü ve katmanlı bir düzlemde tam kontrol sahibi olması güç. 

Stratejik yeniden tasarım: Katılım, koordinasyon ve yerel sahiplik 

Suriye geçişi yapısal olarak kusurlu. Meşruiyet olmadan merkezileşme, güven olmadan entegrasyon, kapsayıcılık olmadan iyi yönetişim hedefleniyor. IŞİD boşluğu kullanıyor. İran vekil güçlerle manevra hazırlıklarını sürdürüyor. İsrail askeri varlığını ve müdahalelerini artırıyor. Bölgesel aktörler farklı ajandalarla hareket ediyor. Koordinasyon varsa da verimsiz. Kurumsal reform durmuş durumda. 

Acil bir stratejik yeniden tasarıma ihtiyaç var. Geçiş yönetiminin bu anlayışla sürdürülebilirliği gerçekçi bir beklenti değil. Kürtler, inandırıcı güvenceler olmadan entegrasyona yanaşmaz. Dış aktörler, koordinasyon ve yerel sahiplenme olmadan istikrar sağlayamaz. Yukarıdan aşağıya, dışlayıcı ve parçalı yönetim modeli sadece güven bunalımını ve çatışmaları derinleştirir.  

Yeni bir siyasi söylem ve kurumsal çerçeve ihtiyacı açık. Kapsayıcı, yerel sahiplenmeyi özendiren ve Suriye’nin gerçeklerine dayalı bir yapı. Geçiş yönetimi, ülkenin çoğulcu yapısını ve karmaşık dinamiklerini yansıtmalı. Bölgesel aktörler yaklaşımlarını gözden geçirmeli. Meşruiyeti pragmatizme tercih etmeli, kurumları desteklemeli; sadece aktörleri değil. 

Suriye’de geçiş süreci hala onarılabilir durumda. Ancak anlamlı bir müdahale için zaman daralıyor. Mevcut yaklaşım devam ederse, riskler daha da büyüyecek ve yansımaları yalnızca Suriye ile sınırlı kalmayacak. 

Geçişin başarısı, Şam yönetiminin ve dış aktörlerin münhasıran kendi gündemlerini değil, Suriye toplumunun ihtiyaçlarını da merkeze almasına bağlı. Yerel sahiplik olmadan kurumsal istikrar sağlanamaz. Koordinasyon olmadan güvenlik mimarisi kurulamaz. Kapsayıcılık olmadan meşruiyet üretilemez. 

Suriye’nin geleceği, yalnızca savaş sonrası yeniden inşa meselesi değil. Aynı zamanda bölgesel düzenin sınandığı bir alan. Bu geçiş süreci ya yeni bir siyasi mimarinin temelini atacak ya da yeni çatışmaların zeminini hazırlayacak.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.