Suriye Nasıl Kalkınır?

Doç. Dr. Zeynep Burcu Uğur, Suriye’nin iç savaş sonrası ekonomik kalkınma sürecinin zorluklarını ve potansiyel fırsatlarını tarihsel, siyasi ve ekonomik bağlamda Fokus+ için kaleme aldı.
Suriye Nasıl Kalkınır

12.02.2025 - 15:31  |  Son Güncellenme:  12.02.2025 - 15:45

2011 yılından 2024 yılına kadar süren iç savaş dönemini geride bırakan Suriye, şimdi yeni bir dönemin eşiğinde. Ancak bu uzun ve yıpratıcı süreçten bir başarı hikâyesi çıkarabilmesi, büyük ölçüde ekonomik kalkınmasını sağlayıp sağlayamayacağına bağlı. Savaşın yarattığı tahribat, sadece fiziksel altyapıyı değil, toplumsal yapıyı ve ekonomik dinamikleri de derinden etkiledi. Bu noktada Suriye’nin yeniden inşası, yalnızca kayıpları telafi etmeyi değil, sürdürülebilir bir kalkınma modeli oluşturmayı da gerektiriyor.

Savaş, Suriye’yi birçok açıdan geri götürdü. Kentlerin altyapısı büyük ölçüde zarar gördü, üretim tesisleri tahrip oldu, iş gücü piyasası daraldı ve milyonlarca insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Eğitim ve sağlık sistemleri zayıfladı, finansal kaynaklar tükenirken bir de ABD ve AB’nin büyük ekonomik yaptırımlarına maruz kaldı. Zaten bu yaptırımların da amacı Suriye ekonomisini çökerterek Esed rejimini devirmekti.  

Her ne kadar savaş büyük bir yıkıma yol açmış olsa da, tarumar olmuş bir ekonominin ayakları üzerine kalkması ilk olarak toplumun ortak çıkarına hizmet eden altyapı yatırımlarını gerektirir. Savaşın yıprattığı toplumlarda dayanışma duygusunun arttığı ve diğergamlığın güçlendiğini gözlemleyen çok sayıda araştırma vardır. 

Aynı zamanda, bizim araştırma sonuçlarımız da gösteriyor ki, savaş deneyimi insanları daha fazla risk alabilmeye sevk ediyor. Bu özellik, doğru yönlendirildiğinde yeni girişimlerin ve şirketlerin kurulmasında kritik bir rol oynayabilir. Baskıcı Esed rejiminin devrilmesiyle ortaya çıkan pozitif rüzgar, toplumun ortak çıkarına olan geri dönüşü yüksek projelere kanalize edilebilirse Suriye’nin ekonomik toparlanmasını hızlandıracak hem de uzun vadeli sürdürülebilir büyümeyi destekleyecektir.

Esed rejiminin devrilmesiyle birlikte, sadece baskıcı bir yönetim değil, aynı zamanda Suriye'nin geçmişte ekonomik kalkınmasını engelleyen korku rejimi de sona erdi. Bu, ülkenin önünde duran ve israf edilmemesi gereken tarihi bir fırsattır. Böylesi büyük dönüşüm süreçleri, bir ülkenin kaderini kökten değiştirebilecek nadir anlardan biridir ve yüzyılda belki bir kez ortaya çıkabilecek bir nitelik taşır. Esed’in devrilmesiyle yerinden oynayan ve hatta yerle bir olan taşları tekrar baştan dizmek mümkün olacaktır. Taşlar bir kez dizildikten sonra, yeniden farklı şekilde dizilmesi oldukça zor olabilir. Yol bağımlılığı olarak adlandırılan, bu kritik dönemde yapılacak hamlelerin gelecekteki seçenekleri ve yönelimleri sınırlayabilmesi hususen önemlidir. Bu, sadece geçmişin etkilerini aşmakla kalmayıp, aynı zamanda gelecekteki ekonomik ve siyasi yönelimlerin de belirleyicisi olacaktır.

Tarihsel arkaplan

Suriye’nin gelişimini anlamak için bu bölgenin Osmanlı İmparatorluğu’nun bir vilayeti olduğunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme dönemine paralel olarak Suriye’de de ekonomik kalkınma potansiyelinin olumsuz etkilendiği söylenebilir.  

İkincisi, Osmanlı İmparatorluğu çöktükten sonra, 1920-1946 yılları arasında Suriye Fransızların mandasına girdi. Fransa’nın 1920-1946 yılları arasındaki politikaları, büyük ölçüde kendi çıkarlarını koruma ve bölgedeki Fransız nüfuzunu pekiştirme amacı taşıyordu. Tarım, sanayi ve ticaret politikaları, Fransız sermayesine ticari bağlara öncelik verdi. Örneğin, Suriye’nin Fransa’ya hammadde tedarik eden bir ekonomi olarak kalması sağlandı; işlenmiş ürünler ise Fransız firmalarından ithal edildi.

Tarımın modernleşmesi ve daha kârlı hale gelmesi için Fransızlar bazı yatırımlar da yaptılar. Fakat bu yatırımlar ile özellikle pamuk ve tahıl gibi ihracata yönelik tarımsal ürünlerin üretimi teşvik edilirken, yerel halkın temel gıda ihtiyacını karşılamaya yönelik üretime yeterli destek verilmedi. Fransızlara ait şirketler kârlı tütün tekelini ele geçirdi. Fransız firmalar aynı zamanda demiryolu altyapısını da kontrol ediyordu.  

Fransız mandası döneminde, Alevilere özellikle askeri ve idari alanlarda ayrıcalık tanındı. 1922’de kurulan özerk Alevi Devleti ve Alevilerin Fransız denetimindeki Troupes Spéciales du Levant adlı askeri birliklerde yüksek oranlarda yer alması, Alevilerin devlet kurumlarında güçlenmesini sağladı. Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 10'unu oluşturan Aleviler, Osmanlı döneminde marjinalleşmiş bir toplulukken, Fransız yönetimi altında devlet mekanizmasında kritik roller üstlenme fırsatı buldu. Bu durum, bağımsız Suriye’nin siyasi ve askeri yapılanmasında kalıcı bir etki bıraktı. Fransızların Sünni Arap çoğunluğa karşı denge unsuru olarak desteklediği Aleviler, bağımsızlık sonrası süreçte özellikle ordu içinde güçlerini koruyarak siyasal yapıda etkili hale geldi. 1963’te gerçekleşen Baas darbesi ve ardından 1970’te Hafız Esed’in iktidarı ele geçirmesi, Fransız mandası döneminde şekillenen bu yapının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Hafız Esed ve sonrasında Beşar Esed’in yönetimi, büyük ölçüde orduda ve devlet bürokrasisinde Alevilerin tarihsel olarak edindiği güçlü pozisyonlar sayesinde mümkün oldu. Böylece Fransız mandası döneminde atılan temeller, Suriye’de Alevi elitlerin devletin kontrolünü uzun süre elinde tutmasına olanak tanıyan bir miras bıraktı.

Fransız yönetimine karşı halk arasında zamanla büyük bir direniş oluştu. Bağımsızlık mücadelesi, 1930'larda ve 1940'larda Fransızlara karşı büyüyen bir milliyetçi hareketle ivme kazandı.  

Suriye, 1946’da bağımsızlığını kazandıktan sonra otoriter rejimler tarafından yönetildi. Hafız Esed, 1970’te bir darbe ile yönetimi ele geçirerek Baas Partisi’nin kontrolünü sağlamlaştırdı ve devletin tüm kurumlarını baskıcı bir yönetim altında yeniden şekillendirdi. Kendisini "ebedi lider" olarak konumlandıran Esed, muhalefeti sindirmek için sert yöntemlere başvurdu ve güçlü bir istihbarat devleti inşa etti. Muhaberat, halkı sürekli gözetim altında tutan bir korku imparatorluğu haline geldi; ihbar sistemi, toplumda güvensizliği derinleştirdi ve rejim kendi gölgesinden bile korkar hale geldi.

Baskının en acımasız yüzlerinden biri Sednaya Hapishanesi oldu. Burada mahkumlar sistematik işkencelere maruz kaldı, binlercesi infaz edildi. 2000’de Beşar Esed’in iktidara gelmesiyle reform vaatleri gündeme gelse de, 2011’de başlayan protestolara yönelik aşırı şiddet iç savaşı tetikledi. Suriyeli sosyolog Burhan Ghalyün’ün de belirttiği gibi, şiddet, rejimin meşruiyet eksikliğinin bir sonucu olup, uzun vadede devletin temellerini zayıflattı.

İnsanların ertesi güne çıkıp çıkmayacağını, her an tutuklanıp işkence görüp görmeyeceğini bilmediği bir ortamda yatırım olmaması ve ekonomik gelişme olmaması en doğal neticedir.  

Bu topraklarda ümitvar olmak için neden var mı?

Suriye'nin ekonomik kalkınması için ümitvar olmak için bazı güzel örnekler var. Tarih, savaş ve yıkımdan sonra ekonomik dönüşümü başarabilenler için nasıl bir fırsat olduğunu göstermektedir.  

19. yüzyılın başlarında, bir Osmanlı valisi olarak göreve başlayan ve modern Mısır’ın kurucusu kabul edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa yönetimindeki Mısır, Osmanlı ve Avrupa müdahalesinden nispeten bağımsız hareket edebildiği dönemde hızlı bir ekonomik dönüşüm yaşamıştır. Devlet bürokrasisinin modernizasyonu, vergi sisteminin yeniden düzenlenmesi ve tarım ile sanayinin güçlendirilmesi, Mısır’ın o dönemde önemli bir büyüme kaydetmesini sağlamıştır. Bu reformlar sayesinde ülkede merkezi devlet yönetimi güçlendirilmiş ve Mehmet Ali Paşa’dan sonra da bu merkezi yapı korunmuştur. Mehmet Ali Paşa dönemi örneği, güçlü bir siyasi irade ve reform sürecinin ekonomik canlanmayı bir miktar mümkün kılabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, Suriye'nin gelecekte istikrarlı bir merkezi yönetime kavuşması halinde, ekonomik kalkınma yolunda önemli adımlar atması mümkündür.

II. Dünya Savaşı’nda büyük yıkıma uğrayan Almanya, 1945’te adeta harabeye dönmüştü. Ancak 1950’lerde Marshall Planı, piyasa ekonomisine geçiş, sanayiye yapılan yatırımlar ve hukukun üstünlüğünü tesis eden reformlarla Almanya hızla toparlandı. Suriye’nin yeniden inşası için benzer bir dış destek ve reform süreci kritik olabilir.

Kore Savaşı’ndan sonra Güney Kore, kişi başına düşen geliri 100 dolar civarında olan fakir bir ülkeydi. Ancak eğitim yatırımları, ihracata dayalı sanayileşme politikası ve güçlü bir devlet planlaması sayesinde teknoloji, otomotiv ve elektronik sektörlerinde dünya lideri bir ekonomi haline geldi. Suriye de uzun vadede tarım ve enerji dışı sektörlerini çeşitlendirerek benzer bir dönüşüm yaşayabilir.

Vietnam, 1975’teki savaşın ardından fakir bir ülkeydi. Ancak 1986’da başlatılan Doi Moi reformlarıyla merkezi planlamadan piyasa ekonomisine geçildi, tarım ve sanayi modernize edildi, yabancı yatırımlar teşvik edildi. Bu reformları yapan Vietnam Kominist Partisi idi. Vietnamlılar, komünizmin ekonomik olarak büyük fakirliğe neden olduğunu görüp, ABD ile komünizm yüzünden savaşmış ve kazanmış olmalarına rağmen, ekonomik hayattaki hatalarından vazgeçmeyi bildiler. Bugün Vietnam, güçlü bir üretim ve ihracat ekonomisine sahip. Suriye de savaş sonrası benzer bir ekonomik reform sürecine girebilir.

Suriye’nin kalkınmasında birincil gördüğüm husus barış süreciyle birlikte, daha önce güvenlik ve savunma için harcanan devasa kaynakların ekonomik kalkınmaya yönlendirilerek altyapı, sağlık ve eğitim hizmetlerine yatırım yapılması mümkün olacaktır. Bu durum, ekonomik kalkınmanın çarklarını döndürmeye başlayabilecektir.  

İslamiyet ekonomik kalkınma için engel mi kolaylaştırıcı mı?

Suriye’deki yeni yönetimin dini hassasiyetleri gösteren çok sayıda işaret olduğu için, İslamiyet’in rolüne de bakmakta fayda olabilir. İslamiyet'in ekonomik kalkınmadaki rolünü değerlendirirken, genel olarak dinlerin ekonomik ve toplumsal yapılar üzerindeki etkisine dair farklı teorik yaklaşımları incelemek faydalı olacaktır.

Ekonomik kalkınma literatüründe dinin rolüne dair en önemli teorilerden biri, Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism) adlı eserinde ortaya koyduğu yaklaşımdır. Weber’e göre, Protestanlık, özellikle Kalvinist ahlak anlayışı, bireyleri çalışkanlık, disiplin, tasarruf ve dünyevi başarıya yönlendirerek kapitalist ekonomik sistemin gelişimini teşvik etmiştir. Kalvinist inançlar, ekonomik kazancı ve başarıyı Yaratıcı’nın lütfu olarak görmüş, bu da bireylerin daha fazla çalışmasına ve birikim yapmasına yol açmıştır. Aynı zamanda, lüks tüketimden kaçınılması gerektiğine dair dini öğretiler, bu bakış açısına göre sermaye birikimini artırarak sanayi kapitalizminin temelini oluşturmuştur.

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson'un Ulusların Düşüşü kitabında, dinin ekonomik kalkınma üzerindeki doğrudan belirleyici etkisinin olmadığı değerlendirilmektedir. Yazarlar, ekonomik kalkınmanın temel belirleyicisinin siyasi ve ekonomik kurumlar olduğunu savunur ve din ile ekonomik gelişmişlik arasında yanıltıcı bir ilişki (spurious relationship) olduğunu öne sürer.

Örneğin, İngiltere’nin Sanayi Devrimi'nde Protestan ahlakının etkisinden ziyade, mülkiyet haklarını güvence altına alan ve yenilikçiliği destekleyen kapsayıcı kurumların belirleyici olduğu vurgulanır. Acemoğlu ve Robinson, Osmanlı İmparatorluğunu ve İspanyolların Güney Amerika’da kurdukları sömürge sistemlerini, dışlayıcı ekonomik kurumlara sahip toplumlar olarak görmektedir. Bu toplumlarda dinin gelişmeyi teşvik edici bir rol oynamaktan çok, mevcut düzenin korunmasına yardımcı olduğu iddia edilir. Burada, Orta Doğu'nun ekonomik geri kalmışlığı İslamiyet’ten ziyade dışlayıcı siyasi ve ekonomik kurumlarla ilişkilendirilir. Sonuç olarak, Acemoğlu ve Robinson’a göre, eğer bir toplumda kapsayıcı kurumlar varsa, dini inançlar ekonomik gelişmeye olumlu katkı sağlayabilir ancak dışlayıcı kurumlar hakimse, dinin statükoyu koruyarak kalkınmayı engelleyebileceği düşünülmektedir.  

Dinin ve özellikle İslamiyet’in ekonomik ilerlemede nasıl bir rol oynadığı konusunda kafa yoran akademisyenlerden biri de kıymetli hocam Ömer Demir. Ömer Demir, İlerleme ve İslam adlı eserinde, İslamiyet’in ekonomik kalkınmadaki rolünü daha farklı bir çerçevede ele alır. Ona göre, İslam dini doğrudan bir ekonomik model sunmaz çünkü dinin amacı bu değildir. Demir, İslam’ın ahlaki ve hukuki ilkelerinin piyasa mekanizmasıyla uyumlu olduğunu söyler. Ona göre, din ile ekonomik büyüme arasında bir ilişki vardır ancak bu ilişki doğrudan ve belirleyici bir nitelik taşımaktan ziyade, bireylerin beşeri sermayesi aracılığıyla şekillenir. Demir, dinin ekonomik gelişmeye etkisinin, bir motor ustasının teknik becerisi, bir sanatçının yetkinliği ya da bir sporcunun performansı ile dindarlığı arasındaki ilişki kadar dolaylı ve bağlamsal olduğunu vurgular. Ekonomik kalkınma için daha esas olan teknik becerilerdir. Yani, bir toplumun ekonomik kalkınması, sadece dinin emir ve yasaklarına indirgenemez. Nitekim, İslamiyet’in ticaret ahlakı, mülkiyet hakları ve sözleşme hukuku gibi ekonomik ilerlemeyi teşvik edici unsurlar barındırmasına rağmen, tarih boyunca farklı Müslüman toplumların ekonomik performansları birbirinden oldukça farklı olmuştur. Bu da gösteriyor ki, dinin ekonomik büyümeye etkisi, onun içeriğinden çok, içinde bulunduğu toplumsal ve kurumsal bağlam tarafından belirlenir.

Şahsi fikrimi de ifade edeyim. Ekonomik kalkınmada kurumların belirleyici rolüne dair vurguyu biraz açmak gerektiği kanaatindeyim. Kapsayıcı kurumların yalnızca hukuki ve siyasi yapılarla sınırlı olmadığını, sosyal normların da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği zaten Ulusların Düşüşü kitabında ifade edilmişti. Çünkü sosyal normlar, toplumun ekonomik ve politik örgütlenmesini şekillendiren temel unsurlardan biridir. Kitapta yeterince dile getirilmeyen bir husus din, tarih boyunca bu normların oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Birçok filozof, dinin etik davranışların sürekliliği için gerekli olduğunu savunmuştur. 

Bu çerçevede, Acemoğlu’nun bahsettiği kapsayıcı toplumsal kurumlardan biri de, İslamiyet gibi yatay yapılanmaya sahip dinler olabilir. Hz. Peygamber’in “Arabın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur” sözüyle vurguladığı eşitlik anlayışı, sosyal ve ekonomik açıdan kapsayıcı kurumsal yapılar için uygun bir zemin sunmaktadır. Ayrıca, dini inancın bireyler arasındaki diğergamlığı (özgeciliği) artırdığına dair önemli ampirik bulgular bulunmaktadır. Araştırmalar, dindar bireylerin özellikle kendi toplulukları içinde daha fazla dayanışma sergilediklerini göstermektedir. Dayanışmanın ise sosyal güvenin inşasında kritik bir rol oynadığını göstermektedir. Kamu mallarının üretilmesi ve toplumsal koordinasyonun sağlanması için diğergamlık önemli bir gerekliliktir ve bu bağlamda dinin, ekonomik kalkınma açısından dip dalga gibi güçlü fakat ölçülmesi zor bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum.  

Potansiyel tehditler

Suriye’nin geleceği konusunda umutlu olmak istesek de, bazı potansiyel tehditlerin farkında olmak gerekir.  

Arap Baharı süreci, Orta Doğu’da uzun yıllar baskıcı rejimler altında yönetilen toplumların değişim talebinin bir yansımasıydı. Ancak bu süreç, birçok ülkede demokrasiye geçiş umutlarını yeşertse de, çoğu durumda yeni baskıcı yönetimlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.  

Esed rejimi, mezhepsel ayrışmaları derinleştirerek ve devlet şiddetini kullanarak ülkeyi yıllarca yönetti. Bugün, yeni bir yönetimin oluşması için fırsat doğmuş olsa da, bu sürecin Arap Baharı sonrası karşılaşılan riskleri barındırdığı unutulmamalıdır.

Esed rejimi, dar bir Alevi elit lehine şekillenmiş bir yönetim anlayışıyla ülkenin siyasi ve ekonomik kaynaklarını tek bir kesime yönlendirdi. Yeni yönetimin de benzer şekilde, bu kez Sünni elitler lehine hareket etme riski bulunuyor. Böyle bir senaryo, yalnızca kapsayıcı siyasi ve ekonomik kurumların oluşumunu engellemekle kalmaz, aynı zamanda toplumun yeniden kutuplaşmasına ve çatışmalara sürüklenmesine yol açabilir. Kurumsal iktisatçıların vurguladığı gibi, hukukun üstünlüğü ve fırsat eşitliği olmadan ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir olması mümkün gözükmemektedir.  

Yeni yönetimin kendisini kanıtlaması için zaman tanımak gerekse de, grubun geçmişte El Kaide ile bağlantılı olması göz ardı edilmemelidir. Suriye’deki rejimin baskısı ve Irak’taki ABD işgali terör örgütlerinin oluşmasına zemin oluşturmuş olsa da, terör örgütlerinin içinde yetişmiş insanların kaba güç ile pazarlık yapmak yerine, hukuk kurallarına tabi olmayı seçmesini beklemek çok gerçekçi görünmüyor.  

Ayrıca hızlı bir ekonomik iyileşme olmazsa, pastayı bölüşmek zorlaşacağı için, siyasal istikrarsızlığa neden olması ve çıkar gruplarının piyasa yoluyla kar elde edemezlerse veya iktidarın getirdiği faydalar piyasada elde edilebilecek olandan çok daha büyük görünürse, iktidar için mücadele ederken iç savaşlar ve darbeler yaşanmasına dair de bol bol örnekler bulmak mümkün. O nedenle yavaş bir ekonomik iyileşmenin de istikrarsızlığa yol açma riski var.

Böyle bir tabloyu arzu etmesek de, Suriye’nin geleceğini şekillendirecek süreçlerin bu riskleri barındırdığı gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

Sonsöz

Yeni Suriye yönetiminin yaklaşık iki aylık performansı incelendiğinde, merkezi hükümete vurgu yapması, seçimler ile ilgili bir takvim oluşturulması, azınlık hakları ile ilgili olumlu açıklamalar yapmaları ve toplumsal mutabakat arayışında olmaları ekonomik kalkınma yolunda olumlu sinyaller olarak değerlendirilir.  

Türkiye’nin yeni yönetimin arkasında olması çok büyük avantaj. Türkiye, 100 yılı aşmış demokrasi tecrübesi ile onlar için yol gösterici olacaktır.  

Bu kısa zaman zarfında yeni yönetim ile temas için Almanya’dan, Avrupa Birliği’nden heyetlerin gelmesi de Suriye’nin yeni yönetiminin meşruiyet kazanması açısından kayda değer. AB’nin Suriye’ye uyguladığı yaptırımlardan bazılarını şartlı olarak gevşetme kararı da olumlu. ABD yaptırımlarının da kalkması Suriye’nin işini kolaylaştıracaktır.  

Suriye’nin istikrara kavuşması ve ekonomik olarak kalkınması elbette Türkiye’nin de menfaatinedir.   

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.