Sudan Savaşından Sonra Türkiye ve Uluslararası Değişim
22.01.2026 - 14:22 | Son Güncellenme: 22.01.2026 - 14:30
Türkiye’nin Sudan savaşının başındaki tutumu, etkili ülkelerin büyük çoğunluğundan çok da farklı değildi. Temkinli ve ölçülü bir tutum benimsiyor, insani ateşkes, siyasi çözüm ve uzlaşma çağrıları çerçevesinde, savaşan iki taraf arasında yüzeysel bir eşitlik yapma eğilimi taşıyordu.
Aylar boyunca Sudan’daki savaş, bölge dışındaki pek çok kişi açısından, doğrudan küresel ilgi alanlarının uzağındaki bir ülkede, rakip yerel taraflar arasında yaşanan karmaşık bir iç çatışma olarak görüldü.
Savaşın yayılmasıyla birlikte kademeli olarak değişmeye başlayan bu algı, modern tarihin en tehlikeli insani ve güvenlik krizlerinden birine dönüşmesiyle neredeyse tamamen ortadan kalktı.
Ancak bu tutum sabit kalmadı. Zamanla Ankara ve diğer etkili uluslararası aktörler, Sudan’da yaşananları, ayrıntıları ve özü itibarıyla yeniden tanımlama ve değerlendirme sürecine girdi.
Bugün Sudan’da yaşananlar, bir iktidar mücadelesi ya da aksayan bir siyasi geçiş krizi olmanın ötesine geçti.
Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu gibi en hassas bölgelerin merkezinde yer alan bir devletin çöküşünü önleme konusunda uluslararası ve bölgesel sistemin kapasitesini sınayan gerçek bir teste dönüştü.
Peki, uluslararası toplum ve özellikle Türkiye’nin Sudan savaşına ilişkin tutumu neden değişti?
Çekincelerden yeniden tanımlamaya
Savaşın dengeli bir arabuluculuk ve sınırlı diplomatik baskı yoluyla kontrol altına alınabileceği yönündeki yaygın kanaat değişti.
Bu yeni anlayış, herhangi bir tarafı açıkça desteklemekten kaçınan Türkiye de dahil olmak üzere uluslararası söyleme yansıdı.
Sahadaki gerçekler de kısa sürede farklı bir okumayı dayattı.
Savaş genişledikçe ve gerilimi azaltmaya doğru ilerlemek yerine daha karmaşık hale geldikçe, bunun hızlı bir uzlaşıyla çözülebilecek bir siyasi çözümü olmadığı ortaya çıktı.
Aynı zamanda, varlığını sürdürmeye çalışan bir devlet kurumu ile, herhangi bir kurumsal çerçeve dışında hareket eden ve bölgesel destekle güçlenen silahlı bir yapı arasındaki sert bir çatışma olduğu giderek daha net biçimde görüldü.
Bu anlayıştaki dönüşüm, birikimli süreçlerin, sahadaki gelişmelerin ve bölgesel dengelerin derinlemesine okunmasının sonucunda şekillendi.
Başarısızlıkla sonuçlanan her ateşkes girişimiyle birlikte, “iki taraf” söylemi pratikte anlamını giderek yitirdi.
Neden artık tarafsızlık mümkün değil?
Türkiye’nin temkinli yaklaşımı, genel olarak uluslararası tutumla birlikte, aşılması güç üç temel gerçekle karşı karşıya kaldı.
Bunların ilki, geçici ateşkes girişimlerinin Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle başarısızlığa uğramasıdır. Bu durum, "ortak sorumluluk" söylemini anlamından ve pratik içeriğinden yoksun bıraktı.
İkinci olarak, özellikle ülkenin batısındaki Darfur Bölgesi’nin başkenti olan Faşir kentinin HDK’nin kontrolüne geçmesinin ardından yaşanan geniş çaplı ihlallerle birlikte, eşi benzeri görülmemiş bir insani kriz ortaya çıktı.
Birleşmiş Milletler’e (BM) göre, Sudan’daki savaş dünyanın en büyük iç göç krizini yarattı ve sivil altyapının neredeyse tamamen çökmesine yol açtı.
Bu durum, krizi “iç çatışma” kategorisinden çıkararak çok boyutlu bir bölgesel tehdide dönüştürdü.
Üçüncüsü ise savaşın etkileri sınırların dışına taşarak, Kızıldeniz ile Afrika Boynuzu’nun güvenliğini doğrudan tehdit etmeye başladı.
Söz konusu aşamada çatışma, Sudan’ın iç meselesi olmaktan çıkarak açık biçimde bölgesel bir konuya dönüştü.
Ankara hesaplarını gözden geçiriyor
Türkiye açısından Kızıldeniz’deki herhangi bir krizi, deniz ve ticaret güvenliğinden bağımsız değerlendirmek mümkün değil.
Sudan’daki tablonun daha da karmaşık hale gelmesiyle birlikte Ankara, savaşa farklı bir perspektiften bakmaya başladı: Devlet ile milis yapı arasında siyasi eşitliği sürdürmek istikrara mı hizmet ediyor, yoksa kaosu mu kalıcı hale getiriyor?
Diğer yandan, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan’ın Ankara’ya gerçekleştirdiği ziyaret, bu dönüşümün açık bir göstergesi oldu.
Ziyaret kapsamında gerçekleştirilen karşılama ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapılan üst düzey görüşme, Türk tarafında dışişleri, savunma ve tarım bakanları ile Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı, Savunma Sanayii Başkanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın, Sudan tarafında ise Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanlığı Müsteşarı, İstihbarat Başkanı ve Savunma Sanayii Başkanı’nın katılımıyla gerçekleşti.
Görüşmelere eşlik eden siyasi dil ve verilen karşılıklı mesajlar, temkinli tarafsızlık pozisyonundan, Sudan devletinin meşruiyetinin açık biçimde tanınmasına ve kurumları dışında silahlı gücü meşrulaştıran her türlü sürecin reddine geçildiğini yansıttı.
Duygusal ya da tepkisel olmayan bu tutum, dikkatle hesaplanmış bir siyasi tercih olarak öne çıkıyor.
Ankara’nın yaklaşımı, darbeler ve silahlı örgütlerle mücadeleye ilişkin tarihsel tecrübesiyle, bölgesel güvenliğe bakışıyla ve merkezi devleti baypas eden uzlaşıların doğurabileceği risklere dair farkındalığıyla da örtüşüyor.
Türk yaklaşımının belirleyici unsurları
Görünen o ki Türkiye’nin yaklaşımı, bir dizi temel belirleyici faktöre dayanıyor. Bunların başında devletin birliği ve kurumların meşruiyeti geliyor.
Türkiye, darbeler ve devletin içeriden zayıflatılmasına yönelik girişimlerle dolu uzun tecrübesi sayesinde, merkezi devleti baypas eden ya da onu zayıflatan uzlaşıların taşıdığı risklerin farkında.
İkinci belirleyici unsur, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nun güvenliği. Sudan’ın istikrarı, Türkiye açısından yalnızca siyasi bir dayanışma meselesi değil, ekonomik ve güvenlik çıkarlarını da ilgilendiren daha geniş bir denklemin parçası olarak görülüyor.
Üçüncü faktör ise insani ile siyasi durumun birbirinden ayrılmasının artık mümkün olmamasıyla ilgili.
İnsani krizi, onu doğuran siyasi ve güvenlik kökenlerinden bağımsız biçimde ele almak pratik bir seçenek olmaktan çıktı.
Bu çerçevede, devletin parçalanmasına yol açmadan, güvenlik önlemlerinin kararlılık ile siyasi süreçle birlikte yürütülmesi fikri öne çıkıyor.
Sudan liderliğinin Türkiye ile ilişkilerin stratejik ortaklığa dönüştüğüne dair vurgusu, savaş sonrası dönemin en az savaşın kendisi kadar önemli olduğuna dair ortak bir farkındalığı yansıtıyor.
Bu bağlamda, yeniden imar, limanlar, altyapı, enerji ve tarım gibi alanların, barışı kalkınmayla buluşturan, Sudan’ı yalnızca yardımlara bağımlı bir ülkeden çıkarabilecek uzun vadeli ortak çıkarların temelini oluşturabilecek konular olduğu biliniyor.
Türkiye’nin dönüşümü daha geniş bir tablonun parçası
Türkiye’nin tutumundaki değişim, Sudan’a yönelik uluslararası söylemde yaşanan daha geniş çaplı bir değişimle paralel ilerledi.
Suudi Arabistan’la ortaklaşa yürütülen Cidde süreci üzerinden kilit bir rol üstlenen ABD, çok katmanlı bir çatışmayı yönetme kapasitesinin sınırlarıyla karşı karşıya kaldı.
Washington, Afrika’da bir başka başarısız devlet istemiyor, ancak uzun vadeli ve doğrudan bir müdahale konusunda da isteksiz davranıyor.
Bu nedenle Washington, koordinatör ve yetkilendirici bir role yönelmeye başladı. Başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere, sahada fiilİ etki kapasitesine sahip bölgesel aktörlere daha geniş bir alan açtı.
Riyad açısından Sudan konusu, insani arabuluculuk çerçevesinin ötesine geçerek, çözümü Kızıldeniz’in güvenliğiyle ilişkilendiren ve milislerin oldubitti olarak kalmasına izin veren belirsiz çözümleri reddeden bir yaklaşıma doğru evrildi.
Kahire ise Sudan ile olan uzun sınırı, bu sınırın güvenliğinin sağlanmasındaki zorluklar ve iki ülke arasındaki derin toplumsal bağlar nedeniyle, Sudan devletinin birliğini vurguladı ve paralel yapıların reddetti.
Mısır, bunu kendi ulusal güvenliğiyle, dolayısıyla Sudan’ın ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılı bir mesele olarak değerlendirdi ve bu konuyu taviz verilmeyecek kırmızı çizgiler arasında gördüğünü ortaya koydu. Hartum ile arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasını da bu bağlamda gündeme taşıdı.
Böylece bölgesel ve uluslararası ortak mesaj daha net hale geldi: Sudan’daki savaşa karşı “krizi yönetme” politikası artık yeterli görülmüyor, devlet ile milis yapılar arasında eşitlik yapılması da uluslararası düzeyde kabul edilebilir bir seçenek olmaktan çıktı.
Çatışmayı yönetmekten devleti korumaya
Uluslararası bakıştaki belki de en önemli dönüşüm, “çatışmayı yönetme” çabasından, bizzat devlet yapısının korunmasını düşünmeye geçilmesinde somutlaştı.
Zira benzer deneyimlerin hiçbirinde, paralel silahlı yapıların örtülü ya da açık biçimde tanınması barış üretmedi, aksine daha uzun savaşlara ve daha derin bölünmelere yol açtı.
Bu perspektiften bakıldığında, Sudan devlet kurumlarını -tüm zorluklara rağmen- desteklemek, ülkenin bölgede yaygın olan "kronik parçalanma" modeline kaymasına izin vermekten daha az maliyetli bir seçenek haline geliyor.

Kimi çevreler Sudan’ın bu hesaplamalardaki önemini sorgulayabilir. Ancak Sudan artık ne Türkiye’nin ne bölgesel aktörlerin ne de uluslararası sistemin denklemlerinden uzak bir ülke konumunda.
Zira Sudan’ın istikrarı ya da çöküşü, Kızıldeniz’in güvenliğini, uluslararası ticaretin seyrini, Afrika Boynuzu’ndaki güç dengelerini ve son derece hassas bir bölgesel çevrede kaosun yayılmasının önlenmesini doğrudan ve derin biçimde etkiliyor.
Bölgede dengeli bir rol oynamayı hedefleyen Türkiye, “ya tarafsızlık söylemini sürdürmek ya da devlet ilkesinin yanında durmak” şeklinde kendisini iki seçenekle karşı karşıya buldu. Görünen o ki Ankara ikinci seçeneği tercih etti.
Özetle, uluslararası tutumda yaşanan değişim, Sudan’daki savaşın taraflarından birine duyulan sempati üzerinden değil, çatışmanın mahiyetine dair gecikmiş bir farkındalık üzerinden okunmalıdır.
Sudan artık geçici bir çatışma alanı değil, BM’nin tam üyesi olan bir devletin parçalanmasını önleme konusunda uluslararası toplumun kapasitesini sınayan gerçek bir testtir.
Bu sınamada, stratejik ya da siyasi açıdan devlet ile kaos arasında eşitlik yapmak artık bir tercih değil, düzeltilmesi gereken açık bir stratejik hata haline geldi.
Türkiye de, anlaşıldığı kadarıyla, bu dönüşümü zamanında okudu, temkinli tutum ve tarafsızlıktan, Sudan’da devletin meşruiyetini destekleme yönünde bir pozisyona geçti..
Bu dönüşüm savaşı kısa vadede sona erdirmeyebilir. Ancak hiç kuşkusuz, onunla nasıl ilişki kurulacağına dair kuralları değiştiriyor ve nihayetinde savaşı doğru bağlamına oturtuyor.
Sonuç olarak, Sudan'da yaşananlar artık sadece çatışan tarafların iradesinin bir sınavı olmaktan çıktı. Çünkü yakın ve uzak deneyimler, kurumları baypas eden veya silahları kurumlar dışında meşrulaştıran anlaşmaların kalıcı barış sağlamadığını, çatışmayı ertelediğini ve bedelini artırdığını kanıtlamıştır.
Bu nedenle, Sudan’da yaşananlar, bölge ve uluslararası toplumun devlet kavramıyla başa çıkma konusundaki ciddiyetine dair ciddi bir sınavdır.
Bu bağlamda Türkiye’nin tutumundaki değişim, yalnızca mevcut bir hükümete verilen siyasi destek olarak değil, ne kadar kırılgan olursa olsun devletin korunmasının, ufku olmayan açık bir kaosu yönetmekten çok daha düşük maliyetli olduğu yönündeki daha geniş bir farkındalığı yansıtması açısından da önemlidir.
Bu nedenle, bu dönüşümün sonuçları yalnızca savaş alanındaki güç dengesiyle değil, Sudan halkının bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla birlikte, bu farkındalığı savaşı sona erdirmeyi devletin yeniden inşasıyla buluşturan bir yola dönüştürme kapasitesiyle ölçülecektir.
Bir dönem mümkün bir seçenek gibi görünen tarafsızlığın, bu tür savaşlarda gerçekte tarafsız bir tutum olmadığı, aksine çatışmanın uzamasına dolaylı katkı sunabildiği ortaya çıktı.
Sonuç olarak devlet ilkesinden yana tavır almak ise, nihayetinde savaşı yönetmeye değil, sona erdirme imkanına yönelik bir tercihle ilgilidir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.