Sudan–Pakistan Anlaşmasına Stratejik Bir Yaklaşım: Savaş Duracak mı?
13.01.2026 - 12:09 | Son Güncellenme: 13.01.2026 - 12:31
Pakistan ile Sudan arasındaki askeri ilişkiler, değeri 1,5 milyar doları aşan büyük ölçekli bir savunma anlaşmasının imzalanmasıyla niteliksel bir aşamaya girdi. Bu anlaşma, Sudan’da devam eden savaşın seyrinde kritik bir dönüm noktası oldu. Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne hafif taarruz uçakları, gelişmiş insansız hava aracı sistemleri ve hava savunma unsurlarının yanı sıra zırhlı araçların tedarikini kapsayan anlaşma, sıradan bir silah anlaşmasının ötesinde anlam taşıyor. Söz konusu adım, Sudan Silahlı Kuvvetleri’nden gelen açık bir siyasi mesaj olarak okunurken, bu mesaj stratejik tercihin müzakere yoluna girmekten ziyade askeri çözüm yönünde şekillendiğini ortaya koyuyor.
Böylece anlaşma, Sudan askeri kurumunun stratejik düşünce yapısında yaşanan bir dönüşümü yansıtıyor. Bu bağlamda, siyasi çözümlerdeki çıkmaz ve müzakere yoluyla çözüm olasılıklarının azalması göz önüne alındığında, çatışmayı sona erdirmek için temel araç olarak sert güce dayalı bir çıkış arayışı görülüyor.
Sudan Silahlı Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hamideti) arasında Nisan 2023’ten bu yana yıkıcı bir savaş yaşanıyor. Söz konusu çatışma, Afrika kıtası ve Orta Doğu’nun en ağır insani krizlerinden birine dönüşmüş durumda.
Gözden Kaçmasın
Çatışmalar nedeniyle 12 milyondan fazla kişi ülke içinde ve başka ülkelere doğru göç etmek zorunda kaldı, yaklaşık 4 milyon kişi komşu ülkelere sığındı. Savaş, sağlık sistemleri başta olmak üzere altyapıyı büyük ölçüde tahrip etti, bu da yaygın kıtlık koşullarına yol açtı. Yaklaşık 24,6 milyon kişi akut açlık riskiyle karşı karşıya bulunurken, Darfur’un bazı bölgeleri ile Nuba Dağları’nda kıtlığın varlığı resmen teyit edildi. Sudan ordusunun başkent Hartum’u yeniden kontrol altına alması ve sahada tüm cephelerde ilerleme kaydetmesinin ardından, Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Hamideti, ayrılıkçı bir eğilim taşıyan siyasi bir proje dayatma girişimine yöneldi. Hamideti, Temmuz 2025’in sonlarında Niyala’da Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey ile birlikte paralel bir hükümet kurulduğunu ilan ederek kendisini devlet başkanı, Abdülaziz el-Hilu’yu ise yardımcısı olarak atadı. Bu süreçte Hızlı Destek Kuvvetleri ile çeşitli silahlı gruplar ve milis unsurlar, Batı Sudan’ın farklı bölgelerinde konuşlanmaya devam ediyor, özellikle Darfur ve Kordofan’da yoğunlaşmış askeri varlıklarıyla sahadaki etkilerini sürdürüyor.
Hamideti, paralel bir hükümet ilan ederek Hartum’daki mevcut otoritenin meşruiyetini baltalamayı ve kendisini Sudan ordusunun hükümetine alternatif bir aktör olarak sunmayı hedefliyor. Ancak bu adım, sahadaki dengeler açısından daha derin anlamlar taşıyor. Çünkü girişim, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kısa ya da orta vadede başkente geri dönme kapasitesinden yoksun olduğuna dair zımni bir kabul niteliği taşıyor. Bu çerçevede Hamideti, silahlı bir isyan hareketinden fiili bir otoriteye dönüşmeye dayalı yeni bir denklem kurmaya çalışıyor. Batı Sudan’da bir hükümet oluşturulması, yalnızca siyasi bölünmenin yeniden üretilmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda merkezi devlet kurumlarından geriye kalan yapının da çözülmesinin önünü açıyor.
Daha önce Sudan Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanı’nın şemsiyesi altında faaliyet gösteren ve isyanın başlamasıyla resmen dağıtılan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin bugün kendi hükümetini kurma yoluna gitmesi, devlet merkeziliğinin ne denli aşındığını gözler önüne seriyor. Bu bağlamda Hamideti’nin attığı adım, Sudan’ı uzun ve yıpratıcı bir savaşın ardından fiili bölünme senaryosuna sürükleyebilecek nitelikte bir eşik olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda ülke bu süreçte iki zıt seçenekle karşı karşıya kalıyor: Ya savaş sürecek ve bölgesel ölçekte genişleyecek ya da uzun süreli bir çatışmanın ardından dayatılmış bir durum olarak bölünme kalıcılaşacak. Buna karşılık Hartum hükümeti, Orgeneral Abdulfettah El-Burhan ve Başbakan Kamil İdris liderliğinde, meşruiyetini kurumsal adımlarla güçlendirdi.
Temmuz 2025’in sonlarında 22 bakanlık koltuğunun 20’sine atama yapılarak kabine büyük ölçüde tamamlanırken, bu süreci 9 Ağustos’ta bakanların anayasal yemin töreni izledi. Ardından Burhan, çatışmaların seyrini izlemek ve hükümetinin tek meşru otorite olduğunu vurgulamak amacıyla Güvenlik ve Savunma Konseyi toplantısına başkanlık etti.
Pakistan anlaşmasının uluslararası ve bölgesel bağlamı
Uluslararası düzeyde ise paralel bir hükümetin ortaya çıkışı hızlı ve sert tepkilerle karşılandı. Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AfB), ABD, Mısır ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Sudan’ın toprak bütünlüğüne ve birliğine desteklerini yineleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri öncülüğünde kurulan yapıyı Sudan’ın egemenliğinin ihlali ve barış çabalarına yönelik bir tehdit olarak kınadı. Afrika Birliği Barış ve Güvenlik Konseyi de, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin paralel hükümetini açıkça reddederek, Geçiş Dönemi Egemenlik Konseyi’ne saygı çağrısında bulundu.
Bu çerçevede paralel hükümetin ilanı, Sudan’daki siyasi bölünmeleri daha da derinleştirebilir, diplomatik girişimleri de zorlaştırabilir. Aynı zamanda, Libya’da yaşananlara benzer şekilde ülkenin kalıcı olarak parçalanma riskini artıracak bir güç mücadelesi olarak görülebilir. Buna rağmen, uluslararası ve bölgesel aktörler, Libya örneğinde olduğu gibi, çatışmanın gelecekteki seyrinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaya devam ediyor. Ancak burada temel fark, Libya’da başta Mısır ve Türkiye olmak üzere bazı bölgesel aktörlerin çatışmayı sınırlama ve dengeleme yönünde rol üstlenmiş olmaları ve bu sayede ülkenin doğusu ile batısı arasında görece istikrarlı bir denge oluşmasıdır. Sudan’da ise tablo çok daha karmaşık bir görünüm arz ediyor.
Mevcut çatışmaya çok sayıda bölgesel ve uluslararası aktör dahil olurken, bu aktörler ülkenin gelecekteki siyasal sistemi konusunda birbirinden köklü biçimde farklı vizyonlara sahip bulunuyor. Bu durum, Sudan içindeki yerel çıkar çatışmalarıyla daha da derinleşiyor. Komşu ülkeler, dolaylı ve çoğu zaman açık olmayan biçimlerde çatışmanın önemli tetikleyicileri arasında yer alıyor, bu bağlamda özellikle Mısır ve Etiyopya öne çıkıyor. Buna karşılık Libya’nın doğusundaki otorite alanları ile Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti, Hızlı Destek Kuvvetleri için lojistik destek bölgeleri olarak görülüyor. Suudi Arabistan ve ABD ise, daha çok bölgesel ve uluslararası düzeyde garantör ya da destekleyici aktörler konumunda bulunuyor.
İsrail, Rusya ve İran gibi bazı ülkeler de, Sudan’daki çatışmaya siyasi ya da askeri düzeyde belirli ve farklı roller üstleniyor. Bu denli kutuplaşmış bir iç ve bölgesel ortamda, Sudan ordusunun Pakistan ile imzaladığı silah anlaşması, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolü ve egemenliği altındaki tüm Sudan topraklarının “kurtarılması” hedefi doğrultusunda yürütülen savaşın tamamlanacağı yönünde güçlü bir teyit adımı olarak öne çıkıyor. Bu durum, bölgesel ölçekte bir mutabakat sağlanmadığı sürece müzakereye dayalı çözümlere ulaşılmasının son derece zor olacağını ortaya koyuyor. Söz konusu anlaşma, ordunun siyasi ufkun tıkandığı ve müzakere girişimlerinin etkisini yitirdiği bir konjonktürde, çatışmayı yönetmenin ana yolu olarak askeri kesin sonuç alma seçeneğinde ısrarcı olduğunu gösteriyor. Anlaşma, aynı zamanda finansman kaynağına ilişkin soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.
Zira hem Sudan hem de Pakistan, siyasi gelişmeler ve Kovid-19 salgınının etkileri nedeniyle ağır bir ekonomik krizden geçiyor ve her iki ülkede de yüksek enflasyon ciddi bir baskı unsuru olmaya devam ediyor. Pakistan’da yıllık enflasyon oranı 2024 yılı sonunda yüzde 12,6 seviyesine gerileyerek 2023’teki yüzde 30,7’lik orana kıyasla düşüş kaydetti. Buna karşılık Sudan’da yıllık enflasyon oranı 2024’te bir önceki yılın yüzde 193,9’luk seviyesinden yüzde 218,1’e yükselerek ekonomik tablonun giderek daha da ağırlaştığını ortaya koydu.
Anlaşma, Pakistan ve Sudan açısından beklenmedik ve alışılmışın dışında bir adım olarak yeni bölgesel dinamikler yaratıyor. Bu yönüyle söz konusu anlaşma, yalnızca sahadaki acil askeri ihtiyaçlara verilen bir yanıt olmanın ötesine geçiyor. Buna ek olarak, Sudan’daki askeri ve siyasi liderliğin önceliklerinde ısrarcı bir çizgiyi de açığa çıkarıyor. Anlaşma sayesinde Sudan Silahlı Kuvvetleri, gelişmiş silah ve askeri sistemlerle donatılarak, sahadaki kapasitesini önemli ölçüde artırma imkanı elde edecek.
Anlaşma Sudan’daki savaş alanlarını nasıl etkileyebilir?
Sahadaki etkiler açısından bakıldığında, söz konusu anlaşma Sudan ordusunun askeri kabiliyetlerinde niteliksel bir sıçramaya işaret ediyor.
“Ababeel-5 ve Shahpar-2" gibi gelişmiş ve çok amaçlı insansız hava araçlarının envantere katılması, orduya keşif, istihbarat toplama ve hassas hedefleme görevlerini, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolündeki bölgelerin derinliklerinde dahi etkin biçimde icra edebilme imkanı sunuyor. Bu durum, tehdit altındaki hava sahasında pilotlu uçak kullanma riskini azaltırken, operasyonel etkinliği önemli ölçüde artırıyor. Stratejik düzeyde ise anlaşma, savaşın başlangıcından bu yana Sudan ordusunun karşı karşıya kaldığı muharebe boşluklarını kapatmaya yönelik bir yönelimi yansıtıyor.
Ordu, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kara unsurlarındaki hareket kabiliyeti ve esnekliğine karşı, taktik ve taarruz niteliği taşıyan gelişmiş silah sistemleriyle yeni bir denge kurmayı hedefliyor. Başka bir deyişle, bu anlaşma Sudan ordusunu çatışmalarda daha çevik hale getirecek ve böylece Hızlı Destek Kuvvetleri’nin ordu üzerindeki en önemli avantajını ortadan kaldıracaktır. Pakistan anlaşmasının temel unsurlarından biri olan K-8 Karakorum uçakları, Sudan ordusu açısından önemli bir üstünlük oluşturuyor. Bu uçaklar, yeni pilotların kısa sürede eğitilmesine imkan tanıyarak, uzun soluklu bir savaşta kritik öneme sahip insan kaynağı sorununu hafifletme potansiyeli taşıyor. Ayrıca hafif taarruz görevlerinde kullanılabilmeleri, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin ikmal hatlarına yönelik etkili kara saldırılarının önünü açıyor.
Bu çerçevede K-8 Karakorum’ların envantere girmesi, Sudan ordusunun operasyonel hareket alanını genişleterek, Darfur bölgesindeki stratejik noktalara erişimini kolaylaştırabilir. Özellikle de Hartum’a yaklaşık 900 km uzaklıktaki paralel hükümetin başkenti Güney Darfur’daki Nyala’ya, Kuzey Darfur’da bulunan Faşir ve çevresine, Çad sınırına yakın, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin en önemli kalelerinden biri olan Batı Darfur’daki El-Cuneyne’ye, Orta Darfur’daki Zalince ve Doğu Darfur’da Hamidti’nin aşiret tabanını oluşturan Ed-Daein’e ulaşmasını sağlayacak. Ancak anlaşmanın önemi yalnızca iç cepheyle sınırlı değil, aynı zamanda iç içe geçmiş bölgesel dengelerle de doğrudan kesişiyor. Hartum ile Çad’daki Amdjarass Havalimanı arasındaki mesafenin yaklaşık 1.049 kilometre olması, bu üssü Sudan Hava Kuvvetleri’nin erişim ve hedefleme menzili içine sokuyor.
Söz konusu havalimanı, BM tarafından yayımlanan bir soruşturma ile Ocak 2024’te BMGK’ya sunulan raporlarda da belirtildiği üzere, Hızlı Destek Kuvvetleri’ni destekleyen ülkeler tarafından bir hava köprüsü olarak kullanılıyor ve lojistik ikmal hattı işlevi görüyor. Buna karşılık Sudan Hava Kuvvetleri’nin, menzil ve kapasite kısıtları nedeniyle Çad’daki Encemine Uluslararası Havalimanı’nı devre dışı bırakması oldukça güç görünüyor. Aynı durum, Libya’daki El-Hadim Hava Üssü için de geçerli. Her iki nokta da Hızlı Destek Kuvvetleri açısından uzun vadeli lojistik merkezler olarak öne çıkarken, Sudan ordusunun mevcut ve öngörülen hava kapasitesi bu hatları tamamen felç etmeye yetmeyebilir.
Orta Afrika Cumhuriyeti ise tabloda dolaylı biçimde dahil olan ikincil bir aktör olarak öne çıkıyor. Zira Hamideti ve Hızlı Destek Kuvvetleri’yle bağlantılı bazı paralı askerlerin bu ülke topraklarından geldiği biliniyor. BM raporlarına göre, Orta Afrika Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusundaki bazı askeri üsler, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) desteğiyle askeri ikmal sağlanmasında kullanıldı. Bu durum, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Sudan’daki operasyonlarını besleyen daha geniş bir bölgesel ağın parçası olarak değerlendiriliyor. Buna karşın Bangui yönetiminin, Hamideti’nin paralel hükümetine açık ve resmi bir siyasi destek açıklamasına gitmesi beklenmiyor. Ülkenin iç kırılganlığı ve Rusya ile Wagner grupları başta olmak üzere çeşitli bölgesel ağlarla iç içe geçmiş ilişkileri, Orta Afrika Cumhuriyeti’nin bu süreçte “gölge rol” ile yetinmesini daha olası kılıyor.
Anlaşma sonrası bölgesel rekabet dinamikleri ve güç dengelerinin yeniden şekillenmesi
Söz konusu anlaşma, Hartum yönetiminin Batı kaynaklı kısıtlamalardan kaçınmak amacıyla silah tedarik kaynaklarını Pakistan üzerinden çeşitlendirme çabalarını ortaya koyuyor. Aynı zamanda Avrupa ve Rusya’ya kıyasla daha düşük maliyetli fiyatlar ve teknolojilerden yararlanma hedefini de yansıtıyor. Bu çerçevede anlaşma, ordunun hala gücünü yeniden inşa edebileceği ve devletin merkezi otoritesini pekiştirebileceği yönünde komşu ülkelere bölgesel bir mesaj taşıyor. Öte yandan Pakistan–Türkiye hattındaki işbirliği, Hartum’un yalnızca askeri destekle sınırlı kalmayan, daha geniş ölçekli bir stratejik ortaklığa kapı aralayabilecek yeni bir eksene yönelme arzusuna işaret ediyor.
Bu bağlamda Çin ve Türkiye, Sudan’daki çatışma denklemine dolaylı biçimde dahil oluyor. Pakistan, her iki ülke için de askeri teçhizat ve teknolojilerin aktarılmasında bir geçiş kapısı işlevi görüyor. Bunun nedeni, Sudan’ın, daha önce duyurulan Çin’in “Kuşak ve Yol Girişimi” de dahil olmak üzere, Afrika Boynuzu ve Doğu Afrika’daki Türk faaliyetleri için önemli bir lojistik merkezi olarak stratejik önemidir. Ayrıca Türk istihbaratının faaliyetlerinde gözlemlenen artış ve Sudan ordusunun ana merkezi konumundaki Port Sudan’a yönelik temasların yoğunlaşması, Ankara’nın ilerleyen dönemde Sudan Silahlı Kuvvetleri’ne açık ve görünür destek adımları atabileceğine dair ihtimalleri güçlendiriyor. Bu olasılık, Orgeneral Burhan’ın geçtiğimiz Aralık ayında Ankara’ya gerçekleştirdiği resmi ziyaretle de uyumlu bir tablo ortaya koyuyor.
Özellikle, İran’ın Suriye'deki varlığını zayıflatmayı amaçlayan yüksek düzeyde ittifak ve koordinasyon ortamında, Pakistan anlaşmasının ana finansörleri arasında Türkiye ya da Suudi Arabistan’ın yer almış olabileceğine dair güçlü değerlendirmeler, bu adımı İran’dan doğrudan destek seçeneğine alternatif bir çerçeveye oturtuyor. İran, yedi yıllık bir aranın ardından Ekim 2023’te Sudan ile ilişkilerini yeniden canlandırmış, bu süreçte diplomatik ve askeri boyutları eş zamanlı olarak devreye sokmuştu.
Taraflar, karşılıklı olarak büyükelçiliklerin yeniden açılması konusunda mutabakata varırken, Tahran Sudan ordusuna nitelikli askeri destek sağlamıştı. Bu destek kapsamında Muhacir-6 ve Ababil-3 SİHA’larına ek olarak, mühimmat sevkiyatları ve teknik eğitim desteği sunuldu. Bu katkı, Sudan ordusunun kapasitesini belirgin biçimde artırarak, özellikle Hartum, Darfur ve Cezire cephelerinde hava üstünlüğünün yeniden kazanılmasında etkili oldu. Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Eylül 2025’te imzalanan ortak savunma anlaşması, Suudi Arabistan’ın Sudan–Pakistan anlaşmasının finansörlerinden biri olabileceğine dair değerlendirmeleri güçlendiren önemli bir gösterge olarak öne çıkıyor.
Söz konusu adım, İsrail’in Katar’da yürüttüğü askeri operasyon da dahil olmak üzere bölgesel gerilimlerin tırmandığı bir dönemde atılırken, Körfez ülkelerinde ABD’nin güvenilirliğine yönelik artan şüpheleri de yansıtıyor. Her ne kadar anlaşma, ani bir gelişmeye verilen tepki olmaktan ziyade uzun yıllara yayılan müzakerelerin sonucu olarak tanımlansa da, açıklanma zamanlaması dikkat çekici bulunuyor. Anlaşma, taraflardan herhangi birine yönelik bir saldırının her iki ülkeye yapılmış sayılacağını hükme bağlayarak, Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki onlarca yıla dayanan güvenlik ortaklığını kurumsal bir çerçeveye kavuşturuyor. Pakistan ile Sudan arasında imzalanan anlaşma, aynı zamanda Hindistan’ın karşıt bir aktör olarak öne çıkmasına da zemin hazırlıyor.
Pakistan'ın Sudan ile yaptığı anlaşma, Hindistan'ın da bir denge unsuru olarak ortaya çıkmasının önünü açıyor. Zira Yeni Delhi, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nu enerji güvenliği ile deniz tedarik hatları açısından stratejik bir koridor olarak görüyor. Hindistan’ın, Doğu Afrika ülkeleriyle ilişkilerini genişletmesi ve Pakistan-Türkiye’nin artan nüfuzunu sınırlama girişiminde ekonomik yatırımlarını ve güvenlik şirketlerini kullanarak, Hızlı Destek Kuvvetlerini destekleyen BAE’nin bölgesel ağlarının bir parçası haline gelmesi muhtemel. Bu yönelim, Hindistan’ın son on yılda benimsediği “Afrika’ya açılım” politikasıyla da örtüşüyor. Söz konusu politika, esas itibarıyla Çin’in ve müttefiklerinin kıtadaki artan nüfuzunu dengelemeyi hedefliyor.
Sudan’daki çatışma çözüme kavuşacak mı?
Sudan’daki çatışmanın geleceği, iç, bölgesel ve uluslararası dinamiklerin karşılıklı etkileşimine bağlı olmaya devam ediyor. Sahada Sudan ordusu, Pakistan ile yapılan anlaşma gibi nitelikli silah tedarik hamleleriyle sert güce dayalı stratejisini güçlendirirken, bu durum kısa vadede müzakereye dayalı çözüm ihtimalini zayıflatıyor. Buna karşılık Hızlı Destek Kuvvetleri, batı bölgelerinde fiili bir otorite olarak varlığını kalıcılaştırmayı hedefleyerek, Sudan devletinin coğrafi ve siyasi açıdan bölünmesi riskini derinleştiriyor. Bölgesel düzeyde ise tarafların destekçi yelpazesinin İran, Türkiye ve Pakistan’dan BAE’ye ve Suudi Arabistan’a kadar genişlemesi, tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor. Bu çerçevede Çin, Rusya, ABD ve Hindistan gibi büyük güçlerin çıkarları da, Sudan’ı daha geniş ölçekli rekabetlerin kesiştiği açık bir alan haline getiriyor.
Diğer yandan, Hızlı Destek Kuvvetleri saflarında savaşan Kolombiyalı paralı askerlerin öldürülmesi, çatışmanın daha geniş bölgesel boyutlara açılabileceğine dair güçlü bir işaret olarak değerlendiriliyor. Bu gelişme, özellikle Libya, Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi Hızlı Destek Kuvvetleri için arka üs ve ikmal hattı işlevi gören komşu ülkelere ve Kenya ve Güney Sudan’a kadar uzanabilecek saldırıları potansiyelini güçlendiriyor. Buna karşılık, Hızlı Destek Kuvvetleri’ni destekleyen ülkelerin vereceği tepki, özellikle Sudan ve Etiyopya arasındaki gergin bölgesel ilişkiler ve tırmanan sınır anlaşmazlıkları ile birlikte, İsrail’in Hızlı Destek Kuvvetleri’ni destekleme hamleleri göz önüne alındığında, daha da önem kazanıyor.
Bu adımlar, Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu coğrafyasında yeni bir nüfuz alanı tesis etme arayışıyla birlikte, 1960’lı yıllardan bu yana gündeminde olduğu ileri sürülen Sudan’ı bölmeye yönelik stratejilerini uygulama çabalarını yansıtıyor. ABD, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE dışişleri bakanları, 12 Eylül 2025’te yayımladıkları ortak bildiride Sudan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne vurgu yaptı. Bildiride, krize askeri bir çözüm bulunmadığı konusunda görüş birliği sağlandığı belirtilirken, çıkış yolunun çatışan taraflara yönelik dış desteğin kesilmesinden geçtiği ifade edildi.
Aşamalı bir yol haritasının da ortaya konulduğu açıklamada, sürecin üç aylık insani ateşkesle başlayacağı, ardından kalıcı bir ateşkes ilan edileceği ve bunu, dokuz ay içinde sivillerin öncülüğünde kapsayıcı ve şeffaf bir siyasi geçiş süreci izleyeceği vurgulandı. Bildiride ayrıca, dolaylı bir ifadeyle Sudan ordusu içindeki İslami hareketlerin, özellikle Müslüman Kardeşler’in etkisinin sınırlandırılması gerektiğine işaret edildi. Dört ülke, taraflar üzerinde baskı kurma konusundaki kararlılıklarını yineleyerek, kritik altyapının korunması, Kızıldeniz güvenliğinin sağlanması ve sınır aşan tehditlerle mücadeleye vurgu yaptı. Bu ifadeler, Sudan kıyılarından kaynaklanabilecek potansiyel tehditlere karşı İsrail’in çıkarlarını ve gemilerini korumaya yönelik bir gönderme olarak yorumlandı.
Şüphesiz ki, ABD’nin müdahalesi öncelikle İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Filistin direniş hareketlerini ve Sudan’daki varlıklarını zayıflatmakla ilgili. Sivil veya askeri olsun, iktidarda kimin olacağıyla pek ilgilenmiyor. Bu çerçevede gerek Sudan ordusunun gerekse Hızlı Destek Kuvvetleri’nin, yönetimin sivillere devredilmesini kabullenme ihtimali son derece düşük görünüyor. Bu tablo içinde Sudan, kritik bir yol ayrımında bulunuyor. Ülke ya Libya ve Yemen örneklerine benzer şekilde fiili bir bölünmeye sürüklenecek ya da bölgesel ve uluslararası baskıların etkisiyle devletin birliğini koruyacak bir siyasi uzlaşma dayatılacak. Ancak mevcut çatışma dinamikleri ve tarafların iç içe geçmiş çıkarları dikkate alındığında, ikinci seçeneğin zayıf bir ihtimal olarak kaldığı görülüyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.