Srebrenitsa’yı Unutmamak: Geçmişin Acılarını Hatırlamaktan Daha Fazlası

Gazeteci Emine Şeçeroviç Kaşlı, Srebrenitsa'da yaşanan soykırımın tanınma sürecini ve Gazze’de yaşananlar ile ilişkisini Fokus+ için kaleme aldı.
Srebrenitsa’yı-Unutmamak--Geçmişin-Acılarını-Hatırlamaktan-Daha-Fazlası-Emine-Şeçeroviç-Kaşlı.jpg

10.07.2025 - 09:48  |  Son Güncellenme:  21.08.2025 - 10:17

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada denk geldiğim bir yorum dikkatimi çekti. Bir takipçi, Bosna Hersek ve Gazze arasında yapılan karşılaştırmayı eleştirerek şöyle yazmıştı: “Bosna’da ispatlanmış soykırım yaşandı, Gazze ise öyle değil.” Bu ifade, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir zihniyetin dışavurumuydu. Çünkü bu tür yorumlar ya olaylara çok yüzeysel bakıldığını ya hiçbir şeyin anlaşılmadığını ya da bilerek ve isteyerek gerçeklerin çarpıtıldığını gösteriyor. Her üç ihtimalde de büyük bir vicdansızlık söz konusu.

Evet, Bosna Hersek’te, daha doğrusu Srebrenitsa’da yaşananlar Uluslararası Adalet Divanı tarafından resmen soykırım olarak tanındı. Tarihe bu şekilde geçti. Ancak bu tanımanın ne kadar geç geldiğini ne kadar ağır işleyen bir sürecin sonunda gerçekleştiğini unutuyoruz. Soykırım 1995’te yaşandı. Mahkemenin yaşanılanları soykırım olarak tanıması ise 2007 yılını buldu. Yani tam 12 yıl sonra. Arada geçen o yıllar boyunca, binlerce Boşnak aile mahkeme salonlarında, toplu mezarlarda, kayıp kişiler enstitülerinde adalet aradı. Mahkemelerde tanık olarak yaşadıkları acıları tekrar tekrar anlattılar. Bir kez daha o karanlık günlere döndüler. Kimisi oğlunun nasıl götürüldüğünü, kimisi cesedinin hangi parçasının nereden çıkarıldığını anlatmak zorunda kaldı. Srebrenitsalı anneler o mahkemelerde oğullarının katilleriyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Gözleri önünde olan şeyleri yıllarca ispatlamak mecburiyetindeydiler.  

Oysa her şey apaçık ortadaydı. Srebrenitsa’da 8 binden fazla sivil, masum insan sistematik biçimde katledildi. Cesetleri parçalanarak farklı farklı toplu mezarlara gömüldü. O yüzden hep söylerim:  

Srebrenitsa’da iki kez soykırım işlendi. İlki insanları öldürürken, ikincisi onları unutturmak için cesetlerini parçalayıp dağıtarak.  

Bugün hâlâ yeni bir toplu mezarlar bulunuyor, yeni cenazeler tespit ediliyor. Soykırımın yıl dönümü olan 11 Temmuz’da, Potoçari’de bir toplu cenaze töreni düzenleniyor. Bu yıl beş kişinin cenaze namazı kılınacak. Bu beş kişi, dört farklı yerde bulunan kemik parçalarıyla defnedilecek. Kayıp Kişiler Enstitüsü, ailelere “bulunan kemiklerle cenaze namazını kılın” çağrısı yapıyor. Düşünün, bir anneye çocuğunun sadece birkaç kemiği teslim ediliyor ve “isterseniz artık mezarını yapabiliriz” deniliyor. Bu nasıl bir acıdır? Bir insanın evladının yalnızca bir kol kemiğiyle vedalaşmak zorunda bırakılması hangi adaletin sınırlarına sığar?

Bazı ailelerse kemikleri bekletiyor. Umut ediyorlar. Belki başka bir toplu mezardan bir parça daha bulunur diye. Her yeni bulunan kemik, bir yandan umut, bir yandan yeniden açılan bir yara demek. Çünkü her yıl, her temmuz ayında, Potoçari’ye bir mezar taşı daha ekleniyor. Her taş, bir annenin, bir eşin, bir kardeşin gözyaşıyla ıslanıyor.

Peki ya soykırım olarak tanınmayan diğer yerler? Prijedor, mesela... Binlerce sivilin öldürüldüğü, toplama kamplarının kurulduğu, cesetlerin dağlardan atıldığı, işkencenin sıradanlaştırıldığı bir şehir. Ama mahkeme orası için “soykırım” demedi. Peki, bu gerçekleri mahkemeden duymadık diye yok mu sayacağız? Soykırımı tanımlamak için illaki bir uluslararası karar mı gerekiyor? O coğrafyadan gelen tanıklıklar, toplu mezarlar, kayıp listeleri yetmiyor mu?

Gazze'de yaşanan soykırım

Gazze

Aynı soruları bugün Gazze için de sormak zorundayız. Evet, henüz Gazze için verilmiş bir “soykırım” kararı yok. Ama bu, orada yaşananların gerçeğini değiştirmiyor. Bir halkın sistematik olarak aç bırakılması, elektrikten, sudan, gıdadan yoksun bırakılması, sivil yerleşimlerin bombalanması, çocukların, kadınların hedef alınması başka nasıl tanımlanabilir? Bu, topyekün bir yok etme politikasından başka bir şey değildir. Ve ne yazık ki dünya, tıpkı Srebrenitsa’da olduğu gibi, yine sessiz. Yine izliyor. Yine bekliyor. Belki yıllar sonra “özür” dileyecekler. Ama o zamana kadar ölen çocuklar, yitirilen hayatlar geri gelmeyecek.

O yüzden soruyorum: Soykırımı görmek için mahkeme kararı mı gerekir? Vicdanı olan herkes için bu sorunun cevabı açıktır.

Srebrenitsa konusunda vurgulamak istediğim bir şey daha var. Srebrenitsa’yı sadece 11 Temmuz’da hatırlamak yetmez. Orada acı hala bitmedi. Mücadele hala sürüyor. Bugün Srebrenitsa, Bosna Hersek içindeki Sırp entitesinin —yani Republika Srpska’nın— sınırları içinde. Orada yaşayan Boşnak halk hala çok sayıda zorlukla karşı karşıya. Okullarda Srebrenitsa’da soykırım yaşandığı öğretilmiyor. Hatta yerel Sırp yöneticiler soykırımı inkar etmeye devam ediyorlar. Kurban yakınlarına yönelik baskılar, ekonomik dışlanmalar, sistematik ayrımcılık devam ediyor.

Srebrenitsalı anneler yalnızca adalet istemiyor; aynı zamanda tanınmak, duyulmak, hatırlanmak istiyorlar. O yüzden 11 Temmuz dışında da orayı ziyaret etmeliyiz. Yılın herhangi bir gününde Potoçari’de bir mezar taşının başında dua eden yaşlı bir kadınla karşılaşmak mümkün. Çünkü onların yasları tek bir güne sığmaz. Biz de anmalarımızı, vicdanlarımızı ve dayanışmamızı yalnızca yıldönümlerine hapsetmemeliyiz.

Son olarak bu yazıyı okuyan herkese çağrımdır, ricamdir. Srebrenitsa için asla “katliam’’ kelimesini kullanmayın. Altını çize çize soykırım deyin. Çünkü Srebrenitsalı aileler bunun için yıllarca mücadele verdiler.  

Çünkü Sırplar hala katliam diye diretirler, soykırım olduğunu kabul etmezler. Katliam, bir toplu öldürmeyi ifade eder; soykırım ise bir halkı, dini ya da etnik grubu yok etme niyetiyle yapılan sistematik öldürmedir. Bu iki terim arasında hem hukuki hem de ahlaki bir fark vardır. Srebrenitsa’daki insanlarımız sadece toplu öldürülmediler. Onlar sırf Boşnak oldukları için, Müslüman oldukları için öldürüldüler.  

Srebrenitsa’yı unutmamak, sadece geçmişin acılarını hatırlamak değildir. Aynı zamanda bugünün adaletsizliklerini tanımaktır. Gazze’de veya dünyanın başka yerlerinde süren zulümlere karşı daha gür bir ses çıkarabilmek için Srebrenitsa’yı yaşatmalıyız. Çünkü unuttuğumuz her soykırım, bir sonraki için zemin hazırlar. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.