Sömürünün Kavşağında Konuşmak: Albert Memmi
15.08.2025 - 17:02 | Son Güncellenme: 04.09.2025 - 10:28
Albert Memmi (1920–2020), Tunus doğumlu bir entelektüel olarak hem sömürgeci hem de sömürülen topluluklara ait olmanın yarattığı ikili kimlik tecrübesiyle edebiyatını ve düşüncesini şekillendirir. En tanınmış eserleri arasında Sömürgeleştirilenin Portresi, Sömürgecinin Portresinden Önce (1957), La statue de sel (Tuzdan Heykel, 1953) ve Le Scorpion (Akrepler, 1969) yer alır. Bu metinler hem kişisel deneyimin hem de kolonyal bağlamın kavşağında yer alır ve koloni-sonrası düşüncenin birçok temel temasının ilk örneklerini sunar.
Memmi’nin koloni-sonrası kuramla ilişkisi, özellikle kimlik inşası, ötekileştirme ve kültürel melezlik konularında belirginlik kazanır. Edward Said’in Oryantalizm (1978) ile temalaştırdığı “öteki” fikrinin öncüllerinden biri olarak, Memmi de sömürgeci bakışın nasıl içselleştirildiğini ve bu bakışın hem sömürgeci hem de sömürülen üzerindeki yıkıcı etkilerini irdeler.
Ona göre, sömürge düzeninde iki tarafın da kimliği, baskı ve bağımlılık ilişkileri üzerinden şekillenir. Sömürgeci apartheid konumunu koruyabilmek için sömürge halkını aşağılar, sömürülen ise bu aşağılanmayı ya kabullenir ya da ona karşı direniş yöntemleri geliştirir.
Gözden Kaçmasın
Memmi’nin yaklaşımı, Frantz Fanon’un Siyah Deri, Beyaz Maskeler ve Yeryüzünün Lanetlileri gibi eserleriyle birlikte, koloni-sonrası kuramın temel eserleri arasına girer. Ancak Memmi’nin farkı, biyografik unsurları doğrudan kuramsal tespitlerle harmanlamasıdır. Tuzdan Heykel’de sömürge-sonrası kimlik tartışmalarına somut bir vaka sunar. Böylece Memmi, yalnızca siyasal bağımsızlık sonrası değil, kültürel bağımsızlığın imkanı üzerine de düşünür.
Memmi’nin koloni-sonrası düşünceye katkısı, salt teorik bir çerçeve değil, aynı zamanda dil, kültür ve aidiyetin kesiştiği melez alanları görünür kılmasıdır. Fransızca yazması, onun kolonyal mirasla süregelen gerilimlerini gösterir. Dil hem ifade aracı hem de tahakküm aracıdır. Bu durum, Homi Bhabha’nın “melezlik” (hybridity) ve “müzakere alanı” kavramlarını çağrıştırır. Memmi, koloni sonrası bağlamda, melez öznenin hem baskıcı kültürün mirasını taşıdığını hem de ondan kopma arzusuyla yaşadığını vurgular.
Madun ile ilişki
Memmi’nin yazdıkları, koloni-sonrası düşüncenin bir başka temel tartışma alanı olan madunun konuşma deneyleri meselesiyle de ilişkilendirilebilir. “Madun” (subaltern) kavramı, Antonio Gramsci’nin hapishane defterlerinde belirginleşmiş, daha sonra Gayatri Chakravorty Spivak’ın ünlü makalesi Can the Subaltern Speak? (1988) ile teorik bir çerçeve kazanmıştır. Madun hem toplumsal hem de epistemolojik olarak konuşma konumundan mahrum bırakılmış, temsil imkanları kısıtlanmış özneyi ifade eder. Memmi’nin Sömürgeleştirilenin Portresi adlı eserinde yaptığı analiz, tam da Spivak’ın dile getirdiği temsil sorununa paralel bir noktadan hareket eder: Sömürülenin kendi deneyimini dile getirme girişimi, sömürgecinin söylem rejimi tarafından çerçevelenir ve çoğu zaman bu söylemin içinde boğulur. Memmi, madunun konuşmasının önündeki engelleri üç düzeyde ele alır:
- Dilsel engel: Sömürgecinin dili, sömürülenin ana dili üzerinde baskın hale gelir. Kendi deneyimini ifade etmek isteyen madun, bu dili kullanmak zorunda kalır; bu ise deneyimin özgün bağlamını örseler.
- Kültürel engel: Sömürgeci değerler sistemi, sömürge halkının kültürel formlarını değersizleştirir. Bu nedenle madunun sözleri, kendi kültür bağlamından koparılmış olarak algılanır.
- Kurumsal engel: Siyasi ve ekonomik güç ilişkileri, madunun sözünün dolaşıma gireceği kanalları kapatır.
Spivak’ın çok yankı bulan sorusu “Madun konuşabilir mi?” esasen “Madun, kendi sesiyle ve kendi koşullarında konuşabilir mi?” anlamını taşır. Memmi’nin cevabı, dolaylı yoldan olumsuzdur: Madunun konuşması, ancak tahakküm ilişkileri dönüştüğünde ve kendi kültürel araçlarıyla ifade imkanı bulduğunda mümkündür. Bu bağlamda Memmi’nin eserleri, madunun konuşma deneylerini hem temsil eden hem de onun sınırlarını gösteren örneklerdir. Tuzdan Heykel’deki anlatıcı hem kişisel bir hikaye sunar hem de bu hikayeyi Fransızca dilinin sözcükleriyle kurar. Bu durum, madunun konuşmasının bir “çeviri” meselesi olduğunu düşündürür. Çeviri, burada yalnızca diller arası bir aktarım değil, aynı zamanda deneyimin kolonyal bağlamdan koloni-sonrası bağlama taşınmasıdır. Memmi’nin tasvir ettiği konuşma deneyleri, Spivak’ın eleştirel çerçevesiyle birleştirildiğinde, koloni sonrası öznenin kendini ifade etme sürecinin, yalnızca bireysel bir çaba değil, aynı zamanda yapısal dönüşüm gerektiren bir politik eylem olduğu anlaşılır. Madunun sesi, ancak temsil ilişkilerinin eşitlenmesi ve “epistemik şiddete” yönelik adaletin sağlanmasıyla gerçekten duyulabilir hale gelir.
Memmi, koloni-sonrası düşünce açısından yalnızca sömürgeciliğin çözümlemesini yapan bir yazar değil, aynı zamanda madunun konuşma deneylerinin imkan ve imkansızlıklarını gösteren bir tanıktır. Onun eserleri, koloni-sonrası teorinin kavramlarıyla okunabilecek erken bir entelektüel miras sunar. Koloni sonrası kimlik mücadelesi ile madunun sesini duyurma çabası hem teorik hem de edebi düzlemde, Memmi’nin yazılarında birbirini tamamlayan iki ana eksen olarak karşımıza çıkar.
Kaynakça
- Memmi, A. (2009). Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi, çev. Şen Süer, İstanbul: Versus.
- Said, E. W. (2017). Oryantalizm, çev. Berna Yıldırım, İstanbul: Metis.
- Spivak, G. C. (2010). Madun konuşabilir mi?, çev. Emre Koyuncu, İstanbul: Dipnot.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.